Genelde Ortadoğu’da özelde Kuzey Afrika’da Tunus ile başlayan, Mısır ile devam eden ve Libya’da ne olacağı henüz vuslatına nail olamayan diktatörlerin alaşağı edilmelerine dair hareketlilik, bu ülkelerdeki halkların demokrasi taleplerini yüksek sesli olarak dile getirmelerinden daha fazlasını ifade etmektedir. Yaşanan bu gelişmeler sadece bu devletlerin demokratik zaafiyetini ortaya koymakla kalmamış, ulus inşası (nation building) ve devlet oluşumu (state formation) gibi genel kurumsallaşma sorunlarını da pazara çıkarmıştır. Fakat bunlardan öte, yaşanan bu süreç ulus-devletin homojenleştirici ve tektipleştirici kimlik politikalarının da eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir. Elbette yukarıda sayılanlar eşliğinde asıl sorunun zaten bu ülkelerin ulus-devletin hem ulus hem de devlet ayaklarında sınıfta kalmasından kaynaklandığını söylemek mümkündür. Zira yöresel, kabileci, etnik, dinsel ve mezhepsel aidiyetler ulus kimliğinin önüne geçtiği ve patrimonyal ilişkilerin yolsuzlukla bu kadar kirlendiği bir ortamda liyakat temelli rasyonel bir bürokrasinin altyapısını oluşturduğu bir ulus-devletten tabii ki sözedilemez.
Açmaya çalıştığım başarılı olduğunda dahi ulus-devletin küreselleşme rüzgarı karşısında tutunabilmek için paradoksal bir şekilde ucundan kıyısından ulus-aşırı nitelikteki örgütlenmelere giriştikçe küreselleşme sürecine su taşığıdıdır. Zaten Popper’in kullandığı tarihsiciliğin sefaletine düşmemek için niyetli davranışların niyetlenmemiş sonuçlarına dikkat etmek gerekir. Kaldı ki zayıf ulus-devletler de bu tür örgütlenmelere ihtiyaç daha çok belirginleşmektedir ve içinden geçmekte olduğumuz bu devrimlilik süreci tam da onların zafiyetini anlatmaktadır. Öte yandan asıl söylenilmesi gereken, şu anda ortalığın süt liman gözüktüğü diğer Ortadoğu monarşilerinde ve diktatörlüklerinde “ulus” ve “devlet” bakımından kaydadeğer bir başarı sağlanamadığının ve suların durgunluğunun yanıltıcı olmaması gerektiğidir. Dahası, bu devrimlilik sürecinin liberal demokrasinin temsil imkânlarını katılımcılık açısından gibi ulus-devleti de ontolojik olarak sorgulamaya açmaktadır. Bu devrimlilik sürecinde küreselleşmenin iletişim devrimi yönüyle internet üzerinden sosyal paylaşım ağlarından örgütlenen özellikle genç toplulukılar ulus-devletin dar elbisesini genişletmek için en azından pileler açmışlardır. Bu bakımdan imparatorluğun bir imkân olarak yeniden ziyaret edilmesi önem kazandığı gibi Türkiye’deki suskun emperyal vizyonun ve dillendirilmeyen neo-Osmanlıcı ivme, Osmanlı Milletler Topluluğu (OMT) tartışmalarını yeniden incelenmeye değer kılmaktadır.
Kısa geçmişine baktığımızda ilk olarak Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülaziz Buteflika Nisan 2005’te dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü kabulünde Osmanlı İmparatorluğu topraklarında kurulan devletler arasında İngiliz Milletler Topluluğu (Commonwealth of Nations) benzeri bir yapının kurulmasını önermişti. Buteflika, Osmanlı’nın Ortadoğu’ya hükmettiği barış ve huzur dolu dönemi hasretle andıklarını belirtirken “güçlü ve hoşgörülü” Osmanlı yönetimine her zamankinden çok ihtiyaç duyulduğunu vurgulamıştı. Osmanlı’nın bıraktığı boşluğun doldurulamamasından hareketle Osmanlı düzeninin yeniden ihya edilip edilemeyeceğini öğrenmek isteyen Cezayir Cumhurbaşar kanı -misafir Türkiye heyetini de heyecanlandıran önerisiyle- İngiltere’nin Commonwealth’i kurarak eski sömürgeleriyle düzeni devam ettirirken “kendilerini sömürmeyen Osmanlı’nın düzenini niye devam ettirmeyelim?” diye sormaktaydı. Buteflika, Fransa’ya karşı giriştikleri bağımsızlık hareketinde de Atatürk’ü örnek aldıklarının altını çizerken çözümün anahtarını elinde tutan Türkiye’nin istemesi halinde Ortadoğu’da düzenin yeniden kurulacağını ifade etmişti. Buteflika’nın Osmanlı nostaljisindeki Pax Ottomanica’ya duyduğu özlemin altında Pax Americana’nın bölgede yeterince “güçlü ve hoşgörülü” olmamasından duyduğu ızdırabı görmek mümkündür. Öte yandan Türkiye’ye atfettiği “anahtar rol” eğer misafir heyete bir iltifat değilse değil 2005 için günümüz için bile erken bir Pax Turcica müjdesidir.
