Son günlerin ilginç tartışma konularından birisi, hükümetin insanların özel hayatına karıştığı iddiasıdır. Söz konusu tartışmanın en önemli argümanı da içki ile ilgili düzenlemelerdir. Bilindiği üzere hükümet değişik alanlarda toplumsal ihtiyaçlardan daha çok, başta Avrupa Birliği olmak üzere uluslar arası şartlara uyarlanmayı çıkış noktası alan düzenlemeler yapmaktadır. Nesnel dayanakları varsa da alkollü içeceklerle yapılan değişiklik de bu çerçevede bir düzenlemedir. Yani burada içki ile ilgili olarak üretim, pazarlama, reklam ve tüketimi ile ilgili bazı yeni düzenlemeler yapılmakta, kamuyu rahatsız etmeyecek bir tüketim biçimini kapsayan kurallar getirilmektedir.
Anlaşıldığı kadarıyla bu konuda esaslı bir kaos da yaşanmaktaydı. Türkiye’de 60 yıldır devlet tekelinde olan içki üretimi ve pazarlaması 2005’ten itibaren özel sektöre verilince bu alanda müthiş bir patlama ve buna bağlı olarak da ciddi bir kargaşa doğmuştu. Eldeki mevcut verilere göre Türkiye piyasasındaki üretici ve ithalatçı firma sayısı yaklaşık olarak 50’ den 300’e, ürün çeşidi 900’den 10.500’e çıkmıştı. Yasal boşluklardan yararlanan bazı kurum ve kuruluşlar, keyiflerince yönlendirerek özellikle genç kuşağı bir alkolizm bataklığına doğru çekmekteydiler. Bu çerçevede hükümet, nihayet anayasal görevini hatırlayarak öncelikle tüketime yönelik, kısmi de olsa bu kaotik alanla ilgili bazı düzenlemeler getirmek ihtiyacını duydu.
Kısmi diyoruz, çünkü bu tür konularda, kendini toplumun omzunda değil, hep bıçak sırtında oturduğu duygusunu taşıyan din duyarlı muhafazakar iktidarların, toplumsal duyarlılığa denk düşen yasalar çıkarması söz konusu değildir. Türkiye’de muhafazakâr iktidarlar bırakın radikal kararlar almayı bazı konularda toplum genelini tatmin edecek icraatlarda bulunma imkânına bile sahip değildirler. Çıkan yasaların önemli bir kısmı, zinayı yasak olmaktan çıkaran örnekte olduğu gibi bazı yönleriyle toplumun onaylaması mümkün olmayan düzenlemelerdir. Yine mesela yakın bir zamanda çıkarılması düşünülen Ayrımcılıkla Mücadele Yasası, olumlu yanlarına rağmen “cinsel yönelimler” adı altında cinsel sapkınlıkları da muhtemelen hak haline getirecektir.
Esasen tartışılan konuda yapılanlar da bunun dışında değildir. Yetkililerin açıklamalarına göre alkollü içeceklerle ilgili düzenlemeler de AB ve ABD gibi ülkelerdeki uygulamaların buraya uyarlanmasından ibarettir. Halbuki bütün dünyada insan sağlığını olumsuz etkileyen bir yiyecek ve içecek maddesi herhangi bir gıda gibi ele alınmamaktadır. Daha basit bir anlatımla mesela içme suyu ile alkollü içki sorunu aynı çerçevede ele alınıp çözülen problemler değildirler. Kaldı ki Kamu sağlığını ve ahlakını ilgilendiren sorunların çözümü ilgililerin yaşantısına bir alan bırakırken geneli göz önünde bulundurmak zorundadır.
İçki Yasağı Muhabbeti Bir Siyasal Muhalefet Söylemidir
Şüphesiz günlerdir yaygara yapıp tozu dumana katanlar bunu bilmiyor değillerdir. İçki yasağı söylemi uzun bir zamandır bir siyasal muhalefet ideolojisi görevini yerine getirmektedir. Öyle ki 28 Şubat gibi iyiden olağanüstü dönemlerde halkın duyarlılığına karşı rakı gibi bazı özel içkiler laik cumhuriyetin sembolü olarak bile örüle gelmiştir. Ancak tek başına içki yasağı söyleminin bu yükü kaldıramayacağı görülünce bu muhalefet ideolojisi, özel hayata müdahale şeklinde genelleştirilmeye çalışılmaktadır.
Söylemcilerin çıkış noktası içki olsa bile sorunu özel hayata müdahale olarak genelleştirmelerinin bazı gerekçeleri vardır ki bunların başında kamuoyu desteği beklentisidir. Ne var ki özel hayata müdahalenin olduğuna ilişkin inandırıcı bir gerekçe üretilememiştir. İçki ile ilgili düzenlemelerin yapılması, Sayın Başbakan’ın bir heykele ucube demesi, öğrencilere polisin müdahale etmesi, değişik açılardan tartışılsa da bunlar birer özel hayata müdahale eylemi sayılamazlar. Çünkü genel müdahale anlamında ortak bir özne taşımamaktadırlar. Dolayısıyla Sayın Başbakan’ın kimsenin özel hayatına müdahale etmediklerini ispatlamaya çalışmasının gereği yoktur.
