Anayasa Mahkemesi (AYM), önemli sonuçlar doğuracak ve birçok tartışmaya konu olacak önemli kararlarından birisini daha açıkladı ve ‘oybirliği’ ile Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına karar verdi. Kararın ‘oybirliği’ ile alınması, kamuoyundaki tartışmaların ve bölünmüşlüğün aksine Mahkemenin bu karara ulaşmakta hiç de zorlanmadığını gösteriyor. Pozitif hukuk açısından bakıldığında AYM’nin önünde çok fazla seçeneğin olmadığı açıktı. Kapatmanın siyasi sonuçlarını düşünerek verilecek bir karar, hukukun zorlanması olacaktı. Aynen 367 kararında olduğu gibi. 367 kararıyla hukuk nasıl zorlanmışsa, birçok somut delile ve yaşanmış onca şeye rağmen DTP’nin kapatılmaması yönünde verilecek bir karar hukukun zorlanması anlamına gelecekti. Bu dava özünde bir partinin belirli bir terör örgütüyle ilişkisine yönelik bir tür tespit davası niteliğindeydi. Nitekim Sayın Cumhurbaşkanımız da “Anayasa, kanunlar ortada, mahkeme ne yapsın” ifadesiyle bu hususa dikkat çekmiştir.
Parti yöneticisi ve ileri gelenlerinin kamuoyunda bu örgüte yönelik açıklamaları zaten yeterince her şeyi ortaya koyuyordu. AYM’nin sadece iki DTP milletvekilinin vekilliğini düşürmüş olması, olaya siyasi bir motivasyonla yaklaşmadığını gösteriyor. AYM, DTP milletvekillerinin bağımsız ya da başka bir partinin çatısı altında milletvekilliklerini sürdürüp siyaset yapma imkânlarını ortadan kaldırmadı. Hatta grup kurma şanslarının dahi var olduğunu söylemek mümkün.
Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatmalarına ilişkin kararlarının kuşkusuz siyasi boyut ve sonuçları olması kaçınılmaz. Belirli bir tabanı ve seçmen kitlesi olan siyasi parti ve yöneticilerinin siyasi yasaklı duruma düşmesi, bu kitlelerin en azından yeni siyasi tercihlerde bulunmaları ya da yeni siyasi örgütlenmelere gitmeleriyle sonuçlanıyor. Nitekim DTP, AYM tarafından şimdiye kadar kapatılan 27 parti içerisinde türünün beşinci örneği olarak listeye girmiş durumda.
DTP’nin kapatılmasına ilişkin tartışma noktaları da zaten mahkemenin pozitif hukuk ilkelerine bağlı olarak kararı zorlanmadan almasından ziyade, siyasi sonuçları, bunun PKK terör örgütü ve özellikle de terör sorunun çözümünde demokratik çabaları ifade eden ‘açılım süreci’ üzerindeki muhtemel etkileri konusunda olmaktadır. Buna kapatmanın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne (AB) tam üyelik sürecini ne şekilde etkileyeceği ve dış dünyanın ve diğer uluslararası kuruluşların Türkiye konusundaki algılamaları ve karara tepkileri hususundaki tartışmaları da ekleyebiliriz.
DTP’nin kapatılmasına ilişkin kararını alırken Mahkemenin, pozitif hukuka yani Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve diğer ilgili mevzuatla benzer durumlarda İspanya örneğinde olduğu gibi diğer demokrasilerin uygulamaları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi uluslararası nitelikteki mahkemelerin içtihatlarına dayandığını görüyoruz. Nitekim DTP’nin kapatılma gerekçesi Anayasa’nın 68 ve 69. maddeleriyle 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerine dayandırıldı. Mahkeme, siyasi sonuçları ve terörle mücadele üzerindeki etkilerini de büyük bir ihtimalle tartışmış olmalıdır. Bu tartışma neticesinde anlaşılan o ki, ya muhtemel siyasi sonuçlarını dikkate almaya gerek görmemiş, kendisini sadece hukuki alanla sınırlamış ya da bu konuda çok ciddi riskler öngörmemiştir. Mahkemenin pozitif hukuka dayalı bir muhakeme yürütürken, DTP’nin hangi söylemleri ve politikalarını esas aldığını gerekçeli kararında göreceğiz. Bunlar zaten iddianamede mevcut olan şeyler. Bir de dava açıldığından bu yana son iki yıl içerisinde gelişen ve yaşanan olaylar var. Burada kararın değerlendirilmesinde özellikle dikkate alınması gereken, temelli kapatılan bu partinin terör örgütü ve terörle olan ilişkisinin somut delilleri mi yoksa Kürt sorunuyla ilgili siyasi söylemini mi esas aldığı hususudur. Çünkü bu karara ilişkin uluslararası değerlendirmeleri etkileyecektir ki birinci şık karar açıklamasında AYM Başkanı Haşim Kılıç’ın ifadelerinden anlaşılmaktadır.
