ENGLISH
30.07.2010
14.12.2009 15:06


Prof. Dr. Yasin Aktay
SDE Başkanı
yaktay@sde.org.tr
CV

PKK Kürt Siyasetini, Anayasa Mahkemesi DTP’yi Kapattı

Anayasa Mahkemesi’nin DTP hakkında verdiği kapatma kararı, Mahkemenin daha önce verdiği çoğu karar gibi hukuki boyutundan ziyade siyasi boyutu tartışılacak bir karar olmuştur. Partilerin kapatılmasıyla ilgili en kabul edilebilir kriterlere göre bile DTP’nin kapatılmayı hak edip etmemesi değil sorun. Kuşkusuz Venedik kriterleri partilerin “teröre bulaşmış olması” veya teröre bulaşmış olanların odaklandığı bir kuruma dönüşmüş olması gibi hallerde partilerin kapatılmasını meşru ve haklı görüyor. Bu açıdan bakıldığında bir terör örgütü olarak PKK ile DTP arasındaki ilişki artık kimsenin gizleme ihtiyacı hissetmediği kadar alenileşmişti. DTP siyasal varlığını PKK’nın hatta münhasıran Öcalan’ın şahsının temsiline indirgemiş, Kürt sorunu ile ilgili veya PKK’nın silah bırakmasıyla ilgili arabuluculuk rolünü bile kendisine fazla görerek bu konuda asıl yetkilinin veya muhatabın Öcalan olduğunda ısrar edecek hale gelmişti. Bu şekilde kendisine hiçbir siyasal rol bırakmamış olan DTP’nin fiilen aslında kendi kendini çoktan kapatmış olduğu da bir gerçekti. Anayasa Mahkemesinin durumu hukuki açıdan ve “tamamen hukuki açıdan” değerlendirdiğinde partiyi kapatmamak gibi bir seçeneği de yoktu. Buna rağmen Anayasa Mahkemesinin konuyu bugünlerde ele almaya karar vermesi ve tabi sonrasında verdiği kararın görünen kadarıyla özenle çalışılmış içeriği siyasal boyutun ne kadar belirgin olduğunu da gösteriyor.

Önce Zamanlama Açısından Olaya Bir Bakmak Gerekiyor

Yaz aylarından beri Türkiye açılım tartışmalarına kilitlenmiş, açılımla oturup açılımla kalkmaktayken bir anda Öcalan’ın yaşam koşullarındaki kötüleşme bahane edilerek DTP’li veya PKK’lı kitleler sokaklara döküldü, ortalık savaş alanına dönmediyse de, polisle karşılaşmaları yaşandığı yerlerin medyaya yansıyan görüntüsü bir savaş alanı görüntüsünden farksız oldu. Bu olaylar sürerken Öcalan’ın yaşam koşullarındaki eskiye nazaran değişmenin hepsi hepsi odasının 17 cm dolaylarında bir küçülmeden ibaret olduğu anlaşıldı. Doğu illerinin çoğunda, İstanbul’un değişik semtlerinde molotof kokteylli polisle çatışmalı eylemler devam ederken DTP eş başkanı Emine Ayna’nın “İmralı siyaseti açılımı bitirmiştir! Arkadaşlar açılım bitti… bitti…” derken kameralara yansıyan beklenen müjdeyi verir gibi sevinçli görüntüleri DTP’lilerin daha başlamamış olan açılımı bitirmeye ne kadar da hevesli olduklarını tuhaf bir biçimde gösterdi. DTP’liler, haklarındaki kapatma davası sürerken, sadece Öcalan’ın İmralı koşullarına tepki olarak “tabanımız bizden dağa çıkmamızı bekliyor” gibi açıklamalar yaparak Mahkemeye selam vermeyi de ihmal etmediler. En ılımlı DTP’lilerden Diyarbakır belediye başkanı Osman Aydemir bile Öcalan’la ilgili parti liderlerini empati yapmaya ve Öcalan’ın 11 yıldır kalmakta olduğu hücrede 11 gün kalmayı denemeye davet etti. Bu yolla örgüt militanlarının sokak gösterilerini halkın doğal ve haklı tepkisi olarak selamlayan DTP yetkilileri kapatma davası için zaten kabarık olan delil dosyasını kendi elleriyle taze delillerle güçlendirmiş oldular.

Bütün bu eylemlerin bu sebebe dayanmış olmasına bir anlam vermenin imkânsızlığı orta yerde dururken Tokat’ta kalleşçe kurulan bir pusu ile 7 asker şehit edildi. Bu olayın da süre giden açılıma karşı bir provokasyon olduğundan hiç kimsenin kuşkusu yok gibiyken üç gün sonra ortada sahipsiz duran eylemi PKK’nın resmi kanalları üstlendi. Eylemin kendisi ciddi bir provokasyon iken bunu PKK’nın üstlenmesi çok daha etkili bir provokasyon etkisi yaptı. Tokat’ın Reşadiye ilçesi MHP’nin en güçlü olduğu, yüzde elli ile belediyeyi kazandığı bir yer ve 11yıldır hiçbir PKK etkinliğinin görülmediği bir yer. Güçlü bir lojistik ve istihbarat gerektiren böyle bir yerde yapılan eylemi PKK’nın üstlenmesi, kuşkusuz olayın arkasındaki birincil ve daha güçlü ihtimali görünürde askıya almış oluyor, oysa PKK’nın böyle bir eylemi böyle bir zamanda yapmış olmasını normal bir akla sığdırmak hâlâ mümkün değildir. Olayı üstlenmiş olması bile ancak PKK’nın bazı malum mihraklarla olan işbirliğini göstermesi açısından bir veri sağlamış olmalıdır. Tıpkı Bingöl’de 1993 yılında yine bir açılım gündeminin orta yerine düşen 33 şehit olayında olduğu gibi… Aynı rolü bugün de yine aynı görev sorumluluğu içinde oynamış olduğu anlaşılıyor. Bunun için kitlesine bir açıklama ihtiyacı duyup duymayacağı kimin tasasıdır? Nasılsa 1993’te yaptığı o münasebetsiz eylemi zamanla kitlesine bir şekilde “açıklama” (aslında unutturup gündemden düşürme) başarısını kaydetmekten geri durmadı. Birçok açıdan kendi statükosunu oluşturmuş olan PKK’nın kendi “resmi ideolojisini” kitlesine benimsetme tarzı totaliter rejimlerininkinden hiç farklı bir yolla işlemiyor. Kendisine inanmaya hazır kitlelere istediği açıklamayla istediği gerçeği istediği şekilde yansıtabiliyor. Bunun adı da PKK resmi ideolojisi oluyor. Aynı resmi PKK ideolojisi çerçevesinde gerçekleştiği esnada “kitleye” izahı çok zor olan Diyarbakır’daki dershane önündeki patlama sonucu gencecik öğrencilerin katledilmesi de zamanla izahtan vareste hale getirilebildi. Hafıza-i beşerin bu malul hali zamanla en kabul edilmez durumlar üzerine bir set çekmeyi nasılsa mümkün kılıyor.

PKK’nın açılım tartışmalarının ortasında böyle bir eyleme girişmesi veya yapmamış olduğu bir eylemi üstlenmesi fark etmiyor, sonuçta sürecin kaçınılamayan bir tarafı olması açısından ne kadar talihsiz bir durum yaratıyor olduğu hükümet cephesinde çok iyi hissediliyor. Sokak eylemleri ve Tokat saldırısı açılım tartışmalarına takoz koymuşken üstüne Anayasa Mahkemesinin kapatma davasını bugünlerde gündemine almış olmasının açılım sürecinin aleyhine gelişmeleri daha da pekiştirdiği su götürmez bir gerçek.

Zamanlamaya yapılacak olan eleştirileri Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ‘kendi zamanlamasına tabi’ diyerek cevapladı, üstelik Mahkeme’nin kapatma davasını 8 Aralık’ta gündeme alacağı 3 Aralık’tan beri duyurulmuştu. Ancak yine de bütün bu açıklamalar iki yıldır üzerinde çalışılan davanın tam da böyle bir gündemin ortasında hızlandırılması veya gündeme alınması üzerindeki spekülasyonu durduramaz. DTP hakkındaki dava AK Parti hakkındaki davadan çok daha önce başlatılmış olduğu halde, üstelik bu davayı sonlandırmak üzere mahkemenin önünde çok daha açık deliler varken, bunu daha önce de bitirebileceği halde, bu kadar özel bir günde ele almasını izah etmek zordur. Mahkeme bu davayı daha önce de ele alıp bitirebilirdi, bugünden daha ilerilere, açılımın vereceği sonuçlara göre partinin alacağı yeni muhtemel tutumların sonucu değiştirebileceği durumlara kadar erteleyebilirdi de. Çünkü açılım süreci fiili olarak birçok olaya bakışları değiştirmiş olacaktır. Bunu süreç içinde ilerledikçe herkes görüyor.

