Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinin yarım yüzyılı aşkın tarihine rağmen Türkiye’nin hâlâ tam üye olamamasıyla geçen her dakika, taraflar arasındaki gecikmeye dayalı gerginliği tırmandırmaktadır. 1987’de Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna iki yılda ancak hazırlanan kısa bir raporla “Havet” denirken başvuru teorik olarak reddedilmese de dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın ifadesiyle ülkenin önünde “uzun ince bir yol” başlatmıştı. 1996’da Türkiye’nin AB üyesi olmadan Gümrük Birliği uygulamalarına geçmesi ve bu konuda -minyatür bir devlet olan Andora’yı saymazsak- “eşsiz” bir örnek sergilemesi, 1999’da Türkiye’nin adaylığının AB nezdinde resmen tescil edilmesi ve 3 Ekim 2005’te müzakelerin başlaması, borsanın da hızlı artışıyla Türkiye’de adeta üye olmuşcasına olumlu bir hava estirmişti. Bu ortamda yabancı yatırımcı için de cezbedici hale gelen Türkiye’nin Kopenhag Kriterlerini yerine getirme gayreti, Birlik tarafından ödüllendirilerilerek müzakereler için kendisine “yeşil ışık” yakıldı.
Toplam 35 başlığın bulunduğu müzakere sürecinde, Fransa “üyelikle doğrudan ilgili” gerekçesiyle başlıklardan beşini, Kıbrıs Cumhuriyeti (Türkiye’deki ifadesiyle “Rum Kesimi”) altısını ve AB de Türkiye’nin Katma Protokol’ü Kıbrıs’a genişletmemesi nedeniyle sekizini “askıda tutmakta” ya da daha diplomatik bir ifadeyle “35 başlıktan 19’u ise siyasî nedenlerle dondurulmuş vaziyettedir.” Müzakerelerde Türkiye’nin şu ana kadar toplam oniki faslı açılmışken sadece “Bilim ve Araştırma” başlıklı fasıl geçici olarak kapatılarak üye ülkelerin onamasını beklemektedir. 16 Şubat 2011’deki kararında Avrupa Parlamentosu, müzakerelere Türkiye ile eşzamanlı başlayan Hırvatistan’ı AB üyeliği için kat ettiği “önemli aşama”dan dolayı tebrik ederken Zagreb’in reformlarında ilerlemesi koşuluyla müzakerelerin 2011’in ilk yarısında tamamlanabileceğini müjdelemiştir. Hırvatistan’ın hızla finişe yaklaşırken Türkiye, masaldaki kaplumbağa misali, adeta başlangıç çizgisinde volta atmaktadır. Tek başına bu gelişme bile Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in Türkiye’yi AB dışında tutmaya yönelik “imtiyazlı ortaklık” önerisinden ya da Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy’nin Türkiye’ye sadece beş saatlik çalışma ziyaretiyle berraklaşan “dışlayıcı” tutumundan daha çok gerginliğin sebebini açıklamaya yetmektedir. AB’nin dinamosu konumundaki Almanya ve Fransa Türkiye’ye karşı dışlama politikasını netleştirirken müzakerelerin başlaması sonrasında Türkiye’nin artık “işi ağırdan almak”la itham edildiğini de akılda tutarsak, Türkiye-AB ilişkileri düzgün yürümeyen “Katolik nikahlı evlilik” ilişkisini andırmaktadır. Türkiye ve AB tarafları yekdiğerini töhmet altında bırakırken hiçbir ilerleme kaydedilememesi normaldir. Buna rağmen Türkiye, AB’den vazgeçmiş değildir ve TEPAV’ın Türkiye’deki AB tutuma dair anketinde 2008’den bu yana %65’den %60’a gerileyen toplumsal talebe rağmen ikitdardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) seçmenleri arasında AB yönelişi ülke ortalamasının %5 üzerindedir. Aslında Türkiye’nin AB ile bugunkü tavsayan ilişkilerinin geçmişi, AB’yi de önemli bir hedef haline getiren Soğuk Savaş sonrası belirginlik kazanırken AK Parti’ye de bu pragmatikleşen süreci yönetmek kalmıştır.
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla artık Batı’nın “uzak karakolu” olmaktan emekliye ayrılan Türkiye’nin önünde “Batıcı” ve “statükocu” olmaya alternatif bir dış politika yapım süreci belirmişti. Türkiye, Yugoslavya’nın da dağılmasıyla Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya ile Ortadoğu’da “İslam,” “Türk” hatta “Osmanlı” kartlarını oynayabileceğini hızlı bir şekilde farkederken bu politikalar genelde “neo-Osmanlıcılık” olarak adlandırılmıştı. Aslında bu erken farkediş, ideolojik bir emperyalist saplantıdan ya da etnik ve/ya dinsel bir fanatizmden ziyade değişen dünya konjoktürüne hızla uyum sağlamaması durumunda daha büyük sorunların kendisini beklediğine dair bir farkındalıktı. Böylece, Türkiye küresel piyasalara ve Yeni Dünya Düzeni’ne hızla entegre olurken bugünkü “eksen kayması” ve “model ülke” tartışmalarının da tarihsel arkaplanı belirmişti.
