Yılbaşında Mısır’ın İskenderiye kentinde bir kilisenin yakınında patlayan bombanın gerisinde kimlerin olduğu ve amaçlarının ne olabileceği konusundaki sis perdesi henüz kalkmış değil. Saldırıda o sırada kilisede ayin yapmakta olan 20’ye yakın kişi hayatını kaybetmiş, 70 kişi de yaralanmıştır. Açık bir provokasyon olduğu anlaşılan saldırıdan sonra kiliseden çıkan cemaat önce polisle çatışmış, daha sonra da yakındaki bir camiyi taşlamıştır. Takip eden zamanda Mısır, Hıristiyan Kıptilerin gösterilerine şahit olmuştur. Olaydan önce bir internet sitesinde Hıristiyanları hedef alacağını belirten bir açıklama yapılmış olması, şüpheleri el-Kaide üzerine yoğunlaştırmaktadır. Radikal olarak bilinen bazı İslamî web sitelerinin ülkedeki Kıpti kiliselerinin adreslerini yayınladığı da iddia edilmektedir. Ancak Mısır Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, bunun yabancı destekli bir eylem olduğuna dair belirtilerin olduğu da kaydedilmiştir. Yine buna benzer bir şekilde Nijerya’da da yeni yıl kutlamaları sırasında bir bombalı saldırı gerçekleşmiş, 32 kişinin hayatını kaybettiği saldırı sonrası Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında çıkan çarpışmalarda en az 80 kişinin öldürüldüğü haberlere yansımıştır. Yine son aylarda Irak, Lübnan ve Tunus’ta azınlık durumundaki Hıristiyanlara yönelik birtakım saldırıların meydana gelmiş olması, işsizlik ve yönetim zaafı başta olmak üzere birçok toplumsal problemleri yaşamakta olan bu ülkelerle ilgili toplumsal dokuyu bozmaya yönelik bir çatışma, istikrarsızlaştırma ve bölme senaryosunun önemli bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Son olarak Mısır ve Nijerya’da meydana gelen müessif hadiseler din eksenli gibi görünse de, aslında birçok yönden siyasi ve stratejik boyutların öne çıktığı, bölgede iktidar ve kontrol kazanımını amaçlayan birtakım güçlerin planlayıp sahneye koyduğu bir taktik savaşının sonucu olarak okunabilir. Özellikle Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında din eksenli çatışmaları yaygınlaştırmayı amaçlayan provokasyonlar, Afganistan ve Irak’ın işgalini hazırlayan 11 Eylül hadisesini ve devamındaki politikaları hatırlatıyor. El-Kaide ve teröre karşı savaş sloganı altında Afganistan ve Irak’ın tamamen işgal edilerek yağmalanıp tahrip edilmesine, yüz binlerce masum insan katledilmesine rağmen, ne hikmetse onun üzerinden çatışma ve savaşların faturasının Müslümanlara kesilmeye çalışıldığı el-Kaide adlı örgütün (!) liderlerine bir türlü ulaşılamamış, bu örgüt kontrol edilip çökertilememiştir. Ancak İslam dünyasına karşı herhangi bir yaptırım gündeme geldiğinde söz konusu bu örgüte ve liderlerine ait videokasetlerinin ve internet haberlerinin medya aracılığı ile dünya gündemine taşınıyor olması dikkat çekicidir. Mısır ve Nijerya’da meydana gelen bombalı saldırılarda da el-Kaide ismi telaffuz edilmektedir. ABD’nin Afganistan ve Irak üzerinde gerçekleştirmiş olduğu işgallerin İslam dünyasında ABD, Batı ve dolayısı ile Hıristiyanlara karşı oluşturduğu tepkisellikler hesaba katıldığında, Hıristiyanlarla Müslümanların beraber yaşadıkları ortamlarda bu tip eylemlerin gerçekleştirilmesi için belirli bir tahrik zemininin meydana gelmiş olmasında şaşılacak bir durum yoktur. Dolayısıyla, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında çatışmaların fitilini ateşleyen hadiseler, söz konusu bu zeminin İslam’ın imajını bozma ve nüfusunun çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkeleri istikrarsızlaştırma amacına matuf olarak kullanılabileceğini akla getirmektedir.