Anayasa mahkemesinde pozitif hukuk çerçevesinde ele alınan bir davanın, kapatma kararı çıkmadan sonuçlanması nasılsa çok zordu. Mahkemeden bu yönde bir zorlamayı o saatten sonra beklemek gereksiz olurdu. Ancak zamanlamanın ötesinde Mahkemenin siyasi yasak kapsamına aldığı kişiler hakkında tamamen pozitif hukukun çerçevesinde kalmış olduğunu söylemek zor. Kimseye siyasi yasak getirilmesini tabii ki arzu etmezdik, ama getirilecekse herkes bari partinin şahin kanadına yasak getirilmesini bekliyordu. Oysa Ahmet Türk, Aysel Tuğluk ve Orhan Miroğlu gibi DTP’nin temsil ettiği siyasi çizgiyi gerçekten siyasi çizgisinde tutma konusunda umut beslenebilecek belki de en önemli isimlerin yasak kapsamına alınması Mahkemenin kararının derin bir siyasal hermenötiğini gerekli kılmaktadır. Mahkeme bu “zor” tercihiyle hiçbir şey ima etmemiş, hiçbir şey kast etmemiş olamaz herhalde.

Görünen kadarıyla şahin isimlerin siyasi tutumlarıyla bir tür teşvik ve tasvip gördükleri sonucu çıkarılabilir bu tercihten. Hem zamanlama ham da bu tercih bir arada düşünüldüğünde toplumsal desteği AK Parti’nin yürütmekte olduğu açılım politikaları ve son şiddet olayları dolayısıyla tükenmeye yüz tutmuş olan DTP çizgisinin bu kapatma kararıyla Kürt halkı nezdindeki popülerliğinin yeniden toparlanma yoluna gitmesi beklenebilecek en önemli sonuçlardandır. Bu tür kararlar yoluyla DTP-PKk çizgisinin Kürt siyasetinin tek temsilcisi olarak tesisi doğrultusunda önemli bir karar verilmiş olduğunu da söylemek gerek.

Esasen Kürt siyaseti denildiğinde akla hemen DTP’nin geliyor olması ve DTP’ye sürekli olarak yapılan bu tür takviyeler, Kürtlerin toplumsal liderliği konusunda alternatif bir çizginin gelişmesine karşı da özel bir resmi duyarlılık olduğu düşüncesini getiriyor akla. Daha açıkçası, devletin bir yerlerinden nükseden bir iradenin Kürt halkı için PKK veya DTP çizgisinden başka bir liderlik mekanizmasının gelişmesini istemediği anlaşılıyor. Yoksa bölgede Kürt halkını belki siyasal parti düzeyinde değilse bile alt-siyasal düzeyde, yani sivil toplum düzeyinde temsil edebilecek bir dizi oluşumun veya kanaat önderinin ne açılım sürecinde ne de genel düzeyde dikkate alınmıyor olması başka türlü izah edilemez. Buna karşılık, bütün sorunların tek sahibi ve muhatabı olarak sürekli DTP çizgisine odaklanılıyor olması, Kürtlerle DTP özdeşliğinin giderek resmi bir hüviyet kazanma riskini de taşıyor. Bu durum bölgedeki Kürtler arasında ciddi bir rahatsızlık kaynağıdır. İki haftadır ziyaret etmekte olduğum, Batman, Diyarbakır ve Siirt’te yaptığım sayısız görüşmede Kürtlerin önemli bir kesiminden bu yönlü rahatsızlıkları dinliyorum.

Oysa sadece sivil toplum düzeyinin de ötesinde, bugün AK Parti içindeki Kürt vekil sayısının DTP’lilerin neredeyse dört katı olduğu üzerinde duruluyor. Bu yüzden Kürtlerin temsilinin sadece DTP veya PKK’ya bırakılması olsa olsa DTP’nin silahlı gücüne verilen bir taviz veya ödül olarak değerlendiriliyor. Oysa DTP, Kürt siyaseti açısından kayda değer neredeyse hiçbir katkı yapmamış, siyasetteki bütün varlığını Öcalan’ın varlığına armağan edip kendi kendini fiilen kapatmış durumda idi. Kendisiyle doğrudan ilişkili sayılabilecek bütün konularda herhangi bir katkı vermekten geri durmuş bütün konularda tek yetkilinin ve muhatabın Öcalan olduğunu söylemekten başka bir siyasi tezi dillendirememiştir. TRT Şeş gibi Kürt siyaseti açısından tam bir kazanım sayılabilecek hatta Kürtlere yönelik bir “paradigma değişikliğinin” ifadesi olabilecek bir adımı ne sahiplenmiş ne de bu sürece bir katkı vermiştir. Bu süreç içinde Kürt siyaseti adına atılan adımlar neredeyse kendisinin ne katkısını ne de doğru dürüst eleştirisini almıştır.

Kürtlerin onca sorunu ortada dururken DTP şimdiye kadar bu sorunlara dair hiçbir ciddi öneride veya yaklaşımda bulunmadı. Ne Kürtçe eğitim konusunda Türkiye’nin gerçekçi yapısı içerisinde uygulanabilir bir öneri getirebildi ne de Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkalrı bölgelerde, insanların hayat standartlarının her bakımdan yükseltilmesi konusunda en ufak bir çalışmaya imza attı. Bugün Kürt halkının töre cinayetlerinden tutun da hızlı kentleşmeden kaynaklanan bir dizi insan kalitesi sorunu var, işsizlik, kent yoksulluğu ve Kürtlerin genel anlamdaki eğiti sorunları var. Bunlara dair hiçbir somut çalışması olmayan DTP’nin siyasi hayattaki bütün misyonunun Öcalan ile Türk siyaseti arasındaki diyalog için köprüler oluşturmaya indirgenmiş olduğu epeydir biliniyor. 17 cm. alan içinde fırtınalar kopardığında gündemin orta yerine oturmuş oluyor belki ama bunun ne için yaptığının izahını uzun vadede yapması kolay olmuyor. Bu öncelikleri aslında DTP’yi fiilen bir Kürt partisi olmaktan uzaklaştırmıştır.

Kürt siyaseti aslında fiilen AK Parti tarafından yürütülmüş olduğu halde birçok kişinin Kürt siyaseti denildiğinde bunun tekelini cömertçe DTP’ye veriyor olmasını bu yüzden anlamlandırmak zor. DTP’nin epey zamandır siyasette Kürtler adına değil PKK adına bir temsil rolü üstlenmiş olduğu çok açıktı ve bu yüzden giderek işlevsiz bir hale gelmiştir. Bu yüzden DTP’nin kapatılmasının siyasette bir boşluk oluşturabileceğini düşünmek gerekmiyor. Çünkü DTP kendi kendini bu tercihleriyle zaten yeterince kapatmış ve varsa bu boşluğu kendi eliyle yaratmıştı bile. Belki fiilen kapatılmış olması yeni bir Kürt siyaseti için, ama gerçekten Kürd’ün gerçek sorunlarına odaklanmış bir Kürt siyaseti için yeni bir alan açmış olabilir. DTP çizgisinin siyasetten bu kadar uzak duruşu dolayısıyla halk nezdinde kaybettiği yeri tekrar Mahkeme kararıyla kazanması, ona biçilen yer açısından pek hayra alamet olmasa da, bütün bu fiili hareketliliklerin bıraktığı siyasal boşlukların hayırlı oluşumlar açısından değerlendirilmesi de muhtemeldir.

Arkaik bir Kürt milliyetçiliğini Kürtlere “önderlik” olarak layık görenlerin Kürtleri sürekli entrika çantalarında keklik veya “böyük turp” olarak görmelerinin de nihayeti umarız çok uzak değildir.   
 


YAZARIN TÜM YAZILARI
Hem "Hayır" Demek, Hem de Darbeci Olmamayı İstemek - 27 Temmuz 2010 Salı 10:40
Ağlayamayanların Acıları - 26 Temmuz 2010 Pazartesi 11:14
Herkesin Oyu Kendine - 20 Temmuz 2010 Salı 10:01
Liderlerin Görüşmesi Sadece Liderlerin Görüşmesi Değildir - 19 Temmuz 2010 Pazartesi 16:30
PKK'lıların Cesetleri - 13 Temmuz 2010 Salı 10:02
AYM'ni Günaha Davet Edenlerin Hiç mi Suçu Yok? - 12 Temmuz 2010 Pazartesi 14:05
ESOF 2010 ve Avrupalı Bilimin Kimlik Arayışı - 06 Temmuz 2010 Salı 14:50
Madımak'ta Hayırlı Bir Noktaya Doğru - 05 Temmuz 2010 Pazartesi 11:16
Vesayet ve Demokrasi - 29 Haziran 2010 Salı 12:09
PKK'da "Başarının Sırrı" - 28 Haziran 2010 Pazartesi 13:40
PKK Yine Kimin Mesajını Taşıyor? - 21 Haziran 2010 Pazartesi 18:17
Türkiye'nin Kaybolan Yıllarını Güney Kore'de Görmek - 21 Haziran 2010 Pazartesi 17:06
Tamamen Duygusal Analizler - 15 Haziran 2010 Salı 10:11
Anayasa Mahkemesi Aradan Çekilmek Zorundadır - 14 Haziran 2010 Pazartesi 13:21
Dış Siyasette Çıkar’dan Erdem’e Doğru Bir Eksen Kayması - 09 Haziran 2010 Çarşamba 09:21
Kaderin Enstrümanları - 08 Haziran 2010 Salı 18:15
Yüz Kızartıcı Bir Suç Olarak Darbe - 01 Haziran 2010 Salı 17:33
CHP'nin 18 Brumaire Arayışı - 01 Haziran 2010 Salı 17:29
Bayat Mala Yeni Pazarlamacı - 25 Mayıs 2010 Salı 11:09
Türkiye'nin Yeni Dış Politikasının Yeni Riskleri - 25 Mayıs 2010 Salı 10:25
Muhalefetle İktidar Ne Zaman Aynı Ligde Oynayacak? - 17 Mayıs 2010 Pazartesi 15:07
Beyaz Kürtlerin Siyaseti ve Değerleri - 10 Mayıs 2010 Pazartesi 15:55
Prof. Arato’nun Etkileyici CV’si - 05 Mayıs 2010 Çarşamba 13:40
İdeoloji ve Danıştay - 29 Nisan 2010 Perşembe 15:00
Namus Davası - 19 Nisan 2010 Pazartesi 14:43
“Ermeni Sorununun Yeni Boyutları” - 10 Nisan 2010 Cumartesi 17:25
Küçük Ama Mümkün Bir Anayasa Düzeltmesine Doğru - 09 Nisan 2010 Cuma 09:39
Muhalefete Katkı - 06 Nisan 2010 Salı 14:45
Anayasa temrinleri - 30 Mart 2010 Salı 10:03
1915'e Dair Yeni Belgeler mi Bulundu? - 25 Mart 2010 Perşembe 10:38
Bir Oy Farkıyla Soykırım - 16 Mart 2010 Salı 09:54
Soykırım Söyleminin Ekonomi-Politiği - 08 Mart 2010 Pazartesi 13:30
Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı - 01 Mart 2010 Pazartesi 09:36
Yargı Reformu Açılış Konuşması - 25 Şubat 2010 Perşembe 15:41
Meziyeti ‘Çılgınlık’ Olan Darbecide Rasyonellik Aramak - 11 Şubat 2010 Perşembe 13:39
Alevi Açılımında 7. Çalıştay - 04 Şubat 2010 Perşembe 19:43
PKK Kürt Siyasetini, Anayasa Mahkemesi DTP’yi Kapattı - 14 Aralık 2009 Pazartesi 15:06
Açılım'a Kandil Molası - 19 Kasım 2009 Perşembe 11:53
Açılım Siyaseti Bağlamında Alevi ve Kürt Sorunları - 07 Kasım 2009 Cumartesi 11:57


SDE, “Türkiye’de İletişimin Denetlenmesi” analizi yayınlandı...
19.07.2010 11:06:02

SDE Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay’ın yeni kitabı “Korku ve İktidar” kitapçılarda...
09.07.2010 09:38:27

SDE "Yeni Rusya" Çalışması Yayınladı...
07.07.2010 11:11:11

"Arap-Türk Sosyal Bilimler Kongresi" 10-12 Aralık 2010 tarihinde gerçekleştirilecektir...
28.06.2010 16:15:43


<Temmuz 2010>
PtSaÇaPeCuCtPz
2829301234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930311
2345678

Anayasa Paketinin oylanacağı referandumda ne yönde oy kullanırsınız?

Evet
Hayır


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya