Ergenekon’un son medya dalgasında Oda TV, Soner Yalçın, Nedim Şener, Ahmet Şık gibi gazetecilerin sorgulanarak tutuklanmaları medyanın bir kesimini ayağa kaldırdı. ‘Basın hürriyeti kısıtlanıyor, gazeteciler susturuluyor’ vaveylaları koparılarak ağzı bantlı gösteriler yapılıyor, protestolar köpürtülüyor. Özellikle Nedim Şener ve Ahmet Şık için “yakından tanıdığımız iyi çocuklardır” diyerek kefalet gösterilerek savunuluyorlar. Hatta bu isimlerin Ergenekon türü yapılanmaların aleyhine yazıp çizdikleri ileri sürülerek tutuklanmaların başka amaçlar için yapıldığı söyleniyor. Ahmet Şık’ın yazım aşamasında olduğu belirtilen “İmamın Orduları” kitabının taslaklarının ve eklerinin toplatılmasını isteyen savcılığın kararı yerden yere vuruluyor. Daha basılmamış kitabın toplatılması, sansürlenmesi, böylece engellenmesi basın özgürlüğü adına daha büyük tepkilere neden oluyor. Yeminli Ergenekon destekçileri ve savunucularının tepkileri “Ulusal Medya 2010” belgesi kapsamında anlaşılabilir. Ancak başında beri Ergenekon ve ona eklenen davaları destekleyen bir kısım liberal demokrat yazar ve entelektüellerin de fikir, ifade ve basın hürriyeti adına ve özgürlüklerin savunulması adına, meslek korumacılığı gayretiyle son operasyona eleştirel yaklaşmalarını anlamak zordur.
Soner Yalçın’da ele geçirilen ve Ergenekon’un medya stratejisini açıklayan “Ulusal Medya 2010” belgesi aslında Ergenekon’un son medya dalgasında ortaya çıkan durumu anlamak isteyenleri yeteri kadar aydınlatıyor. İşte o detaylardan bazı satırlar;
“Yürütülmekte olan operasyonların siyasal olduğu, AKP ve Cemaatin, Cumhuriyet İlke ve Devrimlerine karşı rövanşist düşüncelerle giriştiği sivil&faşist bir hareket ve diktatörlüğe uzanan yeşil bir devrim olduğu anlatılmalıdır...”
“...Yürütülen davaların insan haklarını ihlal temelinde, telafisi mümkün olmayan hukuki ve siyasi sonuçlar doğuracağı işlenmelidir...”
“Başlatılan yargı sürecinde karşı tarafın elde ettiği delillerin boşa çıkarılması, değersizleştirilmesi ve normalleştirilmesi adına savunma makamlarının geliştirmekte oldukları argümanlar kullanılmalıdır. Bu kapsamda tespit edilecek zayıf halkalar ve iddialar gündeme taşınmalı ve davanın geneliyle özdeşleştirilmelidir.”
“Davayı yürüten kurumlara yönelik kamuoyu desteğini kırmak için, gerek kurumsal gerekse bireysel düzeyde yıpratılmaları ve güvenilirliklerinin zedelenmesi gerekmektedir...”
Savcı Zekeriya Öz bu operasyonun gazetecilerin yazdıkları için değil, Ergenekon Terör örgütüne üye oldukları ve bu kapsamdaki fiilleri için yapıldığını yazılı olarak ifade etse de sanıyorum yukarıdaki zevatı ikna edemediği anlaşılıyor.
Operasyonlar askere, polise, istihbaratçılara yönelik olduğunda alkışlayanlar gazetecilere dokunduğunda tepki gösteriyorlar. Yeminli Ergenekon savunucularına denecek fazla bir şey yok. Onlar görevlerini yapıyorlar. Sözümüz bu dava vesilesiyle akılları karışan diğer kesimlere.
