Ortadoğu ve Afrika’ya dalga dalga yayılan halk isyanları bölgedeki dikta rejimlerinin yıkılma sürecini hızlandırdı. Muhalif bütün unsurları baskı altında tutan ve acımasız yöntemlerle sindiren diktatörlerin, küresel sistem tarafından yıllarca desteklenip himaye edildiği bir dönemin kapanmakta olduğunu görüyoruz. Uluslararası toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik temelindeki haklarını korumakla sorumlu mekanizmaların işlevsiz hale getirilmesiyle birlikte insani değerlerin zalimane bir biçimde çiğnendiği, siyasi ve ekonomik çıkarlara dayalı tek kutuplu küresel düzenin büyük bir çöküntü yaşadığına şahitlik ediyoruz. Böylece gücü elinde bulunduran tiranlıkların gerçekte nasıl “Kağıt’tan kaplan” oldukları, halk isyanları sayesinde bir kez daha anlaşılmış oluyor.
Hegemonik güçlerle menfaat ilişkileri sayesinde ayakta kalmaları için güvence verilen tiranlar, ömür boyu iktidarlarını koruyacaklarına inandırıldıkları tek tip rejimlerini hep sağlama aldıklarını düşündüler. Öyle ki insan haklarını en ağır biçimde ihlal etmelerine rağmen insan hakları ödülleri dağıtacak kadar kendilerine güven duydular. Elbette diktatörlere bu özgüveni kazandıran aktörler aynı zamanda uluslararası sistemi düzenleyen ve küresel sermayeyi kontrol eden çevrelerden oluşuyordu. Yakın dönemde Balkanları kana bulayan Miloseviç’in Lahey mahkemesindeki ifadeleri dikkatlice okunduğunda, küresel sistemin çıkarları sözkonusu olduğunda yüz binlerce insanın katledilmesine nasıl çanak tutulduğu görülebilir.
Dolayısıyla dün Bosna’da, Ruanda’da, bugün Irak, Afganistan, Filistin veya Libya’da yaşanan savaş ve insanlık suçlarının sorumluluğunu yalnızca son kullanma tarihi geçmiş diktatörlerin üzerine yıkmak, gerçek aktörleri hukuki mesuliyetten kurtarmaya çalışmaktan başka bir anlam ifade etmez. Nitekim bugün arka arkaya halk hareketlerinin yaşandığı, Sudan, Mısır, Tunus ve Libya’daki rejimlerin arkasında halk desteği bulunmamasına rağmen onlarca yıl ayakta durabilmeleri, ancak uluslararası çıkarlara dayalı bir düzenin varlığına bağlıydı. Bu düzen aynı zamanda diktatör üreten ve besleyen bir karakter taşıyordu ve kendi yarattığı canavarı dilediği zaman ve koşullarda imha etme yeteneğine de sahipti. Şimdi ise özgürlükler hukukunun değil, karşılıklı çıkarların belirlediği bu kirli ilişkiler ağı çözülüyor ve küresel sistemin işleyişini sorgulamak çok daha kaçınılmaz hale geliyor.
Süveyş’ten Atlas Okyanusuna uzanan halk devrimleriyle birlikte niteliği nasıl olursa olsun tüm dikta rejimleri tasfiye olurken, adalet ve özgürlük çığlıklarının şekillendireceği yeni bir tarihi dönem başlıyor. Uluslararası toplum Arap halklarının öncülük ettiği bu başkaldırıyı doğru bir şekilde anlamaya çalışmalıdır. Halk iradesinin ortaya çıkardığı meşru taleplerin karşılanabileceği ve tamamen sivil halk iradesiyle oluşturulacak siyasal yapıların desteklenmesi ve temel hak ve özgürlüklerin sağlanmasına yönelik hukuki mekanizmaların kurulmasına öncülük edilmelidir. Bu çerçevede uluslararası kurumların isyan ateşinin giderek yükseldiği ülkelerdeki sorumluluklarını küresel çıkarcı güçlerden bağımsız olarak yerine getirmeleri gerekmektedir.
Uluslararası Toplumun Artan Sorumluluğu
Dünya toplumlarının güvenliğini sağlamak üzere kurulan BM’nin son çeyrek yüzyılda küresel güç merkezleri tarafından işgal ve sömürü politikalarına meşruiyet kazandıran bir araç haline getirilmesi, bu kurumun büyük ölçüde itibarını yitirmesine yol açtı. Bu bağlamda BM, ikinci dünya savaşı sonrası oluşan koşulların belirlediği siyasal ortamın etkilerinden biran önce kurtulmaya çalışmalıdır. Kendi dinamikleriyle bunu başaramayan BM’nin dipten gelen gerçek değişim dalgalarına daha fazla direnme şansı bulunmayacaktır. Güvenlik Konseyi’nin egemenlerin vetoları yüzünden işlevini yitirmesi, savaş ve çatışma bölgelerindeki askeri birliklerin ve barış gücü askerlerinin karıştığı suçlar, işlenen suçların etkin olarak soruşturulmaması, sorumlu devlet ya da hükümet başkanlarının bağımsız bir yargı önüne çıkarılamaması gibi halihazırda devam eden bir dizi olay “Başka bir BM mümkün” dedirtecek cinstendir.
