Ortadoğu’da Tunus’la başlayan halk hareketleri gelişerek devam ediyor. Mısırla doruk noktasına ulaşan başkaldırı şimdi Yemende yoğunlaşıyor ve muhtemelen derece farkları gösterse bile her biri despotizmle yönetilen Cezayir, Ürdün, Suudi Arabistan, Suriye ve diğer ülkelere de geçecek ve despot yöneticiler bugün olmasa bile yakın bir gelecekte bu yönetimlerini bırakmak zorunda kalacaklardır. Esasen yükselen dalgayı gören yöneticilerin büyük bir kısmı, adil seçimler ve halkın taleplerini karşılayacak reformları gerçekleştirme sözü vermektedirler. Sözün kısası bölgenin yarım yüzyılı aşkın bir zamandır süregelen siyasal yapısı değişmenin eşiğindedir.
Gerçekten üzerine çok şey söylenen bu gelişme nasıl açıklanabilir?
Bilindiği üzere tarih boyunca dünya ve özellikle stratejik konumdaki bölgeler, döneminin etkin sosyal politik faktörlerinin de müdahaleleriyle ciddi değişiklikler yaşaya gelmiştir. Yakın tarihte bunun önemli örneklerinden birisi, 1990’lı yıllarda Doğu Bloğunun yıkılışıyla gerçekleşen yapılanmadır. Bu tarihte, ikinci dünya savaşı sonrasında oluşturulan dengeler yıkılmış, özellikle Doğu Bloğunun etkinlik alanı içinde yer alan ve totaliter rejimlerle yönetilen Doğu Avrupa ülkelerindeki despotların idarelerine son verilmişti. Artık yegâne sistemin liberalizm, yönetim biçiminin demokrasi olduğu iddia ve ilan edilmişti.
Ne var ki bu değişiklikler halkı Müslüman olan Ortadoğu’daki totaliter yönetimleri etkilemedi, burada yöneticiler önceki dönemde kendilerine verilen görevi yerine getirmeye devam ettiler. Bu görev, Müslüman halkları mümkün olduğunca gözetim ve denetim altında tutmak, bunun için de sosyal politik gelişmelerine fırsat vermemekti. Weberyen bir ifadeyle burada İslâm halkın etosunu temsil ediyordu. Dolayısıyla halkın kontrolü İslâm’ın kontrolü demekti. Yani buralarda insanlar sadece geçim sıkıntısı çekmiyor, ciddi inanç sorunları da yaşıyorlardı. Bin Ali’den Hüsnü Mübarek’e, Ali Abdullah Salih’e kadar bütün diktatörler bu Müslümanı bastırma görevlerini bihakkın yerine getire geldiler.
Bu Olumsuz Yapı Batı İçin de İşlevini Yitirmiştir
Batı dünyası bu tablodan iki noktada yararlandı. Bir kere muhatapları tekti, kamuoyunu ikna etme gibi bir dertleri yoktu. Belki daha da önemlisi, görünen kitlesel sefaletin sebebinin İslâm olarak gösterilmesiydi. Yani her haliyle sorunlu yönetimler yerine İslâm dini bu kitleleri böyle perişan bırakmış oluyordu. Dolayısıyla bloklu yapısının tasfiyesi aşamasında da Ortadoğu’nun despotik yönetimlerine dokunulmamış, aksine Mübarek başta olmak üzeri bu diktatörler, Irak’a, demokrasi getirme iddiasıyla müdahale eden Amerika tarafından fiilen desteklenmişlerdi. Ama şartlar öylesine değişmekteydi ki gelinen noktada bu yapının sürdürülmesi imkân dâhilinde değildi.
Gerçekten de bugün dünyada sosyal, politik kültürel çok ciddi değişiklikler yaşanmaktadır. Bu çerçevede mesela politik açıdan Batının dışında Çin, Rusya, Hindistan gibi yeni önemli güç merkezleri oluşmaktadır. Dolayısıyla Batı bu yeni rakipleriyle ölçüşebilmek için Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlaması gerekiyor. Halklar iletişim araçlarıyla olup bitenlerden daha bir haberli hale geliyor ve dolayısıyla despotların kitlelerini kandırma şansları azalıyor. Tabi bu yargılardan hareketle kitlelerin mevcut kıyamının doğrudan Batının yönlendirmesiyle olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Çünkü bu toplumlar, hareketin itici gücü olabilecek etkin bir dinamiğe de sahiptirler.
Bir yığın sıkıntıya rağmen Ortadoğu halklarının gerilimini azaltacak siyasi girişimler yoktu. Böylesi zamanlarda küçük bir olay, hareketi başlatabilirdi. Vakıa Tunus’ta durum öyle oldu. Kişisel gibi gözüken küçük bir olay, hareketi başlatmaya yetti, halk sokaklara döküldü. Ortam önceden bilindiği için hareketin daha ilk günden bir domino etkisi yapabileceği tahminleri yapıldı ve gelişme öyle de oldu, farklı ülkelerde direnişler başladı.
Bu arada belirtelim ki Türkiye kısaca tasvir etmeye çalıştığımız Ortadoğu tablosunda farklı bir konuma sahiptir. 8–10 yıldır gerçekleşen değişiklikler, bilhassa merkezi yapı ile halk arasında AK Parti’nin oynadığı kaynaştırıcı tampon rol gerilimleri yeterince azaltmış bulunuyor. Eğer 28 Şubat yüzsüzlüğü devam etmiş, hazırlanan balyozlar boşa çıkarılmış olmasaydı Türkiye de sıkıntılı bir süreç yaşayabilirdi. Şimdi tam tersine eleştirilebilirliklerine rağmen bir model ülke gözüyle bakılmaktadır.
Bu Gelişmelerin Sonunda Neler Olabilir?
Bu hareketlerin sonunda ne olabileceğine ilişkin soruya sokaktaki kitlelerin taleplerinden hareketle bir cevap bulabiliriz. Talepler diktatörlerin idareyi bıkmaları, halkın iradesine saygılı hükümetlerin oluşturulması ve yaşanan sefalete çözümler üretilmesi olarak özetlenebilir.
Önce belirtelim ki hemen herkesin de tahmin edilebileceği gibi bu dönem çok rahat atlatılabilecek bir süreç değildir. Şüphesiz alaşağı edilen yönetimlerin yerine önce geçici hükümetler kurulacak, seçimlere gidilecek, yeni hükümetler yığınla soruna çözümler arayacaktır. Ama hızlı değişim dönemlerinin karakteristik bir özelliği olarak yeni yönetimlerin verdikleri kararlar ve alınan sonuçlar uzun zaman yeterince tatmin edici bulunmayacaktır.
Toplum genel olarak despotik bir ortamdan çıkmaya çalıştığı için sosyal- politik taleplerin genelde demokrasi talebinde toplanacağı rahatça söylenebilir. Muhtemelen çevrenin yönlendiriciliği de bu doğrultuda olacaktır. Esasen ABD ve Avrupa Birliği üyeleri şimdiye kadar Ortadoğu toplumlarından esirgedikleri demokratik uygulamalara geçiş için yardıma hazır olduklarını ilan etmektedirler.
Bu yeni dönemde demokratikleşme süreci buradaki yerli halklardan daha fazlasıyla Batı için işlevseldir. Çünkü bu süreçten yerli halklar bir yarar sağlayıp İslâm ile demokrasi arasında bir uyum yaşanabildiği oranda demokrasiye olan güven de o denli güçlü olacak, bu ise Batının İslâm la ilgili kaygılarını azaltacaktır. Halkların geriliminin azaltılmasının yanında bu gelişmeden İslam adına ne gibi avantaj ve dezavantajın doğabileceğini ise zaman gösterecektir. Burada kısaca demokrasi-İslâm ilişkisi deneyiminin sonucu hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmadığımız söylenebilir. Kanaatimce İran iyi bir örnek olmadığı gibi sıkça sözü edilen Türkiye örneği de henüz tamamlanmış bir deneyim değildir.
Gerçi İslâm demokrasi ilişkisi gibi ciddi sorunlar olağanüstü gelişmeler ortamında ve tabir caizse ayaküstü çözülecek sorunlar değildir. Bizi bu noktaya iten şey, yalnızca refaha eklemlenmiş ve işlerini her haliyle liberalizme havale etmiş bir dünyada başka türden bağımlılıkların doğabileceği endişesidir. Daha sade bir anlatımla eğer birileri Ortadoğu’yu yeniden yapılandırıyor ve demokrasiyi bunun işlevsel bir aracı görüyorsa bir başka noktada bağımlılaştırılıyoruz demektir. Peter Berger’nin yaklaşımıyla evimizde kiracı durumuna düşebiliriz. Yine aynı düşünürün ifadesiyle insanların, adresi belli evleri, dinleridir.
Görünen odur ki aralarında farklılıklar bulunsa bile bu halk hareketleri İslâmcı temel esprisinden uzak bir hak ve özgürlük arayışı, bir refah beklentisidir. Çok farklı kesimlerden insanların tereddütsüz birlikte hareket edebilmeleri, öteden beri bilinen, Müslüman Kardeşler gibi İslâmcı teşkilatların ön planda yer almamaları da bunu göstermektedir. Kabul edilmelidir ki inancı ne olursa olsun herkesin yararlanabileceği bu ortamı inşa etme işi salt dinden ve ideolojiden önce gelmektedir. Esasen çoğu genç olan bu insanların İslâmi duyarlılıklarının yanında ve ötesinde öncelikle bir insanca yaşama mücadelesi verdiklerinde şüphe yoktur.
Sonuç olarak süreçte yer alan aktörlerin farklı beklentileri olabilir. Ama kesin gözüken şey Ortadoğu’nun yeniden yapılandığı veya yapılandırıldığıdır.