OMT tartışmalarını bir adım öteye taşıyan İngiltere Kraliçesi’nin Türkiye’yi ziyareti sonrasındaki 16 Mayıs 2008’deki Radikal’deki “Osmanlı Milletler Topluluğu” başlıklı köşeyazısında Hasan Celal Güzel olmuştur. Güzel, Cezayir Cumhurbaşkanı’nın üç yıl önceki görüşlerine referans verirken Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) “ancak ‘Büyük Osmanlı Projesi’ hâlinde düşünülürse barış ve huzurun sağlanması mümkün” olabileceğini ve “…ilk merhalede ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’nun kurulması şarttır. Bu topluluğa, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar, Afrika ve Güney Doğu Asya’dan üyeler sağlanabilecek; bu yeni oluşum, hem Türkiye’ye lâyık olduğu statüyü kazandıracak, hem de dünya barışına katkıda bulunabilecektir.” derken OMT’ye atfettiği önemi gündeme getirmiştir.
OMT konusundaki can alıcı asıl tartışma ise gazetenin yardımcı editörlerinden Jackson Diehl’in 5 Aaralık 2010 tarihli Washington Post’taki “How WikiLeaks Cables Capture 21st-century Turkey” başlıklı yazısı sonrasında başlamıştır. Diehl, WikiLeaks sızıntılarında “olumsuz özellikler taşıyan kahraman” (antihero), “oldukça tehlikeli” ve “neo-Osmanlı İslamcı fantezilerde kaybolmuş” diye tasvir edildiğini belirttiği Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşmesinde, kendisine Britanya’nın eski sömürgeleriyle bir milletler topluluğuna sahip olduğunu hatırlatırken neden Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarında, Balkanlarda, Ortadoğu ve Orta Asya’da yeniden liderlik kurmasın?” diye sorduğunu yazmıştır. [“Davutoglu is something of an antihero of the WikiLeaks cables, described as ‘exceptionally dangerous’ and ‘lost in neo-Ottoman Islamist fantasies.’ Having arrived in Washington a few hours after those descriptions were released, he accepted an apology from Secretary of State Hillary Rodham Clinton, played down the damage - and embraced at least part of the embassy's analysis. ‘Britain has a commonwealth’ with its former colonies, he reminded me. Why shouldn't Turkey rebuild its leadership in former Ottoman lands in the Balkans, Middle East and Central Asia?”] Diehl yazısını “Davutoğlu’nun sırıtmasına şaşmamak gerek. Nihayetinde, Devletin (ABD Dışişleri Bakanlığı’nın) raporlaması yeni Türkiye’yi gayet güzel yakalamış” diye bitirirken yazı Türkiye’de de geniş yankı buluyordu. [“No wonder Davutoglu was grinning. In the end, State's reporting had captured the new Turkey rather well.”]
Her ne kadar Davutoğlu, Diehl’in “Osmanlı Milletler Topluluğu” ile ilgili ifadelerini “Ben hiçbir zaman bu yönde bir ifade kullanmadım” diyerek yalanlasa da cin bir kere şişeden çıkmış ve bu konudaki tartışmalar daha önce olmadığı kadar gündeme oturmuştu. Mağdur duruma düştüğünü belirten Davutoğlu, “Hiçbir toplantıda, resmî görüşmede veya basınla temasımda, açıktan veya dolaylı ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ ve ‘Yeni Osmanlı’ gibi ifadeler” kullanmadığını ve hükümetinin dış politika anlayışının, “komşularla mutlak eşitlik, egemenlik ve ulus devletler temeline dayalı uluslararası hukuk esasında gerçekleşmekte” olduğunu vurgulamaktaydı. Tartışmaya 8, 9 ve 11 Aralık 2010 tarihli Vatan’daki üç müteakip köşe yazısıyla katılan Hasan Celal Güzel, başlığından da (“Osmanlı Milletler Topluluğu Kurulmalıdır”) anlaşılacağı üzere olumlu bir bakış açısı geliştirdi. Güzel’e göre “Son sekiz yıllık dönemde Türk diplomasisi, bir bölgesel ülke seviyesini geçerek ‘büyük devlet’ seviyesine ulaşmıştır…İşte, ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’na giden yol, bu potansiyelin tabii bir sonucudur.” (8 Aralık) Güzel’e göre “İngiltere haricinde bu mahiyette bir topluluk kurma potansiyelindeki tek ülke” Türkiye idi (9 Aralık)ve Buteflika gibi şunu sormaktadır:
Yüzyıllar boyunca beraberce yaşamış, müşterek tarih, din ve kültür kökleriyle birbirlerine bağlı ülkelerin, bir topluluk oluşturarak dayanışma sağlamaları kadar tabii bir organizasyon düşünülemez. Bu hareket hayalci değil gerçekçidir. Birkaç Balkan ülkesinin Osmanlı’ya düşmanlıkları ya da bazı Orta Doğu ülkelerinin yöneticilerinin vehimleri, bu projenin gerçekleşmesini engelleyemez. Yelesinin tüyleri dökülmüş İngiliz Aslanı, Asya ve Afrika’daki eski sömürgelerini hâlâ kendi topluluğu içinde tutabiliyorsa, dünyaya her zaman barış ve huzur götürmüş Osmanlı, yeni küresel aktör Türkiye’nin önderliğinde neden karşılıklı menfaate ve barışa dayalı yeni oluşumlara kaynak teşkil etmesin?
