BM’nin Libya’ya yönelik yaptırım kararı sonrasında ortaya çıkan savaş görüntüleri, başta Arap ülkeleri ve Türkiye olmak üzere bölge halklarının vicdanını rahatsız etti. Bu rahatsızlığın temel nedeni ise, Kuzey Afrika’daki kanlı sömürgecilik geçmişine sahip bir ülke olan Fransa’nın “durumdan vazife çıkarıp” BM kararının uygulanmasında liderlik rolü üstlenmesidir. ABD geri planda kalmayı tercih ederken, İngiltere Fransa’yla birlikte aktif biçimde hava ve deniz operasyonlarına katılmaktadır. Almanya ve Türkiye gibi ülkeler ise BM kararlarının yalnızca birkaç ülkenin katılımıyla icra edilmesinden rahatsızlık duymaktadır. Öte yandan küresel büyük oyunun yükselen güçleri sayılan BRIC ülkeleri (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) Güvenlik Konseyinde Libya kararını “çekimser” kalarak desteklemelerine rağmen, ortaya çıkan savaş manzarasından ve sivil kayıplardan “üzüntü” duyduklarını açıklamaktadırlar. Öyle görünüyor ki, Libya harekatı hem NATO’yu hem de büyük güçler arasındaki dayanışmayı çatlatmış durumda.
Küresel siyasi çatlağın arkasında ise esasen Libya’ya yaptırım kararlarının uygulanmasında kimin uluslararası barış ve güvenliği sağlamak; kimin Libya halkının demokrasi taleplerini karşılamak; kimin Libya petrollerini kontrol etmek saikiyle hareket ettiğinin bilinmemesi yatıyor. Özellikle batılı ülkelerin sömürgecilik geçmişleri ve dünyanın başka ülkelerinde benzeri olaylar yaşandığında da sergiledikleri siyasi tavırları dikkate alındığında, Batılı ülkelere karşı dünya kamuoyunun gösterdiği duyarlılık haksız ve temelsiz de değildir. Örneğin Fransa’nın Filistin konusunda, özellikle Gazze’deki son trajediye karşı gösterdiği olağan üstü ilgisizlik ve hatta kayıtsız şartsız İsrail’i destekleme politikası ile bugün Libya’da sivil halkı korumada gösterdiği insani (!) hassasiyet doğrusu tam bir iki yüzlülük örneği oluşturmaktadır.
Buradaki temel soru, ABD’nin neden geri durduğu ve Fransa’nın neden öne çıktığıdır?
ABD’nin bir İslam ülkesi olan Libya’ya müdahale konusunda geri planda kalmasının ekonomik, siyasi ve stratejik nedenleri vardır. Öncelikle Obama prensip olarak senatörlük günlerinden beri dış politikada askeri enstrümanlara şüpheci ve mesafeli yaklaşmaktadır. Buna karşın Afganistan’da asker artışı yapması nedeniyle kendi kamuoyundan zaten ciddi eleştiri alan Obama’nın Libya’da silahlı güç kullanımı konusunda isteksiz davranması anlaşılabilir bir durumdur. İkincisi, Obama, Irak ve Afganistan savaşları nedeniyle Ortadoğu toplumları nezdinde ciddi bir güven ve prestij kaybeden ABD’nin İslam halklarıyla yeniden barışmak istediğini sık sık dile getirmektedir. İki cephede savaşan ABD için Libya gibi yeni bir Müslüman ülkeye saldırıyor görüntüsü vermesi Obama’nın yeni dış politika stratejisine ters düşmektedir. Üçüncüsü, ekonomik kriz nedeniyle ciddi anlamda kan kaybına uğrayan ABD ekonomisi yeni bir savaşı kaldırabilecek güçte değildir. Zira Çin gibi rakiplerinin çatışmalardan uzak kalarak, hızlı bir ekonomik büyüme stratejisi izlediği bir dönemde ABD’nin zaman kaybetmeye tahammülü yoktur.
