Libya’ya “İnsani “ amaçlı uluslararası bir müdahaleye onay veren BM Güvenlik Konseyi, uluslararası siyasi yapıya çeki düzen veren küresel oyuncuların bu kez Kuzey Afrika’da sonucu kestirilemeyecek güç gösterilerinin sorumluluğunu da üzerinde taşıyor. Kaddafi rejiminin yol açtığı insani yıkımı engellemek ve diktatörü yönetimden uzaklaştırmak adına hiçbir ciddi sayılabilecek siyasi adım atmayan BM’nin Libya’ya karşı güç kullanılması konusunda sergilediği aceleci tutuma karşı oluşan güvensizlik ve kaygı ortamı devam ediyor.
Esasen devletlerin insan haklarını ağır biçimde ihlal etmelerini ya da günümüz hukukunda insanlığa karşı işlenen suçlar olarak nitelendirilen eylemlerini önlemek amacıyla uluslararası toplumun ölçülü, sınırlı ve “insani amaçlı” müdahalesinin hukuki bir karşılığı bulunuyor. Ancak uluslararası insani hukuk saldırganın durdurulması konusunda uyulması gereken şartları sıralarken, uluslararası müdahalenin toplumların can ve mal güvenliğinin yanı sıra ülkenin siyasi bütünlüğüne de zarar vermemesi gerektiğine işaret ediyor. Konseyin 1973 sayılı Libya kararının ardından müttefik güçlerin hava saldırılarına girişmeleriyle ortaya çıkan tablo, BM’nin teşkilat yapısının hızla değiştirilmesi için dünya toplumlarının harekete geçme zamanının geldiğini gösteriyor.
BM Ya Değişecek, Ya Değişecek
Son yirmi yılda küresel boyutta ortaya çıkan insani krizlere bakıldığında, BM şemsiyesi altında yapılan müdahalelerin neredeyse tamamı çok daha büyük sorunların çıkmasına, ülkelerin etnik veya dini farklılıklara göre parçalanmasına ve küresel güçlerin çıkar alanlarını genişletmelerine yol açtı.
Somali, Raunda, Bosna, Irak, Afganistan ve son olarak Gazze’deki krizlerin insani trajediler yaşanmadan uluslararası siyasi çabalarla önlenebilmesi için BM inisiyatif alamadı daha doğrusu BM’nin güce göre şekillenmiş anti-demokratik yapısı böyle bir inisiyatife hiçbir zaman olanak tanımadı. Ruanda’da milyonlarca insan katledilirken ve Bosna’da dört yıl boyunca yüz binler ölüme gönderilirken BM’yi oyalayan ve kilitleyen güçler, bugün Libya’ya yapılan alelacele müdahaleyi meşrulaştırmak için uluslararası toplumu “İnsani amaçlarına” ikna etmeye uğraşıyorlar. Bu durumda daha şimdiden onlarca sivilin yaşamını yitirdiği Libya operasyonunun diktatörü cezalandırmak ve Libya halkının kendi geleceğini özgür biçimde belirleme hakkına olanak tanımak amacıyla yapıldığına inanmak imkansız hale geliyor.
Uluslararası Ceza Mahkemesinin Sorgulanan Tarafsızlığı
Kaddafi’nin yönetimden uzaklaştırılması ve böylece daha fazla kan dökülmesini önleyerek insanlığa karşı işlenen suçlar bağlamında cezalandırılmasını sağlamak bakımından BM’nin kullanabileceği önemli mekanizmalardan biri de Uluslararası Ceza Mahkemesidir. Peki ilk uluslararası daimi ceza yargılama organı olarak nitelendirilen ve uluslararası adaletin korunması için büyük umutlar bağlanan mahkemenin gerçek bir işlev görebilmesi ne kadar mümkündür?
Bu konuda da ciddi kaygılar bulunmaktadır ve BM’yi istedikleri gibi yönlendiren güçlerin mahkemeyi de etki altına alarak işlevsiz hale getirmeye çalıştıkları bilinmektedir. Nitekim mahkemenin yargı yetkisini tanımamakta ısrar eden ABD’nin, Sudan ve Libya liderlerinin işledikleri iddia edilen suçlar nedeniyle aynı mahkeme tarafından soruşturulmalarına izin vermesi fakat İsrail yönetimini bu denetimden korumak için çırpınması, uluslararası hukuka bakışı ortaya koymaktadır. Bu baskılar altında Uluslararası Ceza Mahkemesinin yürüteceği soruşturmaların tarafsızlığı sorgulanacağı gibi doğrudan mahkemenin bağımsızlığı ile ilgili kaygılar artarak devam edecektir.
