Stratejik konumu ve potansiyel risk bölgeleriyle yakın ilişkisi açısından Balkanların önemli aktörlerinden biri olan 3 milyon nüfuslu Arnavutluk’ta siyasi bunalım devam ediyor. Bu krizin aşılamamasında ise iktidar ve muhalefetin 2009 genel seçimlerinden beri süren çekişmesi önemli bir rol oynuyor.
Hatırlanacağı üzere 2009 Haziran’ında yapılan genel seçimlerin ardından ikinci kez iktidara gelen Demokrat Parti ile muhalefetteki Sosyalist Parti’nin aldığı oyların birbirine çok yakın olması tartışmaları da beraberinde getirmişti. Sosyalist Parti Genel Başkanı Edi Rama, o tarihten bu yana seçimlere hile karıştırıldığı iddiasıyla meclis çalışmalarını boykot etmeyi sürdürdüğü gibi hükümetin istifasını ve erken seçim kararı alınmasını da istedi. Demokrat Parti lideri ve aynı zamanda Başbakan Sali Berişa’nın bu talepleri reddetmesiyle bu kez muhaliflerin protesto gösterileri yoğunlaşmaya başladı.
Başbakan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı İlir Meta’nın adının karıştığı yolsuzluk skandalı sonrası Meta’nın istifasıyla siyasi kriz yeni bir boyut kazandı. Muhalefet lideri Rama ihale pazarlığı görüntülerinin televizyon kanallarında yayınlanmasının ardından hükümet üyeleri ile mafya arasındaki ilişkilerden Başbakan Berişa’yı sorumlu tutarak istifasını istedi. Berişa ise olayın bir komplo olduğunu iddia ederek Rama’yı suçladı. Muhalefet partilerinin çağrılarıyla 21 Ocak’ta düzenlenen hükümeti protesto eylemlerinde 4 kişinin ölmesi ve çok sayıda göstericinin yaralanmasıyla siyasi tansiyon doruğa çıkmış oldu.
Geçmişte en sert sosyalist rejimlerden birinin yaşandığı ülkede 1991 yılında çoğulcu demokratik sisteme geçilse de, 2000’li yıllara kadar geçen dönemde sürdürülebilir nitelikte siyasi ve ekonomik bir düzen kurulamadığı gibi iç istikrar da sağlanabilmiş değil. Kısa vadeli ve popülist politikalar yüzünden sosyo-ekonomik kalkınma modelleri geliştirilemeyen Arnavutluk’ta ciddi bir üretim altyapısı bulunmuyor ve gelirlerin önemli bir bölümünü halen yurtdışında çalışan vatandaşların gönderdiği paralar oluşturuyor. Zayıf ekonomik yapı, şeffaf olmayan devlet kurumlarının hantallığı ile birleşince ortaya çıkan boşlukta suç örgütleri cirit atıyor. Arnavutluk hali hazırda yolsuzluğun yaygın ve mafyanın güçlü olduğu en riskli ülkelerden biri olarak anılıyor. Geçmişten gelen siyasi kutuplaşmaların arasında kalan Arnavutluk halkının sosyo-kültürel ve ekonomik sorunları giderek derinleşiyor ve çözüm için ufukta ciddi fırsatlar da görünmüyor.
AB’den adaylık statüsü almaya çalışırken kendisini birden şiddet olayları ve siyasi krizin içinde bulan Arnavutluk’ta etnik veya dini temellere dayalı bir siyaset yürütülmese de Arnavut milliyetçiliğinin sadece ülkede değil bölgede de yol açacağı sorunlar küçümsenmemeli. Nüfusun %70’inin Müslüman, %20’sinin Ortodoks ve %10 kadarının da Katoliklerden oluşması, dini çeşitlilik bakımından önemli bir gösterge olmakla birlikte çoğulcu bir siyasi yapı oluşturulmaması halinde bu çeşitliliğin farklı sorunların bir parçası haline gelme riski bulunuyor. Öte yandan Arnavutların bağımsız Kosova rüyası gerçekleştiği gibi Makedonya’daki siyasi ağırlıkları da düşünüldüğünde aşırı milliyetçi grupların “Büyük Arnavutluk” hayalleri yeniden uyanıyor. ABD’nin Balkanlar’da Rus etkisini Arnavut kozu ile dengeleme çabaları bugüne kadar sonuç verdi. Hatta ABD yönetimi denetlenebilir bir Arnavut milliyetçiliğini Sırp milliyetçiliğine karşı desteklemeyi sürdürüyor. Oysa etnik milliyetçilik üzerinden siyaset yapmanın en tehlikeli yer olduğu Balkanlar’da milliyetçi politikalar bölgeyi yeni bir çatışma riski ile karşı karşıya bırakabilir.