Karara ilişkin değerlendirmeler büyük ölçüde Demokratik Açılım Süreci ve terör sorununun çözümünde ‘yumuşak güç’ unsurları üzerinde yaratabileceği olumsuzluklar çerçevesinde olmaktadır. Bir de bu kararın PKK ve yan örgütlenmelerinin şiddet yanlısı radikal unsurlarının istediği sonuçlara imkân sağlayacağı endişeleri söz konusudur. Bu konuda daha ileri gidenler, kararı açılım sürecine ‘sabotaj’ ve son günlerde yaşanan tahrik olaylarından yola çıkarak PKK’nın istediği bir sonuç olarak dahi nitelendirmektedirler. Bu konuda AYM’nin karar alma sürecinde dayandığı hukuki gerekçelerden bağımsız olarak bazı endişelerin ortaya çıkmış olması doğaldır. Zira özellikle açılım süreciyle birlikte DTP içerisinde ‘güvercinler’ tabir edilen bir takım ılımlı seslerin yükseldiğine şahitlik etmeye başlamıştık. Demokratik açılım, belki zamanla DTP ve PKK içerisinde ‘şahinler’ ile ‘güvercinler’ arasında ciddi ayrışmalara bile yol açabilirdi. Dolayısıyla kapatma kararının olumsuz sonuçlarından birisinin DTP içerisindeki nispeten daha ılımlı kanadın, bu karardan en olumsuz şekilde etkilenen kesim olacağı düşüncesidir.
Demokratik Açılım sürecinde özellikle ‘muhatap alma’ meselesi olduğunu, taraflardan birinin Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasını ısrarla dayatmaya çalışırken, diğer tarafın böyle bir şeyin mümkün olmadığını beyan ettiğini hatırlarsak, sürecin işleyişinde geleceğe dönük olarak ılımlı kanadın oynayabileceği rol daha da önem arz etmekteydi. Yani bu kanat, PKK’nın sürecin dışında tutulmasında önemli bir faktördü. Bu nedenle kararın PKK ve DTP içerisinde ‘şahinler’ tabir edilen şiddet ve terör yanlısı kesim lehine bir takım sonuçlar doğuracağı ve Öcalan’ın elini güçlendireceği yorumları buna dayanmaktadır. Terör örgütünün sokak eylemleriyle başlayan ve Reşadiye’de 7 askerimizin hain bir saldırıda şehadetiyle süren tahrik sürecinde amaçlanan da zaten istenmeyen olaylara ve karşılıklı çatışmalara toplumu açık hale getirmek ve böylece tabanını genişletmek ve daha da radikalleştirmektir.
Reşadiye eyleminde sorumluluğu 2–3 gün üstlenmeyerek, toplumun ve devletin kendi içerisinde ayrışmasını beklediler. İnsanların kafalarında şüpheler yaratarak toplumun ve siyasetin kendi içerisinde farklılaşmasını, açılımın planlayıcı ve yürütücü aktörlerinin off-side’a düşmesini amaçladılar. Böylece kendi örgüt ve siyasi hareketleri içerisinde gelecekte kendilerinden farklılaşmış ılımlı bir hareketin gelişmesini engellemeye çalışarak bölünme ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamış olabilirler. Bu da netice de Kürt ve terör sorununun çözümünde Öcalan ve PKK’nın kendilerinin muhatap alınması, aksi takdirde çözümün olamayacağı iddia ve propagandasını sürdürmesini kolaylaştıracaktır.
Hâlbuki Kürt sorununun çözümünün PKK’nın tasfiyesine bağlı olduğu ya da PKK’ya rağmen olacağını herkes görmektedir. Demokratik Açılım sürecinde yaşananlar bunu açıkça ortaya koymuştur. Çünkü PKK’nın kendisini tasfiye etmek gibi bir gayesi yoktur. O halde örgütün mevcut ve potansiyel tabanını şiddetten ve terör örgütünden uzak tutacak, demokratik harekete dönüştürecek yapılanmalara ihtiyaç vardır. İspanya’da ETA terör örgütüyle organik ilişkileri ve terör eylemlerine karşı tavır almaması nedeniyle 17 Mart 2003’te Herri Batasuna ve 2005’ten sonra da Aukera Guztiak Partisi kapatılmıştır ama PNV gibi ETA ve terörü desteklemeyen Bask milliyetçi partilerine dokunulmamıştır. PNV Bask milliyetçiliğinin en önemli temsilcisi olmuş, ama hiçbir zaman şiddeti desteklememiş, demokrasinin sınırları içerisinde siyaset yapmaya çalışmıştır. Bu yönüyle İspanya siyasetinde adeta bir emniyet sübabı rolü oynamıştır. İspanya’da Bask sorununda şiddeti destekleyenler, ETA ve Herri Batasuna gibi parti ve örgütler içerisinde sıkışmış çok az bir kitle olarak kalmıştır. Şiddeti destekleyen partiler, son derece marjinal kalmışlardır. Dünyada yaşayan Basklıların 2–3 milyonu geçmediği ve şiddet yoluyla hak talep edenlerin birkaç binle sınırlı olduğu ve üstelik Basklıların büyük çoğunluğunun bunlara karşı olduğu düşünüldüğünde İspanya örneğiyle ülkemizde terör sorununun çözümüne ilişkin politika üretmenin hatalara yol açacağını düşünmek gerekir. ETA ve Bask sorunuyla bizdeki PKK ve Kürt meselesi arasında nicel ve nitel olarak, yani sorunun aktörleri ve tarihsel ve siyasal nedenler açısından ciddi farklar vardır.
Sonuç olarak; ülkemizde sorunlarımıza çözümde demokratik değerlere dayalı bir siyaset kültürünün ve birlikte yaşama irade ve becerisine ihtiyacımız olduğu açıktır. Bunu gerçekleştirebildiğimiz ölçüde hukuk sistemimiz kendisini buna adapte edecektir. Bunun yolu da yine de demokratik hukuk devletinin gerekli kıldığı Anayasal ve yasal değişikliklerden geçmektedir.