Ortadoğu’nun en küçük ve en kritik ülkelerinden biri olan Lübnan 2011 yılına yine krizle girdi. Filistin sorunu ve Irak işgali gibi eski sorunlara Sudan’ın bölünmesi, Mısır’daki kilise bombalaması, Tunus’taki devrim gibi yenilerinin eklenmesinin de gösterdiği gibi genel bir kriz yaşayan Ortadoğu’nun müzmin krizli ülkesidir, Lübnan. Aynı zamanda Lübnan’daki gelişmeler hem yaşanan bölgesel krizin bir aynası hem de bölgedeki sorunların artmasına yol açma potansiyeline sahip bir katalizör olabilmektedir.
Lübnan, Akdeniz’in doğusunda ve Ortadoğu’nun merkezinde yer alan yaklaşık dört buçuk milyonluk bir ülkedir. Bölgenin en eğitimli ve açık toplumlarından birisidir. Küçük olduğu kadar da karmaşık bir sosyal yapıya sahiptir. Müslüman ve Hıristiyan dini gruplar arasındaki farklılık yanında, Şii, Sünni ve Dürzî gibi birçok mezhep bulunmaktadır. Ayrıca, 200 bin civarında Ermeni nüfusu da barındırmaktadır. Devlet yönetimi de aynı şekilde karmaşıktır. Anayasa gereği, Devlet Başkanı Maruni Hıristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı da Şii olmak zorundadır. Ülkede bir buçuk milyon Katolik Mezhebine bağlı Marunî Hıristiyanların bulunması da Batı’yı ve özellikle Fransa’yı bölgeyle ilgilenmeye itmektedir.
Lübnan’da ayrıca 400 bin civarında Filistinli mülteci nüfus yaşamaktadır. İsrail’e sınır olması dolayısıyla sürekli İsrail saldırılarına da maruz kalmaktadır. 1975’te 1990’ların başına kadar kanlı iç savaş yaşadığı gibi bu dönemde Suriye işgaline de maruz kalmıştır. İran ile birlikte Suriye rejimi özellikle İsrail’e karşı direnişte Şii Emel ve Hizbullah örgütlerini gizli veya açık desteklemiştir. Bu yüzden de özellikle Hizbullah’ın silahlı militanları devlet içinde ayrı bir ordu konumuna gelmiş ve kendi başına hareket etmeye başlamıştır. George W. Bush, Suriye yönetimini sıkıştırdığı bir dönemde gerçekleşen Refik Hariri suikastında Suriye suçlanınca, 2005’te Lübnan’dan çıkmak zorunda kalmıştır. Ancak Lübnan’daki ektisi kaybolmamış, nüfuzu Hizbullah üzerinden ve sistem içindeki müttefikleri kanalıyla sürmektedir.
2008 yılında Sünni destekli hükümet ve Şii ağırlıklı muhalif gruplar arasında kanlı çatışmalar zor durdurulabilmişti. 2009 yılında Amerikan’ın mali ve diplomatik desteği ile Sa’d Hariri Hükümeti uzun uğraşlardan sonra meclisten güvenoyu alabilmişti. Hariri’nin başını çektiği Batı yanlısı 14 Mart İttifakı’nın kurduğu hükümette Hizbullah üyesi Şii üyelere de görev verilmişti. 2011 yılındaki sorun, Refik Hariri suikastını ele alan Birleşmiş Milletler özel mahkemesinin yaptığı soruşturma tamamlandı ve Suriye hesabına çalışan bazı Hizbullah üyelerinin Hariri suikastına karıştığını söylediği tahmin ediliyor.
Hizbullah ise bu mahkemenin tarafsız değil, Amerika ve İsrail’in kendilerine karşı yürüttüğü siyasi bir komplo olduğu gerekçesiyle Sa’d Hariri Hükümeti tarafından reddedilmesini istiyor. İstekleri gerçekleşmeyince mahkemenin inanırlığını ve yaptırım gücünü sınırlamak için hükümeti bozarak Hizbullah’ın daha belirleyici olduğu bir yeni hükümet kurulması için çalışıyor. Oyunun kuralları gereği Hizbullah Lübnan’da siyasi sisteme hâkim olamaz ama Dürzî lider Velid Canbolat gibi yeni müttefikleriyle siyasi arenada daha da ağırlık kazanabilir.
Hizbullah Sünni işadamı Necip Mitaki’yi başbakan adayı olarak önderdi. Mikati’nin Suriye ile yakın ilişkisi olduğu biliniyor. Mikati’nin önerilmesi, başta Hariri olmak üzere birçok Sünni politikacı ve taraftarlar tarafından peşinen reddedildi. Sünnilerin ve Hariri taraftarlarının güçlü olduğu bölgelerde gösteriler başladı. Son Hizbullah operasyonunu, bir İran komplosu olarak görüyorlar ve Hizbullah’ın Lübnan’da bir darbe yapmaya çalıştıklarından şikayet ediyorlardı.
Protestolar gövde gösterisine dönüşürse Sünni ve Şii gruplar arasında çatışmaya dönüşebilir ve iç savaş çıkabilir. Böyle bir iç savaşa Suriye sessiz kalmayacağı gibi İsrail de karışabilir. Bölgede Suriye ve İran destekli bir Hizbullah yönetimi de İsrail’i, Batı’yı ve birçok Arap ülkesini rahatsız edeceği için çatışmalar yayılabilir ve sorun büyüyebilir. Özellikle Şii nüfusun bulunduğu Kuveyt, Bahreyn ve Suudi Arabistan gibi körfez ülkelerinde Lübnan’daki Şii grupların devlet içinde devlet görüntüsü vermesi, ciddi tedirginlik yaratmaktadır. İlk örneğini Bahreyn’deki karışıklıklarda gördüğümüz gibi İran’ın diğer ülkeleri istikrarsızlaştıracağı ve hatta darbe yapabileceği kaygısı taşınmaktadır.
Lübnan’da İsrail’e düşman bir yönetim olması İsrail ve Amerika’yı yakından ilgilendirmektedir. Ama Lübnan’da önemli Hıristiyan nüfusun bulunması ve İran’ın bölgede yayılması Batı’yı da kaygılandırmaktadır. Türkiye ise bölgede yeniden kargaşa çıkmasını ve kan dökülmesini istememektedir. Bölgedeki sınırlar ve siyasi ve sosyal yapılar doğal oluşumlar değildir ve bölgeye huzur ve refah sunamamaktadır. Ancak kontrol edemeyeceğiniz değişimler ve daha fazla parçalanma da Türkiye’nin çıkarına değildir. Dolayısıyla, Türkiye bölgede statükoyu değil, istikrarı ve güvenliği savunmaktadır. Ayrıca, İran nüfuzunun Irak’tan sonra Lübnan’a da hâkim olması, Türkiye’nin Hazar Denizi’nden Akdeniz’e Şii bir nüfuz alanıyla çevrelenmesi – iyi ilişkileri sürdürmemize rağmen – Türkiye’nin çıkarına değildir. Hatta stratejik rolünü ve konumunu önemli ölçüde sınırlayabilecek potansiyele sahiptir. Dolayısıyla, Lübnan’da olanlar bizi yakından ilgilendirmektedir, ilgilendirmelidir.