Diğer yandan AB ile bütünleşme sürecinde hükümetin yerine getirmesi gereken sorumluluklar ve yapılması istenen kanun değişiklikleri, parlamentoda çoğunluk sağlanamadığı için gerçekleşemiyor. 140 sandalyeli Arnavutluk Parlamentosu’nda yasa çıkarmak için çoğunluğun mecliste bulunması gerekiyor. Özellikle yolsuzluk ve suçla mücadele alanında gerekli ilerlemeleri sağlayamayan ülkede tutarlı bir ekonomik sistem oluşturmak için siyasi istikrarsızlığın son bulması istense de muhalefetin boykotu devam ettiği sürece bunun gerçekleşmesi zor görünüyor. Şayet uzlaşma sağlanamazsa 8 Mayıs yerel seçimlerine kadar mecliste çıkması beklenen kanun değişiklikleri yapılamayacağı gibi kutuplaşma daha da artacak ve 2011 yılı için belirlenen siyasi hedeflere ulaşmak imkansız hale gelecek.
Siyasi Krizin Aşılmasında Türkiye’nin Rolü
Balkanlar’da yaşanan krizlerin her dönem Arnavutluk üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Kosova ve Makedonya krizlerinin aşılmasıyla birlikte bölgedeki etnik Arnavutların siyasi gücü belirgin şekilde öne çıkmıştır. Bölgedeki Rusya, ABD, ve AB geleneksel nüfuz mücadelesinden farklı olarak Türkiye’nin tarihi ve kültürel geçmişi ile derinden bağlı olduğu Balkanlar’da inisiyatif almasıyla siyasi dengeler değişmeye başlamıştır. Bu pro-aktif dış politikanın en önemli kazançlarından biri hiç şüphesiz çatışan tarafların bir araya getirilerek yapıcı bir rol üstlenilmesidir. Nitekim Sırbistan, Bosna-Hersek ve Hırvatistan’ın dahil edildiği üçlü müzakerelere öncülük eden Türkiye’nin çabalarıyla bu ülkelerin kendi aralarında yeniden siyasi ilişkilerin kurulmuş olması, bölgesel barışın geleceği bakımından çok önemlidir.
Tarihsel olarak Türkiye’nin Arnavutluk ile ilişkilerine her zaman büyük önem verdiği bilinmektedir. Son dönemde iki ülke arasındaki stratejik ortaklık bağlamında gelişen siyasi ve ekonomik işbirliğinin Arnavutluk siyasi krizinin aşılmasında etkili olacağı düşünülmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin ülkedeki siyasi kaosun sona ermesi bakımından üstleneceği kolaylaştırıcı ve uzlaştırıcı bir rol bulunmaktadır. Arnavut toplumunun geleceğini çok yakından ilgilendiren yapısal reformların bir an önce parlamentodan geçmesi ve yerel seçimlerin şeffaf ve güvenli olarak yapılması için taraflar ile doğrudan görüşmeler yapılması önem arz etmektedir. Şiddet olaylarının tekrarlanmaması, suç örgütleriyle mücadele edilmesi ve seçimlere yoğun bir katılımın gerçekleşmesinde Arnavut halkının güçlü bir irade ortaya koyması beklenmelidir. Türkiye’nin de Arnavut halkının özgür iradesini yansıtacağı siyasi ortamın sağlanmasına ve demokratik sürecin güçlenmesine destek olması, Balkanlar’da barış ve istikrarın geleceği bakımından önemlidir.