AB bir hedef olarak Türk dış politikasını pragmatikleştirirken bugünkü ilişkilerin geldiği konumu bu pragmatikliğin uzantısı olarak okumak daha isabetli olacaktır. Bu minvalde, AK Parti iktidara gelir gelmez Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın milletvekili bile olmadığı o günlerde, Avrupa başkentlerini koşaradım dolaşması bu çerçevede elbette dikkat çekiciydi. Kökleri itibariyle İslamcı bir geçmişe sahip Erdoğan’ın ve AK Parti’nin bir anda “Europhile” görüntüsü hem Avrupa’da hem de Türkiye’deki laik cenahlarda takdirle ve bir o kadar da endişe ile izlenmekteydi. Halbuki Erdoğan, 28 Şubat sürecinden çıkardığı dersle AB, ABD ve hatta IMF gibi bütün Batı cephelerinde savaşmak yerine bütün cephelerde sulh ilan etmişti. AB ile ilişkileri geliştirmek Türkiye’nin müzakereleri başlatma angajmanından ziyade resmî ideoloji yanlılarının “muassır medeniyet seviyesine ulaşmak hatta aşmak” olarak yorumladıkları AB yolunda Erdoğan’a “refiklik” sağladığı gibi üzerindeki şüpheli bakışları da biraz olsun kırmaktaydı. Bu bakımdan AB ile ilişkilerin o dönemde hızla katettiği yol, Türkiye’nin bölgesinde daha fazla önem kazanmasını sağladığı gibi bölgesine de daha fazla önem vermesi gerektiğini göstermektekteydi.
Türkiye’nin Ortadoğu ile gelişen ilişkileri WikiLeaks belgelerinde AK Parti hükümetlerinin Türk Dış Politikası (TDP) mimarı ve bugünkü Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’na atfedildiği şekilde “İslamcı ve neo-Osmanlıcı fantezilerde kaybolmak”tan ziyade “bütün yumurtaları aynı sepete koymamak” temkinliliğinden kaynaklanıyordu. Zaten Davutoğlu referans verdiği ok-yay metaforundan hareketle Türkiye; Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya kısacası AB haricindeki ilşkilerini ne kadar derinleştirirse o kadar AB nezdinde itibar sahibi olacaktı ve tam üyelik için önü daha çok açılacaktı. Eylül 2010’daki AB’nin gayriresmî Dışişleri Bakanları toplantısına katılan Davutoğlu’na tüm AB üyelerinin küresel politikada Türkiye’nin tek başına olan ağırlığı kadar etkilerinin kalmadığının dillendirilmesi “ucuz bir iltifat” olamayacağına göre Türkiye’nin AB nezdindeki artan itibarını göstermekteydi. Böylece Türkiye, artık bekleme odasına hapsolmaktan ziyade görüşlerine itibar edilen bir ülke haline gelmişti.
Anlaşılacağı üzere gayet pragmatik ve işlevselci olan bu yaklaşım en son “Şamgen” olarak şöhret bulan Türkiye, İran, Suriye ve Irak arasındaki ortak vize uygulamasını öngören anlaşma ile gündemdeki tartışmalarda yerini aldı. Türkiye’deki kronik-AK Parti-karşıtı çevrelerde alaya alınarak değerlendirilen bu gelişme, ülkenin hızla Batı kampından uzaklaşması ve AB’ye sırtını dönmesi olarak yorumlandı. Aynı çevreler Türkiye-İsrail ilişkilerinin en kötü dönemini yaşamasını da benzer şekilde değerlendirirken bu ilişkilerin tavan yaptığı 28 Şubat sürecinin özel şartlarını ve Suriye’nin Yunanistan ile yaptığı askerî anlaşmayı özellikle görmezden gelmektedirler. Öte yandan, bugün İsrail’in Yunanistan ile benzer bir anlaşma yapmasını ve Türkiye’nin Suriye ile ilişkilerini güvenlik angajmanından tasfiye ettiğini görmek gerekmektedir. Ayrıca hatırlanacağı üzere, Başbakan Erdoğan Türkiye’nin müzakerelerin başlaması öncesinde Kopenhag Kriterlerini “Ankara Kriterleri” olarak içselleştireceğinden ve AB sürece dâhil etmese bile ülkesinin AB’nin istediği çıtayı benimseyeceğinden bahsetmişti. Türkiye, AB ile müzakerelere başladıktan sonra kendi dinamizmini daha fazla pratiğe geçirerek 12 Eylül 2010’daki Anayasa referandumda olduğu gibi son iki yüzyılda ilk kez Avrupa’dan bir motivasyon olmasa bile kendi demokratikleşmesini ivmelendirebileceğini ispatladı. Bunda küresel değişimi özellikle politik-ekonomik anlamda iyi okuyabilen Türkiye’deki güçlerin, bu demokratikleşme sürecindeki başarısı her anlamda takdiri hak etmektedir.
Sonuç olarak Şamgen anlaşmasını istihza edenler Türkiye’yi hâlâ ya Soğuk Savaş yıllarında ya da en azından 1990’ların “Lale Devri Türkiyesi’nde” gören ya da görmek isteyenlerdir. Kuzey Afrika’daki devrimlilik süreci demokratikleşme literatüründeki “Ortadoğu İstisnacılığı”nı sona erdirdiği gibi TDP’nın yeni imkânlarını da ortaya koymaktadır. Bu bakımdan Türkiye, Ortadoğu ile ilişkilerini geliştirdikçe Batı ile köprüleri atmayıp tam tersine Avrupa başkentlerinde daha fazla tınılmaya başlamıştır. Bu yeni dış politika anlayışı İslamcılık değil bal gibi pragmatizmdir. Bu bakımdan sözün özü Brüksel’in yolu daha çok Şam’dan geçmekte ve Türkiye de bunu fark ettikçe AB’nin kendisine karşı yıllardır uyguladığı bekletme stratejisini tersine çevirmektedir.
(13 Mart 2011 tarihinde Star Açık Görüş’te yayınlanmıştır.)