Tunus’ta bir gencin yönetimi protesto için kendisini yakmasıyla başlayan ve uzun yıllardan beri Tunus halkı üzerinde her türlü baskı ve sindirme yöntemlerini uygulayarak iktidarı elinde tutan Zeynel Abidin bin Ali rejiminin sonunu getiren büyük direniş ve protestolar, Mısır’daki protesto ve muhalefet hareketlerinin de fitilini ateşlemiştir. Mübarek’i ve rejimini protesto için toplanan Kahire’den İskenderiye’ye ve diğer Mısır şehirlerine kadar milyonlarca insanın müşterek bir amaç (özgürlük, demokrasi, hukukun üstünlüğü, adil paylaşım) için “kefayâ Mubârak” (Artık yeter, Mübarek!) sloganı ile ortaya koydukları tezahürat ve protesto gösterileri, bütün provokatif girişimlere, tehdit ve baskılara rağmen çözülmemiştir. Hüsnü Mübarek’in hükümeti feshederek Ahmet Şefik’i Başbakan olarak atayıp Ömer Süleyman’ı yardımcısı olarak ataması, Eylülde yönetimden çekileceğini ilan etmesi, Washington ve Batı’nın halkı teskin etmeye matuf ancak mevcut rejimi devam ettirmekten yana olduğu anlaşılan sözde açıklamaları halkın öfkesini dindirmeye yetmemiştir. İsyan halindeki büyük kitleler köklü değişim taleplerini dile getirerek günü kurtarmaya matuf makyaj kabilinden değişikliklerle tatmin olmayacaklarını bütün dünyaya karşı haykırmışlardır. Mısır halkının ısrarlı ve sabırlı tutumu, köklü değişim yönünde ortaya koyduğu büyük irade sonuçta ABD, İsrail ve Batı tarafından desteklenen Mübarek yönetiminin dayandığı iktidar zeminini güçsüz ve etkisiz kılacak gelişmelerin eşiğine getirmiştir.
ABD ve Batı’nın Mübarek ve rejiminden kolayca vazgeçmeyeceği bilinen bir durumdur. Ancak Tarih, geniş halk kitleleri indinde meşruiyetini kaybeden, toplumunu mutlu edemeyen, adaletle yönetmeyen, halkını açlık ve sefalete mahkum ederek onurunu çiğneyen iktidar ve rejimlerin yıkılmamak için ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin, ne kadar baskıcı yöntemler uygulanırsa uygulansın uzun müddet ayakta kalamayacağının en büyük şahididir. Mısır’daki çatışma artık herhangi bir siyasi veya ideolojik örgütle rejim arasındaki bir çatışma değildir. Hüsnü Mübarek ve rejimini protesto eden kitlelerin sadece tek bir siyasi veya dini gruba mensup olmayıp neredeyse halkın her kesiminden katılan kişi ve gruplar olması, erkeklerin yanında hiç de azımsanamayacak sayıda kadınların da protestolarda yer alması, Hıristiyanların da Müslümanların yanında saf tutması, bu hareketleri belirli bir siyasi gruba mal ederek şaibe altına alıp damgalamayı amaçlayan Hüsnü Mübarek destekçilerinin yorum ve çabalarını sonuçsuz bırakmaktadır. Şüphesiz İslam ve Arap dünyasında çoğu zaman lider konumu ile öne çıkan, çok köklü ve eski bir tarihi geçmişe ve medeniyete sahip Mısır’da meydana gelecek sosyal ve siyasi dönüşüm, bütün bir bölgeyi de kendisi ile beraber dönüştürecek, otoriter yönetim sistemleri ve rejimlerin egemen olduğu bütün İslam ülkelerini ve diğer ülkeleri etkileyecek bir mahiyete sahiptir. Mısır deyince, Firavun ve adamları tarafından İsrail Oğulları üzerinde gerçekleştirilen zulüm ve baskıya karşı Hz. Musa ve Harun peygamber tarafından verilen tevhit ve özgürlük mücadelesi, servet ve iktidarına kibirlenen Firavun’un ordusuyla beraber denizde boğularak helak olması akla gelmektedir. Bu kıssa hem Eski Ahit’te hem de Kur’an’da değişik sahneleriyle anlatılmaktadır. Mısır halkının protesto gösterilerinde Hüsnü Mübarek’i Firavun’a benzetmesi, bu kıssayla bağlantılı anlamlı bir teşbihtir. Yine Mısır deyince, İkinci Halife Hz. Ömer’in Mısır Valisi olarak atadığı Amr b. As’ın oğlunu, babasının vali olmasının verdiği bir kibirle haksız yere halktan Kıpti bir gence vurması nedeniyle cezalandırması akla gelmektedir. Yönetimde adalet timsali olan Hz. Ömer’in, Amr b. As’a yönelerek söylediği şu tarihi söz hep hatırlanacaktır: “Ey Amr, analarından hür olarak dünyaya geldikleri halde ne zamandan beri insanları köleleştirdiniz!”
