Geçtiğimiz hafta İstanbul, Ortadoğu’nun en önemli uluslararası meselelerinden biri olarak karşımızda duran İran’ın nükleer çalışmaları ve özellikle de Batılı ülkeleri derinden rahatsız eden uranyum zenginleştirme faaliyetleriyle ilgili İran ve 5+1 grubunun katıldığı müzakerelere ev sahipliği yaptı.
İstanbul’da gerçekleşen İran nükleer faaliyetlerinin ele alındığı iki günlük müzakerelerden somut bir netice alınmadığı ortadadır. İran tarafı İstanbul müzakerelerinin olumlu geçtiğini ilan etse de Batılı ülkeler Tahran yönetiminin zaman kazanmaya yönelik diplomatik girişimlerini devam ettirdiğini ileri sürmektedir.
Yıllardır bir taraftan başta ABD olmak üzere onun yakın müttefikleri Fransa ve İngiltere, ısrarla İran nükleer meselesini uluslar arası büyük bir sorun gibi lanse ederek, bölge ülkelerinde İranofobi ile birlikte İran korkusu oluşturmaya çalışırken diğer taraftan Tahran yönetimi de bu girişimleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanma yoluna gitmiştir.
ABD’nin İran ile ilgili her türlü siyasal, diplomatik ve askeri gelişmeleri bölgede İranofobi stratejisinin bir argümanı haline getirdiği son 30 yıl içinde yaşadığımız süreçte açıkça gördüğümüz bir gerçektir. ABD’nin son yıllarda Ortadoğu’da strateji üretmesine imkan sağlayan ve bölgede egemenliğine zemin hazırlayan en önemli gelişmenin İran’da yaşanan devrim süreci ve İran’ın kendine has İslami rejimi olduğunu da görüyoruz.
Ayrıca Tahran yönetiminin son yıllarda hız verdiği nükleer faaliyetleri ve özellikle de uranyum zenginleştirme girişimleri karşısında Washington yönetiminin dış politika ve diplomasisinde İranofobi stratejisini daha da geliştirdiğini, bu çok angajmanlı stratejisinden bugüne kadar önemli sonuçlar elde ettiğini görebiliriz.
Özellikle İran’a yakın Körfez ülkelerinin ABD tarafından İran korkusu kullanılarak silahlandırılması, yine bölge ülkelerinde Tahran yönetiminin ekonomik, diplomatik ve stratejik girişimlerinin birer büyük tehdit olarak gösterilmesiyle Washington’un bölgeye yönelik stratejik ve politik hesaplarına zemin hazırlanması karşısında İran nükleer meselesinin böyle bir süreçte çözüme kavuşması öncelikle ABD tarafından pek benimsenmeyecektir.
Ayrıca Tunus ile başlayan İran’ı doğrudan ilgilendiren ve Lübnan’da hükümetin düşmesine neden olan gelişmelerle birlikte birçok bölge ülkesinde sosyo-politik hareketlenmelere neden olan gelişmelerin yaşandığı bir ortamda İran nükleer meselesinin çözümsüz askıda kalması, bugüne kadar devam eden “havuç-çomak” stratejinin devam etmesi ABD’nin isteyeceği bir süreç olacaktır.
Aynı şekilde Tahran yönetimi de bu yaşanan süreci nükleer faaliyetleri, uranyum zenginleştirme prosesleriyle uluslararası politikaları ve diplomasisi için bir fırsat olarak görmektedir. Son 10 yıllık sürece baktığımızda Tahran yönetiminin ABD politikaları karşısında nükleer çalışmalarını yoğun bir şekilde hızlandırdığına, teknolojik kapasitesini oldukça geliştirdiğine ve tüm bu süreçleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanabileceği dış politika ve uluslar arası dengeler sistemine dönüştürdüğüne şahit oluyoruz.
Sonuçta bugün İran nükleer meselesinin çözüme kavuşması tarafların istediği bir süreç değildir ve müzakereler çözüm arayışından uzak daha çok tarafların birbirini yokladığı ve diplomatik taviz koparmaya yönelik girişimler olarak kalmaktadır. İran nükleer meselesinin içinden geçtiğimiz süreçte çözüme kavuşmasını beklemek pek gerçekçi olmadığı gibi taraflar arasında da böyle bir niyet olmadığı da ortadadır.
Son yıllardaki İran nükleer meselesiyle ilgili yaşanan gelişmeleri takip ettiğimizde tüm tarafların bu konuyla ilgili bir şekilde kazançlı çıktığını ve sorunların çözümünden ziyade çözümsüzlük sürecinin taraflara daha çok kazandıran bir oyuna dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Bölgede yaşanan gelişmelerle paralel başta ABD ve İran tarafından İran nükleer meselesinin çözüme kavuşması beklenmezken bu sorunun çözüme kavuşması en çok bölgesinde istikrar ve denge arayışı içinde olan Türkiye’nin istediği bir gelişmedir.