Tevrat, Zebur, İncil gibi peygamberler aracılığı ile insanlığa gönderilen ilahi mesajların özünü ihtiva eden, bütün insanlığa hidayet olarak gönderilen İslam dininin en temel kaynağı Kur’an’da krallık, monarşi, meşrutiyet, demokrasi gibi sistematik anlamda belirli bir yönetim modeli önerilmemiştir. Cumhuriyet, demokrasi, liberalizm gibi günümüzün siyasi kavramlarını yaklaşık bundan 1400 yıl önce doğrudan muhatap aldığı Arap toplumunun diliyle insanlığa hitap eden Kur’an’da aramak veya da şura, biat, halife, ulu’l-emr gibi Kur’ani kavramları doğrudan günümüzün siyasi kavramlarıyla özdeşleştirmek tutarlı bir yaklaşım olmaz. Siyasi sistemler oluşturarak onları geliştirmek, siyaseti bir bilim olarak ele alarak onunla ilgili kavramları üretmek insan ve toplumun tecrübesine bırakılmıştır. Bununla beraber bütün siyasi sistemlerin üzerine kurulabileceği evrensellik özelliğine sahip ahlaki ve hukuki prensipler Kur’an’a özel bir dil ve üslupla insanlığın dikkatine sunulmuştur.
İslam dini açısından yönetim konusunda serveti ve statüsü ne olursa olsun hiçbir kimseye, gruba, sınıf veya zümreye üstünlük tanınmamıştır. Allah’ın insanlığa gönderdiği ilahi mesajda emanetlerin ehillerine verilmesi, adaletle hükmedilmesi, Müslüman toplumun içerisinden çıkarak onun onayını alan meşru yönetime itaat edilmesi,[1] işlerin danışma/istişare yoluyla yürütülmesi[2] istenmiştir. Yönetime yapılacak bu itaat mutlak bir itaat olmayıp, sınırları çizilmiş şartlı bir itaat olmak durumundadır. Çünkü mutlak itaat ancak Allah’a olabilir. Yönetim erkini elinde tutan kişilere yapılacak mutlak itaat; onların hiçbir zaman için sorgulanamaması veya eleştirilememesi toplumu şirke götüreceği gibi yönetenlerin nefislerinin azgınlaşmasına, kendi toplumlarına zulüm yapmalarına neden olur. Kur’an’da anlatılan Nemrut ve Firavun kıssaları; onların tanrılık ve mutlak egemenlik iddialarına karşı mücadele veren İbrahim ve Musa peygamberlere dair anlatılanlar, kendilerine mutlak itaat gösterilen yönetimlerin nasıl diktatör kesilebileceklerinin örneklerini bize sunmanın yanında, Allah’ın peygamberlerinin insanlığın kurtuluşu noktasında nasıl bir misyon üstlendiklerini göstermesi açısından da anlamlıdır. İslam açısından hangi isim, slogan veya tabela altında olursa olsun kula kulluğun, haksızlığın, zulüm ve zorbalığın onaylanması mümkün değildir. Diktatörler üreten sistemler İslami isim ve kavramlar kullansalar bile İslam’ın ruhu ve hedefleriyle ters düşerler. Bu sistemleri oluşturup onlara destek verenlerin Müslüman bir kimliğe sahip olmaları, isimlerinin Müslüman ismi olması sonucu değiştirmez.
Şirke, kabileciliğe ve her türlü ayrımcılığa dayalı cahiliye toplumunu itikat, ahlak, ibadet, muamelat ve hukukla ilgili ihtiva ettiği evrensel prensip ve ilkeler doğrultusunda dönüştürmeye matuf ilahi mesajlar, toplumun değişim ve dönüşümünde merkezi bir konuma sahip olmakla beraber, değişimin yönüne ve hızına etki eden diğer birtakım faktörler daha vardır. İnsan ve toplumun içerisinde bulunduğu şartlar, kültür ve gelenekler, köklü ve yaygın zihniyetler ilahi mesajı gölgeleyerek onun müspet yöndeki değiştirici etkisinin azalmasına neden olabilir. Hz. Muhammed’in içerisinde doğup büyüdüğü, peygamber olarak gönderildiği toplumun İslamiyet’i kabul etmesi, Müslüman bir topluma dönüşmesi bir anda olmamıştır. Yine Hz. Peygamber’in şahsında Kur’an’ın nüzul sürecine şahit olan, onun özel eğitiminden geçerek onunla kader birliği yapan sahabenin İslam algısı ve şuuru ile daha sonraları İslam’ın güç ve ihtişamını görüp grup ve kitleler halinde Müslüman olan kabile ve topluluklarınki aynı olmamıştır. Dolayısı ile İslam-siyaset ilişkisi ile Müslüman-siyaset ilişkisi aynı şeyler değildir. Kabileler, kavim ve toplumlar İslam’ı kabul edip Müslümanlaşırlarken daha önce sahip oldukları kültür ve zihniyetleri, adet ve gelenekleri tamamen terk etmiş değillerdir. İlahi vahyin bilgilendirme ve yönlendiriciliğine rağmen bedevilik, kabile zihniyeti, atalar geleneğini devam ettirme, karizmatik liderlik anlayışı, lidere mutlak itaat olgusal zeminde devam etmiştir. Bu olgulardan yola çıkarak siyaset zemininde kendilerine yer arayanlar kendilerini doğrulayıp teyit etmeye, muhaliflerini susturmaya matuf dini deliller arama yoluna da gitmişlerdir. İslam tarihinde ortaya çıkan Şia, Haricilik ve Mutezile vb. mezhebi hareketleri salt dini ve felsefi oluşumlar olarak görmek yanıltıcı olabilir. Sistemleşip gelişmeleri zaman içerisinde gerçekleşen birçok ekolün doğuşu doğrudan veya dolaylı bir şekilde siyasetle bağlantılıdır.