Güzel’le paralel düşünen A. Nuri Yurdusev’in 15 Aralık 2010 tarihli Zaman’daki “Osmanlı Milletler Topluluğu: Hayal mi Gerçek mi?” başlıklı yorum yazısında “Çağımızda ulaşılan küresel ve bölgesel ölçekteki iktisadi entegrasyon OMT'nin pratik imkânını” oluşturduğundan “OMT hali hazırda potansiyel bir gerçekliğe tekabül ediyor. Tarihsel olarak bakılınca Osmanlı İmparatorluğu OMT'nin fiilî gerçekliğidir.” demektedydi. Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan arasındaki son yıllardaki ilişkilerin düzeyinden hareketle Güzel gibi OMT’yi hayalci bulmayan Yurdusev, Güzel’inkine benzer bir soru sormaktadır: “Bir an için düşünelim: Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya'daki ülkeler (yani eski Osmanlı coğrafyası ülkeleri) bir birlik oluşturacak olsalar, ‘Osmanlı Milletler Topluluğu’ndan daha iyi bir tanımlama bulabilirler mi?”
Neo-Osmanlıcık tartışmalarında olduğu gibi OMT tartışmalarında da dikkati çeken; Türkiye’nin Osmanlı’ya tarihsel referansla emperyal bir vizyon oluşturma gayretinin, Sevr sendromu ile Cumhuriyet döneminde şekillenen dış politikasını “statükocu” kılan ve ulusal sınırlara “fetişist” hassasiyeti ile çatışmasıdır. Türkiye küresel sisteme ekonomik, siyasal ve sosyal anlamda entegre oldukça ulusalın ötesinde bölgesel ve küresel konumunu daha net bir biçimde farketmektedir. Küresel malî krizden daha az yara bere alarak çıkmak veya ucuz atlatmak anlamında “teğet geçmek” kavramsallaştırmasına itirazım yok ama Türkiye küresel sistemi içselleştirdikçe sisteme de o kadar içkin hale gelmektedir ve dünyada yaşanan her gelişme Türkiyeden teğet değil merkezden geçecektir. Küreye dair farkındalık süreci arttıkça ulus-devletin homojenleştirci yönü zaten çokkültürlülük politikalarıyla ve katılımcı demokrasi tartışmalarıyla daha çok sorgulanırken yeni bölgesel oluşumların gündeme gelmesi bütün yumurtaları aynı sepete koymama temkinliğinin de bir uzantısıdır. İşte Türkiye’nin yarım asırlık AT/AET/AB ile Katolik nikahlı ama pek de düzgün gitmeyen ilişkisi Türkiye’nin gözünü dışarıya daha çok çevirmektedir. Bu yüzden Türkiye’nin “çok yönlü” ve bir o kadar da “ahenkli” dış politika yapma gayreti bir fanteziden ziyade ulus-devletin küreselleşme eşliğindeki dönüşümünün de sonucudur.
Sonuç olarak, lafı eğip bükmeden söylemek gerekirse, ulus-devletin vatandaşına ödev olarak yükleyerek onu militanlaştırdığı ve bütün diğer kimliklerini öteleyen ya da en azından bastıran ulus kimliği, bireye dar geldiği gibi ulus-devlete de tekil bir kimlik artık dar gelmektedir. Böylece ulus-devlet bastırdığı diğer kimlikler üzerinden yeni siyasal arayışlara girişmektedir. İmparatorluk sadece başta bir monarkın bulunduğu kadim bir siyasal rejime indirgenmediği sürece ulus-devletin tekçi ve indirgemeci kimliği yerine eşzamanlı bir çok kimliğe imkân tanıyan yapısı ile yeniden gündeme gelmesi bu açıdan elbette önemlidir. Bu bakımdan emperyal bir vizyon geliştirmek illa da yayılmacı emperyalizm olarak anlaşılmak zorunda değildir. Bilakis paradoksal olmakla birlikte siyasal olarak değilse bile sosyal anlamda imparatorluğa dönüş geleceğe dönüştür. Bu yüzden imparatorluk tartışmaları “irtica” değil “istikbal” tartışmalarıdır.