Mısırdaki büyük protesto gösterilerinde bazı sahneler öne çıkmıştır. Zulme ve baskıya karşı protesto ruhuyla bütünleşen Cuma namazlarında yan yana saf tutup secdeye kapanan büyük halk kitleleri, direniş ve dayanışmanın sembolü haline gelen Tahrir meydanı! Sadece bu sahneler bile Cuma namazlarının, gerçek hüviyetine kavuştuğunda toplumsal dinamizm ve dayanışmayı motive eden bir ibadet olarak İslam dini, kültür ve medeniyeti için ne denli önemli olduğunu gösterir. Mısır toplumunun farklı kesimlerinden binlerce insanın katılımı ile eda edilen namaz esnasında İmam’ın özgürlüğe yaptığı vurgu anlamlıdır. Baskı, zulüm ve diktatörlüğe karşı tek yumruk haline gelen Mısır halkı, Cuma namazı ile kendi toplumsal dinamiklerinden, kültür ve medeniyet tasavvurundan hareket ettiğini dünyaya gösterirken, diğer taraftan demokrasi, çoğulculuk, özgürlük ve adalet çizgisi üzerinde gerçekleşecek bir toplumsal dönüşüm ve rejim değişikliğinden yana olduğunu, insanlığın tarih içerisinde geliştirdiği bütün evrensel tecrübelere açık olduğunu dünyaya ilan etmiştir.
Tunus ve Mısır’da olanlar, diğer Ortadoğu ve Arap ülkelerinde esen özgürlük, demokrasi, adalet ve eşitlik talepleriyle gündeme gelen değişim rüzgarları, bu ülkelerde Birinci Dünya savaşı sonrası oluşturulan statükonun parçalandığını, ABD ve Batı tarafından Ortadoğu’ya, Arap ve İslam dünyasına karşı geliştirilen alışılageldik politika ve stratejilerin artık dayatılıp devam ettirilmesinin mümkün olmadığını haber vermektedir. Ulus milliyetçiliğini ve Arapçılık üzerine kurulan, laikçi, jakoben ve otoriter yönetim modellerini esas alan, dini tamamen sosyal ve siyasi hayatın dışına atarak toplumu sekülerleştirmeyi hedefleyen, halkını vahşi kapitalizmin insafına terk ederek ekmeğe muhtaç eden politika ve stratejiler iflas etmiştir. İslam dünyasında Batı’nın inisiyatif ve kontrolü altında halka rağmen modernleştirme, sekülerleştirme ve kapitalistleştirme modellerinin dayatılması, otoriter ve diktatör yönetimlerin birçok plan ve entrikalarla iktidara getirilip desteklenmesi; ayrıca bu yönetim ve rejimlere karşı gelişen büyük halk hareketleri ve protestolar, modernleşme ve sekülerleşmenin hiçbir zorlama olmaksızın kendi tabii mecrasında akan bir süreç olarak bütün toplumlar için tarihin zorunlu olarak gerçekleştireceği doğal ve evrimsel bir sonuç olduğu söylemini/yalanını geçersiz kılmaktadır. İslam dünyası, Batıya bağımlı modernleştirme projelerine, katı ve radikal laiklik uygulamalarına, sosyal ve kültürel sekülerleştirme projelerine tabi kılındığı için maalesef ciddi bir bilinç kaybı ve kimlik problemi ile karşı karşıya kalmış, sivil iradeler baskı altına alınarak özgürleşme ve demokratikleşmenin önü tıkanmıştır. Demokrasi ve özgürlük havarisi kesilenlerin, bütün bir başarısızlığına, haksızlığına ve olumsuzluğuna rağmen, halâ Hüsnü Mübarek gibi kimselerin iktidar ve rejimlerine gizli destek vermeleri, milyonlarca insanın demokrasi ve özgürlük taleplerini, çoğunluğu Müslüman bir kimliğe sahip olduklarından dolayı görmezlikten gelmeye, önemsizleştirmeye veya bastırmaya çalışmaları tam bir ikiyüzlülük ve çifte standart örneğidir.
Küreselleşme olgusu, bir taraftan toplumlarda yerel kimlik ve kültürlerin yeniden keşfedilerek onlarla ilgili bilinç halinin gelişmesine yol açarken, diğer taraftan toplumlar ve ülkeler arasında hak, hukuk, çoğulculuk ve özgürlük zemininde evrensel ve ortak bir bilincin teşekkülüne de imkan vermekte, sosyal değişim rüzgarlarını da bu yönde etkilemektedir. Küreselleşmenin teşvik ettiği söz konusu ikili gelişme, modernite, sekülerleşme ve kapitalistleşme yönünde evrimleşerek tek bir yöne doğru gelişeceği öngörülen diyalektik tarih yorumlarını temelden sarsmaktadır. Batı dünyası, başta Türkiye olmak üzere Tunus, Mısır, Lübnan, Yemen gibi ülkelerdeki değişim, dönüşüm ve gelişmelere yaklaşım konusunda birtakım tıkanma noktalarına sahip gözükmektedir.
Birinci tıkanma noktası, bir taraftan özgürlük, çoğulculuk ve demokrasi havariliği yaparken, diğer taraftan Afrika, Ortadoğu ve İslam dünyasını açık pazar olarak görmesi, pragmatist bir yaklaşımla bu ülkelerin kaynakları üzerinde kontrol mekanizmaları oluşturarak sömürmeye çalışmasıdır. Söz konusu ülkelerde baskıcı ve otoriter rejimlerin desteklenmesi, diktatörlerin himaye edilmesi, sürdürülmek istenen bu sömürü politikasıyla daha uyumlu gözükmektedir. Diğer bir tıkanma noktası, söz konusu Müslüman ülkelere modernitenin dayatılması, İslami duyarlığa sahip siyasi hareketlerin iktidara gelmelerinin baskı ve ayak oyunlarıyla engellenmeye çalışılmasıdır.
Bu tıkanma noktaları, Batı’nın İslam dünyasına yönelik ilkeli ve dürüst politikalar geliştirmesinin önünde en büyük engeli oluşturmaktadır. Örneğin Mısır’da muhalefet grupları içerisinde yer alan İhvan-ı Müslimin hareketinin bir şekilde iktidar olması veya diğer muhalif gruplarla beraber iktidarı paylaşması istenmemektedir. Müslüman Kardeşler hareketini el-Kaide ile özdeşleştirmeyi hedefleyen yorumların arkasında bu gerçek yatmaktadır. Halbuki Müslüman Kardeşler tek başına iktidar olma talebi ile ortaya çıkmadığı gibi; ülkede serbest seçimlerin yapılması, özgürlüklerin artırılması, adil paylaşım, israfın sona erdirilmesi, toplumun manevi değerlerine saygı gösterilmesi, senelerce zindanlarda mahkum edilen mazlumların serbest bırakılması, İsrail-Filistin meselesinde mazlumun yanında yer alınması gibi taleplerinin hiçbiri hukuk ve demokrasiye zıt, radikal talepler değildir. “Diktatör giderse, ülkede kaos olur, radikal İslamcılar iktidara gelir” söylemi ve benzeri söylemlerle İslamofobi üzerinden zihinler bulandırılmaya, diktatörlük rejimleri devam ettirilmeye çalışılmaktadır. Halbuki her türlü ideolojik ve dini aşırılıkların, radikal tutumların zeminini oluşturan şey halkı bir lokma ekmeğe muhtaç eden, hak ve özgürlükleri yok sayan, en meşru talepleri görmezlikten gelip bastırmaya çalışan baskıcı dikta rejimlerinin bizatihi kendileri değil mi! Sonra bu rejimlere, diktatörlere ve derin yapılara destek verenlerin, radikal veya terörist diye tanımladıkları hareketlerle ne denli gizli bağlantılar içerisinde olup olmadıkları konusu yeterince vuzuha kavuşmuş da değildir.
Batı dünyası, son gelişmeler karşısında ciddi bir demokrasi ve samimiyet testinden geçmektedir. Batı, eğer halkının çoğunluğu Müslüman olan ülkelerle barışa, diyaloga, karşılıklı anlayış ve menfaate dayalı ilişkiler geliştirecekse, İslam’ın dünyanın ve bu toplumların vazgeçilmez bir gerçekliği olduğunu algılamak, demokratik sistemler içerisinde İslami duyarlılıkların iktidara yansımasını kabul edip içselleştirmek, Filistin-İsrail ihtilafı gibi Müslüman olanlarla gayr-i Müslimlerin arasında meydana gelen ihtilaflarda objektif ve adil bir duruş sergilemek durumundadır. Halkının çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu toplumlarda meşru, çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir siyaset zemininde dini duyarlılıkların siyasi anlamda ifade bulmasından neden endişe ediliyor? Asıl korkulması gereken şey, duygu ve düşüncelerin hürriyet ortamında açıkça ifade edilebilmesi değil; baskı altına alınarak ifade edilememesi, böylece illegal oluşumlara kapı açılmasıdır.
Küresel düzeyde ortaya çıkan değişim dalgaları Batı’yı dönüşmeye zorladığı gibi İslam dünyasını da zorlamakta, yeni ve farklı İslami algıların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Toplumun ve insanlığın ıslahında; iyiye, güzele ve doğruya yönlendirilmesinde bütün bir dinî söylemin olması gereğinden daha fazla şekilde siyasi alanlara hasredilmesi, tepeden inmeci dönüştürme modelleri, imanî, fikri, kültürel, sosyal ve ahlaki boyutların geriye itilerek siyasal söylemler yanında önemsizleştirilmesi nebevi yöntemle uyumlu gözükmemektedir. İslam dünyası bir olgu olarak moderniteyi görmek, onu analiz etmek, kültür ve medeniyetinin asli kaynaklarından kopmaksızın onu dönüştürerek bütün insanlığın kabul ettiği ortak değerlerle beraber yürümek durumundadır. Bu noktada halkı Müslüman olan ülke ve yönetimler arasında gerek resmi gerekse sivil düzeyde diyalog ve işbirliğinin geliştirilip ortak platformların oluşturulmasına matuf çabalar büyük önem arz etmektedir. Son zamanda Türkiye’nin bu yöndeki girişimleri şayanı dikkattir.