‘İmamın Orduları’ adı verilen hazırlığı yapılmakta olan taslak doküman Cemaat üzerinden değişimin tüm aktörlerini vurmayı hedefleyen örgütsel bir dokümandır. Savcılığın iddianame ile birlikte kitabı, üzerine düşülen notları ve diğer delillerini yayınlayacakları bu Ergenekon amaçlarına yönelik hazırlanmış örgütsel doküman, seçim öncesinde büyük bir provokasyonun aracı olduğu için engellenmek istendi. Seçimleri etkileyerek, yeni anayasa hazırlıklarını durduracak ve demokratik değişimi engelleyecek büyük bir sansasyon yaratılacaktı. Ergenekon baronları Ahmet Şık’a ‘seni yurt dışında krallar gibi yaşatırız, yeter ki bu kitabı bir an evvel çıkar’ yollu teşvikleri boşuna yapmadılar.
İçerideki bu koroya ABD büyükelçisinin de destek vermesi, AB’den ses verilmesi, ABD sözcülerinin katılmaları ayrıca anlamlandırılması gerekir sanırım.
Ergenekon davalarını sürekli eleştirenler, her fırsatta sulandırmaya çalışarak kamuoyunu yanıltma çabası içinde olanlar sanıklara yöneltilen suçlamalara, ortaya konan delillere, iddianamelerin gerçeklerine ve bu tip davaların özelliklerine hiç önem vermediler. 4 yıldır devam eden sanık sayısı 500’ü, iddianame sayfası 10.000’i aştı, klasör sayısı 2.000’i geçti. Danıştay davasından sonra Malatya Zirve Katliamı da Ergenekon’la birleştirildi, kamuoyunun geniş desteğine rağmen savunma hattı hâlâ direniyor maalesef.
Ergenekon davası, Cumhuriyet döneminin en büyük ve en önemli davasıdır. Kesinlikle bir siyasi dava değildir. Muhalefeti susturma davası hiç değildir. Hükümet sadece operasyonlara engel olmuyor, siyasi iradesini ortaya koyuyor. Millete mal olan bu dava devletin stratejik kurumları tarafından destekleniyor.
Ergenekon yapısı içinde her meslekten, her kesimden, her ideolojiden, her dinden, her partiden, her mezhepten, her cinsten, her katmandan ve her tipten insanın yer alması bu tür örgütlerin tabiatı icabındandır.
Asker, polis, istihbaratçı, iş adamı, gazeteci, siyasetçi, mafya veya sendikacıların görülmesi yadırganmamalı. Ergenekon’un bütün ayakları üzerine belli bir zamanlamayla gidileceği anlaşılıyor. Sağ, sol, milliyetçi, liberal muhafazakâr görünümlü aktörler sanık olarak karşımıza çıkabilirler. Siyaset, medya, iş dünyası, bürokrasi, diplomasi, akademisyen, yargı, sivil toplum gibi tüm kurumsal yapılar sorgulanabilirler. 28 Şubat, 27 Nisan, İrtica ile Mücadele Eylem Planı, Casusluk, Poyrazköy dava ve iddianameleri sırasını beklemektedir. Dava süreci 4-5 yıl daha devam edip, sanık sayısı 3-5 bin’i de bulabilir. Ergenekon’un dış bağlantıları ifşa olunabilir. Devlet ve toplum bünyesindeki psikolojik gücü bitinceye kadar, iradesi kırılıncaya kadar, halk iradesinin, demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin geçerli olacağı bir zamana kadar (1000 yıl değil ama) bu davanın sürmesi kaçınılmaz gözüküyor. Ergenekon; devletin bünyesindeki hastalık yapan mikroplardan arınma ve temizlenme davasıdır. Vesayetten kurtulma, örtülü müstemleke olmaktan çıkma, bağımsızlaşma, kozmik-derin devletin operasyonlarını bitirme davasıdır. Ergenekon davası Türkiye’nin demokratik değişiminin dayandığı, bağımsızlığının güçlendiği, devletin yeniden yapılandığı, tarihi temel bir paradigma değişikliği sürecidir. Davacısı millet ve ‘Yeni Türkiye’dir.