Kaddafi’nin işlediği savaş ve insanlık suçlarını soruşturma izni veren Konseyin bugünkü idari yapısından, Irak, Afganistan ve Gazze’deki suçların araştırılması ve sorumluların yargı önüne çıkartılmasında aynı yaklaşımı beklemek mümkün değildir. O halde Ceza Mahkemesi de BM’nin anti-demokratik yapılanmasından etkilenecek ve veto tehdidi altında çalışmaya mahkum hale gelecektir. Çarpıcı bir örnek olarak, Sudan lideri Beşir’in UCM tarafından tutuklanma istemiyle mahkemeye çıkarılması, ABD başkanı Obama’nın Güney Sudan’ın bağımsızlığına izin verilmesi karşılığında açıkça engellenmiştir. Bu çok net bir siyasi rüşvettir ve mahkemenin saygınlığını da güvenilirliğini de ağır biçimde zedelemiştir. Dolayısıyla insanlığa karşı işlenen suçların kovuşturulması bakımından Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi daimi bir mekanizmanın varlığı uluslararası toplum için bir umut olarak görülecekse yine BM’nin tek kutuplu idari tahakkümden kurtarılması ve kurumsal değişimin başlaması kaçınılmaz görünüyor.
BM Değişime Direnemez
BM’nin uluslararası adalet, özgürlük ve refah talepleri bakımından değişime zorlanması için bir “İnsani müdahaleye” acilen ihtiyacı bulunmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Türkiye’nin son iki yılda Güvenlik Konseyindeki geçici üyeliği süresince teşkilatın yeniden yapılanması için yaptığı önerileri zenginleştirerek ve geniş bir biçimde tartışmaya açarak devam ettirmesi gerekmektedir. Türk dış politikası temel insani hukukun ilkelerine göre krizlerin çözülmesini, askeri müdahale yönteminin en son seçenek olarak masaya getirilmesini savunan bir karakter taşımakta ve uluslararası toplum bu ilkeler bütünü çerçevesinde harekete geçirilmek istenmektedir. Bu davranışın hem siyasi ve hem de ahlaki olarak tutarlı bir yanı bulunduğu açıktır. Türkiye’nin Libya örneğinde olduğu gibi saldırganı vazgeçirmek ve halkın can güvenliğini korumak amacıyla yapılacak bir hava operasyonunun kesinlikle sivillere zarar vermeyecek ve işgal anlamı taşımayacak şekilde son derece sınırlı-sorumlu bir alanda gerçekleşmesine şartlı destek vermesi anlamlıdır. Bununla birlikte temel sorunun küresel sistemin işleyişinden kaynaklandığını her akıl ve vicdan sahibi kabul etmektedir. Öyleyse BM başta olmak üzere NATO içinde de Türkiye’nin pro-aktif bir siyaset izleyerek çoklu görüşmeler yoluyla bu kuruluşların adil biçimde yeniden yapılanması doğrultusunda kuşatıcı bir stratejiyi hayata geçirmesi beklenebilir.
En başından beri Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki sorunlar konusunda pasif ve uluslararası sisteme eklemlenen bir politika izlemekle eleştirdiğimiz İKÖ ve Arap Birliği gibi bölgesel oluşumların da mevcut yönetim tarzlarını daha fazla sürdürme imkanları kalmamıştır. Düne kadar kendi halklarına kan kusturan diktatörlerin siyasi ağırlıkları sıfırlandığına göre İKÖ ve Arap ve Afrika Birliklerinin değişim dalgalarına direnmesi mümkün değildir. Bu örgütler, bugüne kadar bölgedeki statükonun korunması için kullandıkları rollerini artık hakların özgürlük ve refahı için kullanmalılar. Aksi halde BM için gerekli olan “İnsani müdahale”, onlar için de kaçınılmaz hale gelecektir.