İslam tarihinde yönetim ve siyasi otorite meselesi, Hz. Peygamber’in M. 632’de vefatı ile birlikte problemli bir konu olarak Müslümanların gündemine girmiştir. Hz. Ebubekir’in Medine’de belirli sayıdaki Müslümanlar tarafından halife seçilmesiyle beraber, bazı bedevi kabilelerin merkezi hükümete zekat/vergi vermeyi reddetmeleri ile gündeme gelen ridde/irtidat olayları, yine bazı yalancı peygamberlerin ortaya çıkması salt dini içerikli olaylar olmaktan çok merkezi otoriteye bağlanmayı reddetme, onunla olan siyasi ilişkiyi kırma anlamına gelmektedir. III. Halife Hz. Osman’ın Medine’yi işgal eden isyancılar tarafından şehit edilmesinin akabinde Medine’de sahabenin kendisine biat etmesiyle IV. Halife olarak seçilen Hz. Ali ile Muaviye arasında ortaya çıkan yönetim ihtilafı, Cemel ve Sıffin olayları, Hz. Ali’nin şehit edilmesi, Kerbela olayı ve sonrası gelişmeler siyasetin yönü ve yapısı üzerinde doğrudan etkili olmuştur. Söz konusu olay ve gelişmeler saltanatı, kabileci zihniyeti ve kişiye bağlı yönetimi esas alan anlayışın, yönetimde ilahi vahye dayalı ilke ve prensipleri öne çıkaran anlayışa galip geldiği şeklinde okunabilir. Sıffin harbinde üzerinde Kur’an’dan ayetlerin yazılı olduğu sayfaların Muaviye’nin ordusuna komuta edenler tarafından askerlerin mızraklarının ucuna takılması, dinin nasıl araçsallaştırılabileceğini göstermesi açısından anlamlıdır. Söz konusu anlayışın yönetime egemen olması, siyasette bir model oluşturmuş, Dört Halife’nin sergilediği yönetim anlayışında önemli derecede kendisini hissettiren kaynağını ilahi vahiyden alan evrensel mahiyetteki ilke ve prensiplerin yönetime taşınması ve kurumsallaşması engellemiştir.
Emevi asrı, İslam dünyasında ortaya çıkan siyasi sistemlerin kurumsal modelini oluşturmuştur. Hz. Peygamber’in Veda Hutbesi’nde kendisinden sonra bir daha cahiliye adetlerine dönerek birbirlerini katletmemeleri konusunda Müslümanları uyarmış olmasına rağmen, dini-mezhebi görünüm arz etse bile temelde Kabileci zihniyetin fitilini ateşlediği iç çatışmalar, saltanat kavgaları, yönetimlerin halklarına yabancılaşması, ahlâki erozyon, sefahat düşkünlüğü, sosyal dengelerin bozulması, entelektüel ve bilimsel durgunluk birçok devletin sonunu getirmiştir. Mehmet S. Aydın’ın da ifade ettiği gibi, büyük dinler kendi mensuplarının ihtilaflarından, özellikle din-siyaset bağlamında ortaya çıkmasına neden oldukları ihtilaflardan çektikleri kadar kendi muhaliflerinden çekmemişlerdir.
[3] İslam tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu toplumlarda siyaset alanında ortaya çıkan totaliter yapılanma ve uygulamalar teslimiyetçi kader anlayışının yaygınlaşmasının, yönetimde toplum iradesinin dışlanarak halkın sürü haline getirilmesinin, statükoculuğun güçlenmesinin, düşünce ve bilimin gerilemesinin en önemli ve baş nedenlerinden biri olarak değerlendirilebilir.