Libya liderinin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kendi halkına karşı giriştiği vahşi katliam karşısında BM kurumlarının etkisizliğini anlamak için ABD, İngiltere, Rusya ve Çin gibi konsey üyesi ülkelerin izlediği siyasi taktiklere bakmak gerekir. Bu taktikler bölgedeki doğal zenginliklerin paylaşımına dayalı çıkarlara göre şekillendiği için BM Güvenlik Konseyi’nden beklentiler de boşa çıkmaktadır. BM İnsan Hakları Yüksek Temsilcisi Navi Pillay, Libya’daki rejim karşıtı eylemler düzenleyen sivil halka yönelik saldırılarla ilgili uluslararası soruşturma açılması gerektiğini ve saldırıların insanlığa karşı suç niteliği taşıyabileceğini ifade etmiştir. Herkes biliyor ki, bu açıklamaların bir anlamının olması için Uluslar arası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) Güvenlik Konseyi tarafından bu ülkede işlenen insanlık suçlarının kovuşturulması için talimat verilmediği sürece mahkemenin yapabileceği pek bir şey bulunmuyor. Zira Libya mahkemeyi ve mahkemenin yargı yetkisini tanıyan bir ülke değil. Sudan örneğinde olduğu gibi UCM’ye böyle bir soruşturma talimatı verilip verilmeyeceğini önümüzdeki günler gösterecek. Ancak ne yazık ki, sadece Kaddafi için değil, Mübarek, Salih, Bin Ali ve diğer diktatörler için de benzer bir yargılama sürecinin başlatılması ve sözkonusu diktatörlerin uluslar arası yargı önünde hesap vermesini sağlayacak bir gücün BM bünyesinde var olduğunu söylemek imkansız. Birkaç gün önce Obama’nın Yahudi yerleşimlerinin kınanmasını öngören tasarıyı Güvenlik Konseyinde veto etmesi sürpriz sayılacak bir gelişme olmadığı gibi, Kaddafi türü diktatörleri yargılanmadan kurtaracak hamlelerin yaşanmasını da şaşkınlıkla karşılamamak gerekir.
Birkaç söz de İKÖ ve Arap Birliği için söylenmelidir. Her iki kuruluşun en önemli rollerini oynaması gereken bir dönemde Arap toplumlarının isyan hareketlerini derin bir sessizlik içinde izliyor oluşlarını ve insani kıyımları durdurmak adına hiçbir ciddi çaba göstermeyişlerini not etmekte yarar var. İKÖ ve Arap Birliği’nin bu tarihsel dönemeçteki ağır sorumluluklarından en önemlisi, toplumların özgürlük ve adalet haykırışlarına destek olmak ve dikta rejimlerine karşı halkların sesine kulak vermekti. Oysa birlik üyesi birçok ülke lideri koltuklarını koruma hesabı yaparak sivil iradenin değişim taleplerinden yana açıkça tavır almaktan kaçındılar. İKÖ Genel Sekreteri İhsanoğlu’nun kan dökülmemesi ve şiddete derhal son verilmesi yönündeki açıklamalarının dışında birlik üyesi ülke temsilcilerinin tutarsız, çelişkili ve statükoyu korumaya dayalı tutumlarını Arap ve İslam dünyasının toplumları büyük bir öfke ve hayal kırıklığı ile izliyor.
Türk dış politikasının bölgedeki halk hareketlerinin meşru taleplerinden yana ortaya koyduğu tavır ve sivil halka yönelik şiddetin durdurulması için gösterdiği çabayı ayrıca takdir etmek gerekir. Yeni dönemde Türkiye tecrübesinin de etkisiyle, bölgedeki değişimin öncüsü olan sivil toplum aktörlerinin şekillendireceği siyasi ortamın, statükocu oluşumların tasfiyesini hızlandırması ve böylece İKÖ ve Arap Birliği gibi önemli bölgesel mekanizmaların demokratik bir işleyiş kazanmasına öncülük etmesi beklenebilir. Sonuçta Türkiye, bölgedeki siyasi gelişmelerin kendisine çok daha ağır ve önemli sorumluluklar yüklediği yeni bir tarihsel dönemin en ciddi aktörlerinden biri konumundadır. Bu geçiş döneminde bölgedeki yeni siyasi sürecin başarılı bir şekilde işlemesi ve sonuçlanması bakımından Türkiye’deki siyaset kurumu, sivil toplum örgütleri ve düşünce kuruluşlarının bilgi ve deneyimlerini ilgili çevrelerle paylaşmaları ve diyalog ortamını güçlendirmeleri gerekmektedir. Bölgedeki sivilleşme ve özgürleşme çabalarının küresel hegemonik güçlerin kontrol ve denetimi yerine, ortak tarih ve kültürün paydaşları tarafından birlikte yürütülmesi gerçek bir değişime kapı aralayacaktır.