Eğitim hakkını eşitlik ilkesi ve insan hakları değerleri çerçevesinde düzenlemeye yönelik tüm siyasi ve hukuki düzenlemeler bugüne kadar Danıştay duvarına çarparak geri döndü. Anayasa referandumu sonrasında gerek siyasi çevrelerden gelen müspet mesajlar ve gerekse YÖK Başkanı’nın attığı cesur adımlar toplumu yeniden umutlandırsa da son Danıştay kararı yargıçlar iktidarının bireysel özgürlükler karşısındaki direncini kolay kolay kaybetmeyeceğini gözler önüne serdi.
Danıştay’ın son marifetine çanak tutan ilginç bir sendika var. Laik, çağdaş ve bilimsel eğitimi savunan ve Ergenekon’a verdiği destekle adını duyuran Eğitim-İş adındaki bu sendika başörtüsü düşmanlığı yaparak “Özgür eğitime” katkıda bulunmayı sürdürüyor.! Danıştay kapılarında bilimsel eğitim nöbeti tutmaya devam eden sendika yöneticilerinin başvurusuyla 8.daire bu kez YÖK'ün 2010 Akademik Personel ve Lisans Üstü Eğitim Giriş Sınavı'na (ALES) başörtülü adayların da girişine izin veren özgürlükçü düzenlemesinin yürütmesini durdurdu.
Yürütmeyi durdurma gerekçesi ise evlere şenlik. Alışılmış bolca ideolojik yorumun devrim yasaları ve laiklik kavramı ile harmanlanarak “hukukiliğinin” ispatlanmaya çalışıldığı kararda “ÖSYM kılavuzundaki sınava başı açık gelinmesini zorunlu kılan düzenlemenin kaldırılması nedeniyle erkek ve kız adayların birbirinden ayırt edilemeyeceği” savunuluyor. Bu trajikomik gerekçeyle Danıştay bir ilke daha imza atıyor ve sınava giren kişilerin erkek-kadın olarak teşhis edilmesinin önündeki en büyük engelin başörtüsü olduğu ve bu durumun sınav güvenliği açısından sorun yaratabileceği kaydediliyor. Böylece Danıştay güvenlik konusuna da müdahil olarak öğrencilerin bizatihi dış görünüşlerini ve kimlik kartlarındaki fotoğraflarını “tanınmak” için yeterli bulmuyor. ÖSYM’nin sorumluluğundaki bir konuda hem kurumu ve hem de sınav görevlilerini küçük düşüren bu yorumuyla Danıştay ne olursa olsun kız öğrencilerin saçını görmeden rahat edemiyor ya yoksa büyük bir güvenlik krizi ortaya çıkıyor..!
Danıştay, yasal ve hukuki hiçbir dayanağı olmayan “negatif işlem denetimi” yaparak başörtülü bir sınav öğrencisinin fiziki görünümüyle kimliğinin teşhis edilmesinin imkansızlığını ispatlama gayreti içinde olamaz. Bu tür bir gerekçeden yola çıkarak öğrencilerin sınava girişlerini yasaklamaya kalkmak akıl ve mantığın da kavrayabileceği bir durum değildir. Yani sözkonusu kararı hukuken değerlendirmeyi gerektirecek bir zemin dahi bulunmamaktadır. Üstelik AİHM, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın geçmişte insan hakları hukuku ile açıkça çelişen ve tarafsız tüm hukuk otoriteleri tarafından eleştirilen yorumlarını dayanak olarak kullanmak, bir mahkemenin özgürlükten yana değil, yasaklardan yana olduğunu gösterir. Kaldı ki AİHM’in Leyla Şahin kararını dahi ideolojik tabulardan kurtularak okuyup kavrayabilme yeteneğinin bu mahkemede bulunduğunu söylemek çok zordur. Israrla yasakçı tutumunu sürdüren bir yargı erki, adalet arayışındaki en büyük engellerden biri haline dönüşür ve nitekim öyle de olmuştur.
Gerçekten de Türkiye’de her yönüyle yaşanan yargı despotizminin ve hukuk garabetinin sona ermesi bakımından hukuk eğitimi başta olmak üzere tüm yargı sisteminin baştan aşağı sıfırlanması ve evrensel hukuk ilkelerini, insani hukukun bütün değerlerini özümseyen yeni bir “hukuk insanı” yetişmesi gerekiyor. Aksi halde Danıştay benzeri kurumların yetki alanı dışına çıkarak kendilerini yasama ve yürütmenin yerine koymasıyla tam bir jüristokratik vesayet rejimine doğru gideceğiz.
Yasama organının sosyal ihtiyaçlardan yola çıkarak gerçekleştirdiği hukuki düzenlemelerin ve bu düzenlemelerle elde edilen temel hak ve özgürlüklerin kullanımının önündeki en ciddi risk unsuru olarak yargı oligarşisi karşımıza çıkmaktadır. Bizde siyasal iktidarların yetkilerini kullanarak güç elde etmek konusunda çok istekli iki yapı vardır. Bunlardan biri askeri bürokrasi ise bir diğeri hiç şüphesiz yargı bürokrasisidir. Günümüzün anayasal düzenlerinde hukukun araçsallaştırılarak seçilmişlerin güçlerinin yargıçlar eliyle dizginlenmesi ise çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü hukuk ilkesinin hukuk adına işlenen cinayetleri meşrulaştırmak için kullanılması bütün toplumun adalete olan güvenini derinden sarsar. Jüristokrasi tam da bunu yapmakta ve hukukun üstünlüğünü imtiyazlı bir konum elde etmek amacıyla yine hukuk adına kullanmaktadır.
Yargıda yaşanan son gelişmeler, başta siyasal iktidar olmak üzere tüm siyasi partilere bir kez daha yepyeni, sivil ve her yönüyle özgürlükçü bir anayasa oluşturmadaki sorumluluklarını hatırlatmaktadır. Jüristokrasi’nin pençesinden kurtulmamız için elbirliği ile nasıl bir anayasaya ihtiyacımız olduğunu hep birlikte tartışmaya bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır.