Liberal/Temsilî demokrasi totaliter, otoriter ve mutlakıyetçi siyasî rejimlere nazaran karar verme (decision-making) ve siyasa yapma (policy-making) süreçlerinin uzunluğu nedeniyle daha pahalı bir siyasî rejimdir. Gerek fayda-maliyet analizi açısından gerekse de demokrasinin yaşayabilirliği bakımından, kişi başına düşen milli gelir ile adil gelir dağılımı –kadim “adalet mülkün temelidir” ilkesi bir yana- demokrasi kuramlarının vazgeçilmez parametreleri olagelmiştir. Liberal demokratik bir yapıda -teorik olarak- seçmenler belli aralıklarla seçtikleri temsilcileri aracılığıyla siyaset yaptıklarından iktidar veya muhalefetteki temsilciler, “kerameti kendinden menkul şeyh” olmak yerine seçmenlerinin beklentilerini ve bir sonraki seçimi hesaba katarak hareket ederler ya da en azından onlardan bu şekilde hareket etmeleri beklenir. Dahası, seçmenler temsilcilerinin tutumlarından ve siyasalarından memnun değilse, bir sonraki seçimi beklemeden bireysel veya toplu, örgütlü ya da ad hoc basın açıklaması yapmak, her türlü medya aracılığıyla eleştiride bulunmak, protesto etmek ve siyasî partilerden bağımsız olarak sivil toplum kuruluşları altında örgütlenmek özgürlüklerine de sahiptirler. Demokratik ortam, kişilik haklarına saldırı olmadığı veya şiddete dönüşmediği sürece protesto edilenin hoşuna gitmediği halde hoş görmesini ya da en azından sineye çekmesini gerektiren bir anlayışı ibraz eder. “Demokratik” olduğunu iddia eden herhangi bir siyasî rejim bu temel özgürlükleri teminat altına alabildiği, koruyabildiği, pratiğe geçirebildiği ve geliştirebildiği ölçüde konsolide olurken uygulandığı ülke de “kısmen özgür” değil el-cevap hakk-el-yakin “özgür” olur. Liberal demokrasi, anlaşılacağı üzere fikir ve örgütlenme özgürlüklerinin garantiye alındığı kadar kavramın hakkını veren ve efradını cami ağyarını mani bir şekilde içini dolduran “hukuk devleti” ile kaim olabilir. Buraya kadar anlattıklarım “Siyaset Bilimi” “Demokrasi Teorisi” ve “Siyaset Sosyolojisi” üzerine yazılmış envai çeşit yayında daha ayrıntılı bir şekilde bulunabilir.
14 Ocak’ta gösterime giren Sinan Çetin’in senaristliğini, yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenerek “devlet” ve “yasak” kavramlarını kıyasıya eleştirdiği “Kâğıt” filminin “Her yasak kendi isyancısını doğurur” mottosundaki gibi eşyanın tabiatı gereği her iktidar da kendi muhibbini, münafığını ve muhalefetini yaratır. Demokrasi, “şeffaflık” ilkesi gereği herkesin “yerim dar” demeden oynayabileceği olabildiğince geniş bir alan sunarken bütün oyuncuların da yekdiğerine karşı geniş yürekli ve açık fikirli olmasını öngörür. Demokrasinin sağladığı bu genişlik, ağzı olanın sadece konuşmasını değil hatta protesto hakkını da taahhüt ettiğinden -başlıkta kastettiğim gibi- demokrasi bir siyaset mekânı olarak yuhalatır, yuhalamanın ve yuhalanabilmenin önünü açar. Demokrasi siyasî iktidarı ele geçirme yarışındaki rakip partilerin ve parti-içi- hiziplerin “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” anlayışı yerine iktidar ve muhalefetin birbirlerinin tamamlayıcısı olduklarını, biri olmadan diğerinin eksik kalacağını kabullendikleri şiddetten arındırılmış rafine bir siyasî kültür sunar. Bundan murad, kimsenin takiyye, nifak, şiddete hatta biraz daha ileri giderek teröre ihtiyaç duymadan, yer altına inmeden, dağa çıkmadan hatta bunlara başvurmayı aklına dahi getirmeden düz ovada siyaset yapmasının mümkün kılınmasıdır. Demokrasi herkesin oyun içinde kalmasını sağladıkça Juan Jose Linz ve Alfred Stepan’ın ’in ifadeleriyle “kasabadaki tek oyun” (the only game in town) haline gelir. Demokrasi oyununun kurallarını “Devlet bazen rutinin dışına çıkabilir” diyerek tağyir etmek, seçilmiş milletvekilini oy isterkenki kıyafeti ile parlamentoya girdiği için“ajan provokatör”lükle itham etmek, “burası devlete meydan okunacak yer değil” diyerek efelenmek, memuru olduğu seçimle iktidara gelen partiyi seçmenlerin vergileriyle alınan beylik silahların gölgesinde “balans ayarı” adı altında “post-modern” veya “kör kör parmağım gözüne” iktidardan uzaklaştırmak, partileri kitabına uydurarak kapatmak hiç değildir. Demokrasi oyunu gece yarısına yakın yine seçmenlerin vergileriyle sunulan beylik web sitelerinden lise kompozisyonu tadında e-muhtıralar yayınlamak da değildir. Bu tasarruflar her seferinde demokratikleşmeye ket vurduğu kadar seçmenlerin adalet duygusunu da incitmektedir.
Liberal demokrasinin temsil imkânlarını daha da genişletmek anlamında diyalojik ve katılımcı boyutlarını geliştirerek radikal demokrasiden bahsetmek, liberal demokrasinin siyasal bir rejimden öte bir yaşam perspektifi şeklinde içselleştirilmesi ile söz konusu olabilir. Özel alanında ve tasarrufu altındaki kamusal alanlarda despotik, totaliter, otoriter ve/ya faşizan yönelimler benimseyen bireylerden, dinî veya seküler cemaatlerden ve cemiyetlerden –söylemleri bir yana- demokrat olmalarını beklemek ve demokrasinin gelişmesine katkı ummak çok yerinde olmayacaktır. Siyaset, ister demokratik ister değil, nihaî kertede erkin kimde olacağının tespit edilmesine yönelik söylem ve pratikleri çevreleyen üslup üzerine bina edilir. Bu altyapı demokratikleşmedikçe hatta böyle bir dönüşüme açık olmadığı müddetçe demokratik konsolidasyon bir beklenti olarak kalmaya mahkumdur. Bundan kelli, su üstüne çıkan, pazarlıksız ıslıklar ve/ya yuhalamalar olduğu sürece demokrasinin konsolidasyonu adına gelecekten umutlu olunabilir. Çünkü yukarıda ifade ettiğim gibi demokrasi bir siyaset mekânı olarak yuhalatır.