İşin gerçeği özel hayata müdahaleden söz eden kesim özel hayata müdahale etmenin ne demek olduğunu iyi bilen bir kesimdir. Siyasal kanaatleri, örgütsel yapılarıyla, devleti arkalarına alan despotik uygulamalarıyla toplumun hayatına hep müdahale ede geldiler. Hala toplumca içinden çıkıp bitiremediğimiz başörtüsü yasağı buğusu üzerinde bir müdahale örneğidir. Aslında müdahale söylemcileri bir bilinçaltı refleksiyle, müdahaleci olmaktan çıkarıldıklarından yakınmaktadırlar ve bunu halk çoğunluğunu temsil eden dolayısıyla da sevmedikleri bir siyasal iktidara karşı bir muhalefet ideolojisi olarak kullanmaktadırlar.
Blok Muhalefet Marjinalliklerde Seyrediyor
Şüphesiz hükümetin eleştirilebilecek icraatları, bizzat Sayın Başbakan’ın fevri konuşmaları yok değildir. Ama sırf partiler değil genel politik muhalefet (ki biz buna blok muhalefet dedik) öylesine marjinalliklerde seyretmektedir ki halk katlarında etki uyandıracak durumda değildir. Sayın Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazandığı zaman aynı muhalefet bloğunun elindeki büyük gazeteler kadınlara “bundan sonra çantalarında birer eşarp bulundurmaları gerektiği, yoksa sokak başlarındaki kontrollerde başlarının belaya girebileceği” uyarılarında bulunmuşlardı. Yine genelevleri kastederek “gençler elinizi çabuk tutun Tayyip geliyor” manşeti sekiz sütun üzerinden verilmişti. Yani blok muhalefet böylesi basit manipülasyonlarla işi götürmeye çalıştı. 16 yıl sonra da bazı şeylerin değişmediğini görüyor, halk genelinin AK Parti tercihini anlamada zorlanmıyoruz.
Şüphesiz bu blok muhalefet anladığımız kadarıyla gönlünde bir muhalif parti yaşatsa bile birilerini iktidar kılmaya yönelik bir faaliyet yürütecek durumda değildir. Çünkü öyle olsaydı halk çoğunluğunu biraz olsun anlamaya çalışırlardı. Bir seçim arifesinde yapılmak istenen en belirgin iş de herhalde yine tek başına iktidara namzet gözüken AK Parti’yi, her an yıkılabilecek bir balıksırtı milletvekili oranıyla iktidar olmaya zorlamaktır.
Karşılığı olmasa da özel hayatlara müdahale ilk bakışta kapsamlı gözüken bir gerekçedir. Ama burada göz ardı edilen şey, özel hayat gereği olarak tartışılan pek çok şeyin geniş bir kesimin özel hayatını tehdit ettiğinin görmezlikten gelmektir. Bir yanlış kullanım politikasıyla ailelerin çocuklarına kadar uzanan bir alkolizmin sorununun ne denli bir özel hayat sorunu haline geldiğini kabul etmemek demektir.
Şüphesiz genel bir ilke olarak tabii ki (bir yüzyıldır yapıla geldiği gibi) insanların hayatına karışılmamalıdır. Çünkü yaşanan her neyse ve ne adına ise insanların onu özgür iradesiyle seçip yerine getirmeleriyle anlam bulur. Bu, hayata bakışla ilgili bir sorundur. Daha sade bir anlatımla dünyaya eğlenmek için geldiğini kabul eden insan da, bir kulluk testinden geçtiğine inanan insan da bir kereliğine geldikleri bu dünyada bu inançlarının gereklerini yerine getirebilmelidirler. Bu bir kişi olsa bile tercihini başkalarının özgürlüğünden koparılıp alınmış olmamak kaydıyla yaşayabilmelidir. İnanılanın hilafına bir zorlama hiç kimsenin temel inancına bir artı getirmez, ancak egosunu tatmin eder.
Ne var ki mevcut yaygaranın hilafına müdahalecilik halk genelinin üstünde bir erk kurgusu olan modern seçkinciliğin ve ona yandaş çevrelerin önemli bir işi ola gelmiştir. Bu bağlamda çoğu kere müdahale söylemi elden kaçırılan bir müdahale sürecine hayıflanmayı ifade etmektedir. AK Parti’nin en önemli suçu da herhalde seçkinci müdahaleciliği kısmen de olsa kırmış olmasıdır. Pek hoş olmasa da Türkiye’deki güncel siyaset bu ikilem üzerinden işlemektedir.