Öte yandan Fransa ve İngiltere’nin ön plana çıkması, ABD ve Avrupalı güçler arasında Ortadoğu halklarını etkilemeye yönelik bir danışlıklı rol paylaşımı da olabilir. ABD için en önemli stratejik hedef, uzun vadede yükselen Çin’e karşı Ortadoğu ülkelerini dönüştürerek siyasi olarak ABD’ye yaklaşmalarını sağlamanın şartlarını hazırlamaktır. Bunun yolu da, her ne pahasına olursa olsun bölgenin siyasi olarak demokratikleşmesi ve ekonomik olarak da özel sektörün önünün açılması; yani bu ülkelerde küresel piyasalara kolayca eklemlenecek bir kapitalist sistemin kurulmasıdır. Bu nedenle Libya’da Fransa ve İngiltere gibi güçlerin öncülük etmesi ABD’nin bölge ülkelerindeki imajının düzeltilmesine yardımcı olacaktır.
Fransa’nın ön plana geçmesinin ise iç ve dış politikadan kaynaklanan bazı nedenleri vardır. Öncelikle, Fransa lideri Sarkozy iç politikada ekonomik ve sosyal sorunlar nedeniyle sıkışmış durumdadır. Kamuoyu yoklamaları iç politikada aşırı sağcı parti lideri Le Pen’in 2012 Başkanlık seçimlerinde Sarkozy’nin merkez sağ partisinin önüne geçtiğini göstermektedir. Aşırı sağı besleyen temel söylem ise, Fransa’nın hem AB içinde hem de dünya politikasında giderek etkisizleştiği ve önemsizleştiği, küresel liderlik iddialarını kaybettiği propagandasıdır. Ayrıca Le Pen Müslüman göçmenlere ve yabancı işçilere karşı düşmanlık politikasıyla oy toplamaktadır. Şimdi Sarkozy Akdenizin önemli bir gücü olarak kendisinin bölgesel krizlerde ve küresel dengelerde ne kadar etkili olduğunu gösterecek bir fırsat yakalamış durumdadır. Sarkozy bir anlamda Napolyonik bir tavır sergileyerek Fransız seçmenlerinin gönlünü kazanmaya çalışmaktadır.
Öte yandan Fransa, Tunus ve Mısır olaylarında edilgen kalarak Kuzey Afrika’da kaybettiği nüfuz alanlarını Libya’daki devrimcileri yanına çekerek telafi etmeye çalışmaktadır. Böylece Fransa nispeten risksiz bir savaşta, kendi ürettiği savaş araçlarını kullanarak yeni silah pazarları yaratmayı da amaçlamaktadır. Özetle Sarkozy, popülist bir yöntemle bir yandan dış politikayı iç politikada kendi elini güçlendirmek için kullanmakta, diğer yandan ise Fransa’daki ekonomik krizi silah sanayine yeni pazarlar bularak aşmak istemektedir. Ancak Fransa’nın bu hoyrat ve acul davranışı eninde sonunda bumerang etkisi yaratacak ve kendisine zarar verecektir. Eski sömürgesi Cezayir’deki katliamları nedeniyle bölgedeki haklar nezdindeki imajı zaten sorunlu olan Fransa’nın son davranışı bu anlamda unutulmaya yüz tutmuş işgalci ve sömürgeci Fransız imajını yeniden canlandıracaktır. Şimdiden Fransa ve diğer batılı güçlerin operasyonlarının Arap basınında “haçlı ittifakı” olarak nitelenmesi bir tesadüf değildir. Libya’da demokrasiye geçilmesi durumunda halk iradesinin anti-sömürgeci liderleri ve hükümetleri iş başına taşıması ise kaçınılmazdır. O nedenle Ortadoğu’daki yeni düzenin kurulmasında fırsatçılık sergileyenler değil, insani ve ahlaki duruş sergileyen ülkeler daha karlı çıkacaktır.