Eğer bu saldırı ve öldürmelerin İslam adına cihat mantığı ile yapılıyor olduğu iddia ediliyorsa, böyle bir şeyin Kur’an’da mescitlerle birlikte içerilerinde Allah’ın isimlerinin zikredildiği yerler olarak zikredilen manastırların, kilise ve havraların da korunmasını isteyen
[1] İslam’ın ruhuyla bağdaşması mümkün değildir. İslam’ın vazettiği cihat, adaleti ve hukuku esas alarak yeryüzünde her türlü zulüm ve bozgunculuğu önlemeye matuf olup, ahlaki prensiplerden ve insani değerlerden kopuk, hatta onlara mugayir bir anlayış üzerine inşa edilemez. Aklıselim hiçbir Müslüman’ın bu müessif olayları onaylaması mümkün değildir. Kaldı ki Mısır, Nijerya, Sudan dâhil bütün bölgeye yayılabilecek din eksenli çatışmaların bölge ülkelerine ve insanına hiçbir iyilik getiremeyeceği herkesin malumudur. Olaylar karmaşık gibi görünse de, Sudan, Mısır ve Nijerya üzerinde ciddi hesapların, güç ve hâkimiyet kazanma politikalarının varlığı söz konusudur. Mısır’ı işgal eden İngilizler başta olmak üzere Batı ülkelerinin Hıristiyan azınlıklarla işbirliği içerisinde olmaları, onları çoğunluğu Müslüman olan nüfusa karşı destekleyerek üst konumlara getirmeleri hep takip edilen bir politik çizgi olmuştur. İsrail’in petrol zengini Güney Sudan’da üstlenerek orayı kendisi için pilot bölge haline getirmiş olması da düşündürücüdür. Bu arada yönetim zaafı yanında ekonomik zorluklar yaşayan Mısır ve Nijerya’nın kitlesel çatışmalarla istikrarsızlığa sürüklenmesi, söz konusu çatışmaların belirli merkezlerce kışkırtılarak yaygınlaştırılması, Sudan’la birlikte bu iki ülkeyi de bölünmeye götürebilecek bir sürecin fitilini ateşleyebilir. Bu durum sonuçta Nil havzası ve bölge üzerinde çıkar hesapları yapanların işini kolaylaştırabilir. Dahası bu tip eylemler Irak ve Afganistan gibi İslam coğrafyasının bazı bölgelerinde masumlar üzerine bomba yağdırılmasını, İsrail’in Filistin üzerindeki işgal hesaplarını, insanların evlerinden ve yurtlarından sürülmesini, İslam ülkelerini bölme teşebbüslerini mazur göstermeye matuf da olabilir. Verilen bir beyanat, konunun doğrudan olmasa bile dolaylı yönden Türkiye’yi de ilgilendiren bir boyuta sahip olduğunu göstermektedir.
Nitekim AB’nin kendi tutum ve yanlış politikasının sonucu olarak Türkiye’nin birliğe üyeliğinin kabulü konusunda tam bir tıkanma noktasına geldiği, Kıbrıs meselesinin bir engel olarak tekrar Türkiye’nin önüne getirildiği bir ortamda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine şiddetle karşı çıkan Almanya Başbakanının sağ kolu durumundaki Federal İçişleri Komisyonu Başkanı’nın Mısır’da Kıpti kilisesini hedef alan saldırıyı değerlendirirken, Türkiye’de sekiz milyon Kıpti’nin yaşamakta olduğunu ve bu kimselerin kendi hayatlarından endişe duyduklarını iddia etmesi, söz konusu hadiselerin basit ve yüzeysel bir çerçevede ele alınamayacağını ortaya koymaktadır. Mezhebi, dini ve etnik farklılıklar üzerinden yapılan eylemlerle bütün bir İslam dünyası blok olarak köşeye sıkıştırılmaya, istikrarsızlaştırılmaya ve bir şekilde çember içerisine alınarak mahkûm edilmeye çalışılmaktadır.
Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olduğu halde AB’ye girmeye aday Türkiye’nin, bir taraftan diğer İslam ülkelerine de model olacak şekilde iç politikada hukuk ve demokrasi yönünde önemli değişim ve reformları hayata geçirirken, diğer taraftan Orta-Doğu’da inisiyatif alarak ülkeler arasındaki barış ve işbirliğinin artırılmasına yönelik ortaya koyduğu çaba ve girişimlerin olumlu sonuçlar vermeye başlamasının kutuplaştırma, çatıştırma ve savaş üzerinden politika yapan güç merkezlerini endişeye sevk ettiği düşünülebilir. Türkiye dâhil bütün İslam ülkelerini istikrarsızlaştırmaya, çatıştırmaya ve bölmeye matuf kurulan tuzakları boşa çıkarmak, yine Türkiye’nin kilit rol alacağı akıllı, dengeli ve basiretli bir siyasetle mümkün olabilir. Dış politikada gerek Batı ülkeleriyle, gerek komşularıyla ve gerekse Türk ve İslam dünyasıyla ilişkilerinde barışı ve kardeşliği esas alan, “adalet” gibi evrensel ahlaki ilkelerden hareketle sorunları hukuki ve medeni zeminde masada çözmeyi yeğleyen bir siyaset izlemenin gerekliği yanında, iç politikada da gerçekleştirilmesi gereken birçok hedefler vardır. Toplumda dindarlaşma temayülünün artmakta olduğu bir dönemde, gerek halkın, gerekse entelektüel kesimlerin zihinlerinde İslam’la ilgili doğru bilgilere dayalı sahih bir anlayışın oluşumu önemlidir. İslam, kaynakları ve doğası gereği aşırılıklara, dinde ifrat ve tefrite onay vermemesine rağmen, işgal ve tahrik ortamlarının yarattığı zeminler, internet ve diğer haberleşme vasıtalarının malum birtakım merkezlerce İslami söylemler, kavramlar ve sloganların da kullanılmasıyla farklı toplum kesimleri arasında kin, nefret ve düşmanlıkları pompalayacak şekilde istihdam edilmesi, müessif hadiselere yol açabilecek fevri durumların ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.
Türkiye ve İslam dünyasında, İslam’ı siyasal bir ideolojiye dönüştürmeksizin İslam’ın inanç, ahlak ve ibadet prensiplerini ve insani değerlerini öne çıkaran, söz konusu prensip ve değerleri evrensel anlamda özümseyen bir din algısının inşasına ihtiyaç vardır. İnsanlığın müspet anlamda ortaya koyup geliştirdiği bütün tecrübelere de açık olacak bu algı, İslam’ın başkalarına anlatım ve takdiminde farklılıkları ötekileştirip tahkir etmeyi değil, kendi değer ve sembollerini en üst düzeyde içselleştirip temsil etmeyi esas alacaktır. Allah’ın da Kur’an’da müminlerden takip etmelerini istediği yöntem budur.
[2]
[2] “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlarla en güzel yolla mücadele et!...” (Nahl, 16/125)