19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında aldığı yenilgilerin sonucu dağılma sürecine girerek yıkılmasından sonra İslam dünyasında ortaya çıkan devletler ya sömürge devleti durumunda olmuşlar veya da yine Batı’nın kontrol ve desteği altında kurulan ulus devletler olmuşlardır. Baskıcı bir yönetim anlayışıyla halkına yabancılaşan askeri rejimlerin hâkim olduğu bu devletlerde Batı’nın desteği ile yönetimi elinde tutan zümreler lüks ve saltanat içerisinde yaşarlarken, yönetmekte oldukları halklarını ekmeğe muhtaç etmiş, fakrı zarurete mahkûm etmişlerdir. Mücadeleleri dışarıya karşı değil, yönetmekte oldukları kendi toplumlarına karşı olmuştur. Diktatörlerin ve askeri rejimlerin hâkim olduğu ülkelerde özgürlük, demokrasi ve hukukun üstünlüğü talepleri çeşitli zulüm ve entrikalarla bastırılmıştır. 20. Yüzyılın ikinci yarısında sömürge devletlerin bağımsızlıklarına kavuşmaları, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türk cumhuriyetlerinin kurulmuş olması önemli gelişmeler olmakla beraber, ortaya çıkan siyasi yapıların önemli derecede totaliter anlayışa dayalı olarak teşekkül etmiş olması bir vakıadır. Ancak bütün çabalara ve dış desteklere rağmen Türkiye’nin de içerisine dahil olduğu Müslüman ülkelerde toplumu homojenleştirip tek tipleştirme modelleri bir türlü başarılı olamamış, kabileci, dini ve mezhebi aidiyetler ulus kimliğinin önüne geçmiştir. Küreselleşmeyle beraber bir taraftan haberleşme ve ulaşım teknolojisinde meydana gelen devasa gelişmelerle dünya neredeyse tek bir köy haline gelirken, diğer taraftan yerel kimliklerin ve dini-kültürel aidiyetlerin keşfedilmesinin önünü açılmıştır. Artık baskıcı rejimlerin hakim oldukları ülkeleri tel örgülerle veya duvarlarla çevirip dünyaya kapatarak yönetmeleri, yönettikleri toplumları asılsız propaganda ve yalanlarla avutup uyutmaları gittikçe zorlaşmış, hatta imkânsız hale gelmiştir.
Elbette ki İslam dünyasının bu gelişmelerin dışında kalması düşünülemezdi. Yoksulluk, yolsuzluk, işsizlik, özgürlüklerin baskı altına alınması, topluma yabancılaşma, kötü yönetim, tükenmiş rejim ve diktatörler en sonunda tahammül sınırlarını zorlayarak halkın sokağa dökülmesine neden olmuştur. Aydın Bolat’ın ifadesiyle Tunus’ta başlayıp Mısır’la devam eden “demokrasi depremi”nin yarattığı tsunami etkisi Libya, Yemen, Bahreyn, Cezayir, Ürdün, Kuveyt, Fas’a ulaşarak bütün Arap dünyasına yayılmaktadır.[4] Arap ülkelerindeki isyan hareketlerinin, ABD, İngiltere ve Fransa gibi Batılı devletlerin totaliter rejimlere yaptıkları bütün desteğe rağmen bastırılamayarak bu raddeye gelmiş olması, yukarıda zikredilen nedenler yanında Müslüman toplumların kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Müslüman bilim adamı ve entelektüeller bir taraftan kendi asli medeniyetlerinin temel kaynaklarına yönelerek bütün bir (siyasi) geleneği tashih sürecinden geçirip zihniyet analizi yaparlarken, diğer taraftan çağdaş olgularla, anlayış ve sistemlerle karşılaşma iradesi gösterip onları analiz ederek evrensel tecrübeleri içselleştirme sürecine girmişlerdir. Onların bilim ve düşünce alanında ürettikleri şeyler, Müslüman halklar arasında yayılmakta; dine, tarihe, kültüre, ekonomi ve siyasete dair yeni bir bilinç oluşturmaktadır.
