Balyoz davası ülkenin gündeminde önemli bir iç sorun olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü her geçen gün belge ve bulgularla insanı uçuklatacak bir boyut kazanıyor. Kafalarımızı meşgul eden soru da en üst noktalara kadar gelmiş bir asker kesiminin toplumun belli kurallar içinde, gerektiğinde düşmanın tepesine indirmek üzere emanet ettiği gücü ((balyozu) nasıl olup da emanetin sahibinin tepesine indirme planları yaptığıdır. Toplum güvendeyim diyerek gönül rahatlığı içinde yatarken böyle bir plan nasıl bir örgütlenişin planı, burada görev alan ve toplumun besleye geldiği insan kesimi nasıl bir insan kesimidir? Böylesi bir alçalış nasıl açıklanabilir? Gerçekten bunlar cevap aramamız gerekli önemli sorulardır.
Kanaatimce işe güç kavramından başlamak gerekir. Çünkü işin merkezinde güç olgusu bulunmaktadır. Esasen balyoz da açık bir biçimde gücü simgelemektedir. Genel olarak güç, herhangi bir işi yapmada kullanıma hazır potansiyel enerji demektir. Fiziki ve sosyal bütün olgu ve oluşumların işlerliğini sağlayan şey güçtür. Pek çok şey, bir gücün açılımı olarak ortaya çıkmakla kalmaz, ayrıca kendince bir güç birikimi sağlar.
Genelde gücün fiziki ve sosyal olmak üzere iki temel biçimi vardır. Fiziki güç ifadesi çoğu kere insan ve hayvandan elde edilen organizmal enerjinin karşısına yerleştirilen güçtür. Sosyal güç ise insan çevresinde kurulan biçimidir. Sosyolojiye göre sosyal güç, insani birlikteliğin bileşkesinde doğan beşeri bir enerji birikimidir. Sosyal güç bir grup dinamizmidir. İnsanların merkezileşmesinden doğmakla birlikte bu eksende değişik güçleri de kapsamı içine alır. Bilgi, ekonomik olgular vs. özellikle modern dönemlerde birer güç aracıdırlar. Sosyal gücün en önemli görünümlerinden birisi olan asker ve polistir. Bunların sosyal niteliği, ellerinde bulundurdukları silahtan değil, insani bir düzlemde konumlandırılmalarından kaynaklanır.
Sosyal güç ile ilgili önemli noktalardan birisi, her türlü kültürel gelişmenin bir güç akışını getirmiş olmasıdır. Statüler ve onların ortak çizgilerini birleştiren tabakalaşmalar ve bunun en belirgin görünümleri olan sınıflar temelde birer güç oluşumlarıdır. Yani güç toplumu ayrıştırır ve kontrol edilemediği zaman dengesiz oluşumlar ortaya çıkar. Bir de güç hep kendini güçlendirmek ister, artıkça da sahibini sorumsuz hale getirir. Ne yazık ki insanlık, anormal güç oluşumu ve buna bağlı mekanizmaları çözecek pek az tekniğe sahiptir. Aşkın kökenli din bunun en önemli yoludur. Bundan dolayıdır ki tarih boyunca bu durumu iyi bilen güçlüler dinin karşısında mevzilene gelmişlerdir. Bu bağlamda peygamberlerin karşısına ilk dikilenler, o toplumun ileri gelenleri yani güçlüleridir. Ki bizim üzerinde durduğumuz süreçte de durum farklı değildir.
Gücün Oluşumu ve Meşruiyeti
Ünlü Alman Sosyolog Weber’den beri siyaset, güç ekseninde tanımlanmaktadır, yani siyasetin merkezinde güç vardır. Bilindiği üzere siyaset, kamu düzenindeki aksamaları gidermek için güç ekseninde oluşturulmuş bir mekanizmadır. Burada ilginç bir paradoks vardır. Kamu düzenini bozan bireysel ya da grupsal eylemler, bir biçimde oluşmuş, toplum geneli açısından zararlı kullanıma sahip güç olguları demektir. Yani dengesiz güç kullanımlarından doğan sorunları yine bir güçle giderme zorunluluğunu taşıyoruz.
İşte burada önemli sorun bu iki gücün arasındaki farkın ne olduğudur. Bu konudaki genel geçer kural bu gücün meşruiyetidir. Örnek üzerinden açıklamak gerekirse elinde silah bulunan asker veya polis ile terörist arasındaki fark bu gücün kullanımının meşruiyetindedir. Sadeleştirerek söylemek gerekirse eşkıya bu silahı genel geçer bir kurala bağlı olmaksızın, kendi çıkarları doğrultusunda ve keyfince kullanmakta, asker veya polis ise, kendisine bu silahı teslim eden toplumsal iradenin (yasal) belirlemeleri çerçevesinde hareket etmektedir. Asker kendince bir kullanım yolu belirlediği zaman meşruiyet dışılıkta teröristle aynı konumda olur. Bilindiği üzere Ergenekon çerçevesinde yargılanan askerler tam da bu bağlamda terörist olarak yargılanmaktadırlar.
Hatta burada adi teröristten daha aşağı bir durum söz konusudur. Terörist eşkıyalıkta kullandığı silahı kendisi temin etmektedir. Darbeci komutanların toplumun tepesine indirmek için planladıkları balyoz, bizzat kendi çabalarıyla elde ittiği kişisel bir silah değil, bizzat kendini düşman olarak görmeyen, böyle bir düşünceyi aklından bile geçirmeyen toplumun, gerektiğinde düşmana karşı kullanması için emanet ettiği balyozdur, güçtür. Yani burada adi terörizmden daha aşağılık bir eylem söz konusudur.
Böylesi esef verici bir sonucun nereden doğduğu sorusunun cevabını yine gücün doğasında yer alan bir niteliğinde bulabiliriz. Güç bir iktidar olgusudur demiştik. Toplumun meşru gücü anlamına gelen iktidar toplumca denetlenip sınırlandırılır. İktidar veya siyasetin bu söz konusu sınırlandırılması ise toplumun uzlaşma noktalarını içeren yasa ve anayasalarla gerçekleşir. O gücü kullananlar bu yasalar çerçevesinde kullanmak durumundadırlar. Eğer siyasetin odağında bulunan güç kontrol altında tutulamazsa, yasa dışı hale gelir, terörizmle aynı çizgide yer alır.
Gerekli Olan Gücün İktidarı Değil, İktidarın Gücüdür
Normalde iktidar, bir yasal güç kulanım yolunu ifade eder. İktidar muktedir olduğu sürece güçten kullanma payı alanlar onu kendi lehlerine kullanıp, başkaları aleyhine istismar edemezler. Ama Türkiye’de son birkaç yıla gelene kadar olduğu gibi iktidar muktedir değilse topluma ait olan bu gücü kontrol edemez ve “iktidarın gücü” nün karşısına bir “gücün iktidarı” doğar. Bu, gücün yasa dışı kullanımından doğan toplum dışı iktidar, kendine özgü hedefler belirler, bunun için kurallar koyar, ideolojiler üretir. Bu hedefe ulaşabilmek için her türlü yolu meşru görür.
Burada altı çizilmesi gerekli bir diğer önemli nokta silaha dayalı güç iktidarlarında, düşman olgusuna yüklenen anlamdır. Sıradan şartlarda bile silahlılık, sahibine önem telkin eder. Her önemli insan gibi onun da rakipleri ve düşmanları vardır. Tetikte olmak ve duruma göre çevreye müdahale edebilmek gerektiğine inanılır. Bu durum kontrol dışı asker için de aynen geçerlidir.
Asker bağlamındaki gücün iktidarı oluşumunda düşman konseptinin apayrı bir yeri vardır. Dışarıdan bulunamayan düşman içeriden üretilir. Bilinçaltında meşruiyet dışılık duygusu artıkça, toplumdan kaygısı da artar. Toplum, acınmaması, tepelenmesi gereken bir varlık konumuna gelir. Bu marazi ruh yapısına göre bu yapılmaz, böylesi bir düşünceden haberi bile olmayan halk enselenmezse kendinin tehlikede olduğunu düşünür. Bunun için görünürde rejimi kollamak gibi gerekçeleri, Atatürkçülük gibi içerikten yoksun ideolojileri vardır.
Toplumun seçip en yüksek rütbelere kadar yetiştirip geliştirdiği bir asker kesiminin bulunduğu yer, nefret ve üzüntüden çok, hayret ve dehşet vericidir. Arka arkaya gerçekleşen darbeleri, gün yüzüne çıkamamış, insanı uçuklatacak Balyoz planlarını bir başka açıklama yolumuz yoktur. Ülke böylesi bir marazi yapıyı çözmeye çalışmaktadır. Kınanacak şey hala buna destek verenlerdir. Bu yapılanmadan nemalanmayan sağduyulu hiç kimsenin yargı sürecinin hızlandırılması gibi yargılama sürecine ilişkin taleplerin dışında diyebileceği makul bir şey olamaz. Böylesi bir insan kesiminin savunulması mümkün değildir. Olsa olsa belki birileri daha insancıl bir yaklaşımla bu insanların yerinin Silivri değil, psikiyatri klinikleri olduğunu söyleyebilir.