28 Şubat 1997’de yaşanan ve siyasi tarihimizin karanlık sayfalarından birini oluşturan postmodern darbenin 14. yıldönümünde, dönemin iktidardan uzaklaştırılan ve partisi kapatılan Başbakanı ve ülkemizin yetiştirdiği en önemli siyaset adamlarından biri olan Necmettin Erbakan’ın vefat etmesi, kaderin bir cilvesi olarak karşımıza çıksa da toplumsal hüznümüzü artıran bir etki meydana getirmektedir.
Siyasi hayatın en renkli figürlerinden biri olarak Necmettin Erbakan, mimarı olduğu ve uğruna bir ömür harcadığı “Milli Görüş” düşüncesine siyasi bir kimlik kazandırmayı başarabilen ve bu manifestoyu ısrarla savuna gelen bir ilke adamıydı. Erbakan’ın siyasi yaşamının neredeyse tamamı, askeri vesayetin en güçlü olduğu dönemlerde geçti. Üç askeri darbe dönemine tanıklık etti, hapis yattı, siyasi yasaklara maruz kaldı.
Kurduğu partiler sürekli olarak kapatılan ve her kapatma davasını ve getirilen siyasi yasakları büyük bir siyasi olgunluk ve direnç ile karşılayan kaç lider bulabiliriz? Dolayısıyla 28 Şubat postmodern darbesiyle iktidarını kaybetmiş, yaklaşık altı milyon seçmeni olan partisi kapatılmış ve kendisiyle birlikte birçok partiliye siyasi yasaklar getirilmiş olmasına rağmen, Erbakan’ın 2000’li yıllarda tekrar aktif politik yaşama dönmesi, birçokları için şaşırtıcı gelebilir. Fakat Erbakan’ın pes etmeyen mücadeleci kişiliği sayesinde liderliğini yaptığı siyasi hareket, her defasında adeta tekrar küllerinden doğmuş ve “Öldürmeyen her darbe güçlendirir” tezinin siyasetteki bir ispatı olarak hafızalara kazınmıştır.
28 Şubat’ın Bir Aktörü Olarak Demirel
Üzerinden uzun sayılabilecek bir süre geçmesine rağmen, o dönemde yaşananların siyasi ve toplumsal etkilerinden yeni yeni kurtulmaya çalışıyoruz. Bununla birlikte 28 Şubat sürecinde Ordu’nun sivil siyasete doğrudan müdahale etmek yerine 1971 muhtırasına benzer şekilde bir MGK bildirisi yayınlayarak hükümeti dağıtmasıyla, dindar çevrelere karşı bir linç kampanyası da başlatılmış oldu.18 maddelik MGK muhtırasındaki en ciddi tehdit olarak vurgulanan sanal “İrtica” bahanesiyle esasen Başbakan Necmettin Erbakan’ın istifası hedeflemekteydi. Dönemin Cumhurbaşkanı olan Demirel başından itibaren sürecin mimarlığını üstlenerek hükümete dayatılan 18 maddenin imzalanması için baskı yapmayı ihmal etmedi. Askeri vesayetin kurmayları, cuntacı medya’nın manipülasyonları sayesinde üniversitelerin, yargı kurumlarının ve sözde sivil toplum örgütlerinin bu manipülasyona gönüllü olarak sundukları destekle hedeflerine ulaştılar. Demirel’in cuntacılarının isteklerini kolaylaştırıcı rolü ise asıl Erbakan hükümeti devrildikten sonra kendisini gösterdi. Erbakan’ın istifası sonrasında koalisyon ortağı Tansu Çiller’in yerine hükümeti kurma görevini Mesut Yılmaz’a vermek suretiyle ara rejimi meşrulaştıran isim bir kez daha Demirel oldu.
Dindar Kesimlerin Maruz Kaldığı İhlaller
28 Şubat ara rejimi döneminde Kur’an Kursları, İmam-Hatip Liseleri ve dini cemaatlerin vakıflarıyla birçok sivil toplum örgütü baskı altına alınarak tam bir sürek avı başlatıldı. Ara rejimin ürünü olan Anasol-D hükümetine verilen talimatlar doğrultusunda İmam-Hatip Liselerinin önünü kesmeye yönelik hazırlanan sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulamaya sokuldu. Bu uygulamadan bütün meslek liselerinin öğrencileri etkilenerek on binlercesi üniversite eğitimlerinden mahrum bırakıldı.
Kur’an Kurslarındaki eğitim yaşı yükseltilerek adeta bu kursların tasfiyesine çalışıldı. Anadolu’daki sermaye grupları “İrtica” ile mücadele kapsamında iş yapamaz hale getirildi ve birçok işletme kapatıldı. Askeri darbelerin vazgeçilmez uygulamalarından olan “fişleme” yöntemiyle binlerce kişi damgalandı, ayrımcılığa maruz bırakıldı. Cuntacı güçlerin ordu içinde başlattıkları “temizlik” operasyonları zirveye ulaştı ve hiçbir hukuki gerekçe gösterilmeksizin çok sayıda askeri personelin ordu ile ilişkisi kesildi.
Postmodern darbe sürecinin topluma bıraktığı en acı miraslardan biri de hiç şüphesiz 2001 krizidir. Zira bu dönemde yaşanan banka yolsuzluklarının ve patlak veren ekonomik krizin gerçek aktörleri hiç şüphesiz 28 Şubat’ın mimarlarıdır. Dolayısıyla Anasol-D Hükümetini iş başına getirerek bu krizin yaşanmasına ve bir felakete dönüşmesine çanak tutan askeri bürokrasiden hala hesap sorulamamış olması düşündürücüdür.
28 Şubat’ı Meşrulaştıran Rolü İle Sivil Toplum Örgütleri
28 Şubat sürecinin yargı mensupları, üniversite ve sivil toplum çevreleri tarafından desteklenmesi, bu müdahaleyi klasik darbe standartlarının dışına çıkardığı gibi askerlerin yükünü de önemli ölçüde azaltmıştır. Genelkurmay’ın brifinglerine katılmak için adeta birbirlerini ezen yargı, üniversite, medya ve sivil toplum çevrelerinin bu tutumu, askeri vesayet düzeninin gerçekte nereden beslendiğini de ortaya koymaktadır.
Siyasallaşan hukuk kurumlarının ve militarizme gönüllü hizmetkarlık yapan üniversitelerin rollerinden, cunta güçlerinin cesaret kazandıkları bir sır değildir. Dolayısıyla bugün, güvenlik sektörünün siyasi denetimini sağlamaya yönelik çok önemli yasal düzenlemeler yapılırken, en önemli boşluğun sivil denetim alanında olduğunu ve gerçek bir sivil toplum düşüncesi yaygınlaşmadan askeri vesayetin kontrol edilebilmesinin zorluklarını görmemiz gerekmektedir.
Askeri çevrelerin “Bu kez görev silahsız kuvvetlerin” ifadesini kullanarak sivil toplum örgütlerine çağrıda bulunmasıyla, aslında aralarında çıkar çatışması bulunan Türk-İş, DİSK TESK, TİSK ve TOBB’un seçilmiş bir hükümet ile değil, askerlerle birlikte hareket etmiş olmaları çok önemli bir ayrıntıdır. Sözüm ona bu “sivil” kuruluşların oluşturduğu “Sivil inisiyatif” halk tarafından seçilerek işbaşına gelen bir iktidarın askerler tarafından düşürülmesine hizmet ederek yakın tarihimizdeki utanç sayfalarından birini oluşturmuştur. Garip olan, batılı demokrasilerde güvenlik sektörünün en önemli bileşeni olan Ordu’nun sivil denetim ve kontrolünden söz edilirken, bizde yakın zamana kadar bu denetim tersinden işlemiş ve askerlerin sivilleri denetleyip yönlendirdiği bir siyasal ortam meşruiyet kazanmıştır. Askerlerin sivil topluma olan ilgisinin arkasında da kendi vesayetlerini meşrulaştırma kaygısının bulunduğu bir vakıadır.
Sivil aktörlerin toplumu askeri müdahaleye hazırlamak ve müdahaleyi meşrulaştırmak gibi bir işlev görmeyi sürdürmesi, güvenlik sektörünün siyasal ve yargısal denetimini sekteye uğratacak en ciddi handikaptır. Üniversite öğrencilerinin, hukukçuların ve sivil toplum adına konuşanların “Ordu göreve” sloganları attığı bir ülkede bağımsız bir yargıdan, özgür bir üniversite ve gerçek bir sivil toplum hareketinden söz edilemez. Bu yüzden 28 Şubatların tekrarlanmayacağı bir siyasi sürecin en önemli parçasını özgürlükler hukukuna göre şekillenmiş üniversiteler ve bağımsız karaktere sahip sivil toplum aktörleri oluşturacaktır.