Gelinen noktada Libya’da yaşanan olaylar Türkiye’nin de aralarında bulunduğu İslam ülkelerinin bir şekilde sürece müdahalesini gerektirmektedir. Libya liderinin saltanat ve hazinesini koruyup devam ettirmek için her yola başvurabileceği, hiç gözünü kırpmadan kendi halkını bile bombalamaktan geri durmayacağı, paralı askerlerinin eliyle halkını katliama maruz bırakacağı anlaşılmış bulunmaktadır. Libya liderinin kendisine karşı ayaklanan halkı el-Kaide üyesi olmakla (!) suçlaması, kendisinin el-Kaide’ye karşı mücadele ettiğini (!) iddia etmesi hiç kimseyi ikna etmiş gözükmüyor. Buna rağmen bir taraftan dünyanın gözleri önünde kendi halkı üzerine bomba yağdırırken diğer taraftan sivillere karşı güç kullanmadığını, halkının kendisini çok sevdiğini, kendisi için ölebileceklerini söylemesi, onun nasıl bir ruh hali içerisinde olduğunu göstermektedir. Yarattığı korku ve baskı yönetimiyle herkesi susturabileceğini, dünyayı kandırabileceğini zannediyor. Hedef tahtasına yerleştirdiği Libya halkını el-Kaide üyesi olmakla itham ederken, samimiyet ve ciddiyetten uzak bir şekilde senelerce emperyalist olmakla itham edip karşı çıktığı ABD’nin İslam dünyasına karşı ürettiği propaganda malzemelerine sarılmaktadır. İktidarı bırakması için servetine dokunulmaması, yaptıklarından hesap sorulmaması, hazinesi ile beraber lüks ve konfor içerisinde yaşayabileceği bir yere gitmesine izin verilmesi için pazarlık etmesi ise ayrı bir pişkinlik örneği! Yurtdışına götürmek istediği hazine devlete, yani Libya halkına ait değil mi?
Libya’da yaşananların insanlığa karşı işlenen suçlar mesabesine ulaştığına dair Uluslararası Af Örgütü ve insan hakları örgütleri dikkat çekmiş durumdadır. Libya’ya karşı bir askeri müdahale ihtimalinin de konuşuluyor olması durumun ciddiyetini anlatmaktadır. Ancak bazı çevreler tarafından ABD öncülüğünde yapılması telaffuz edilen askeri müdahale için Birleşmiş Milletlerin onayı alınsa bile, mevcut konjonktür buna müsait gözükmüyor. Afganistan ve Irak konusunda büyük sıkıntılar yaşamakta olan ABD’nin tam da askerlerinin önemli bir kısmını Irak’tan geri çekerken Libya’ya fiili müdahalede bulunma olasılığı oldukça düşük! Libya halkının Kaddafi’ye karşı olduğu kadar ABD’ye de karşı olması, yapılacak bir askeri müdahalenin ABD için Kuzey Afrika’da yeni bir Irak ve Afganistan yaratma ihtimali de bu kanaati güçlendirmektedir. Nitekim İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreterinin de Libya’ya yapılabilecek askeri bir müdahaleye karşı olduğunu, Libya halkının bu sorunu dışarıdan müdahale ile değil kendi içinde çözmesi gerektiğini ifade etmiş olması bu kanaati güçlendirmektedir. Ancak Libya halkının sorunu kendi içerisinde çözmesi noktasındaki temenniler güzel olmakla beraber, orada yaşanan durum ve gelişen olaylar Libya’ya bir şekilde dış müdahale yapılmasını gerekli hale getirmektedir. Gelişmeler, Kaddafi’nin muhalif halka karşı aşırı güç kullandığını, elindeki bütün askerleri ve silahları seferber ettiğini, kıyımların artabileceğini, telafisi mümkün olmayan hak ihlallerinin ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Yapılabilecek müdahalede öncelikle bütün barışçı yolların denenmesi kadar müdahalenin caydırıcı olması da önemlidir. Ancak bu müdahalenin ABD’nin öncülüğünde değil, İKÖ ve Arap Birliği’nin daha aktif şekilde devreye girmeleri ve uluslararası toplumu da arkalarına almalarıyla yapılması en uygun yol gibi gözükmektedir.
Bu müdahalenin yapılması, müminlerin birbirleri üzerindeki hakları cümlesindendir. Nitekim Hucurât suresinde de Allah Teala, eğer müminlerden iki taife birbirleriyle savaşırlarsa aralarının düzeltilip barıştırılmasını; barış girişimine rağmen biri diğeri üzerine azgınlık ediyorsa, azgınlık yapana karşı kuvvet kullanılmasını, aralarında adaletle hükmedilmesini tavsiye buyurmaktadır.
[5] Türkiye, son zamanlarda dış politikada Ortadoğu ve İslam Dünyasında ortaya koyduğu performansı ve sahip olduğu itibar ile bu noktada daha aktif bir siyaset izleyebilir. Libya’da diktatörlüğün değil, demokrasi ve hukukun kazanması, başta Türkiye ve İslam dünyası olmak üzere bütün insanlığın kazancına olacaktır. Uzun vadede ortaya çıkacak büyük kazançlar kısa vadedeki kayıpları telafi edebilir.
[3] Bk. Mehmet S. Aydın,
“Türkiye’de Din ve Modernleşme İlişkisi Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Yurdu, C. XVII, Sayı: 116-117, Nisan-Mayıs 1997, s. 18
[4] Bk. Aydın Bolat,
“Yeni Ortadoğu’da Demokrasi Depremi ve Tsunami Etkisi”, Stratejik Düşünce, Yıl: 2, Sayı: 16, Mart 2011, s. 13-16.