Toplumsal sermaye, son zamanlarda sosyolojinin en çok ciro yapan kavramlarından birisidir. Söz konusu kavram günümüzde genel olarak aynı toplumda yaşayan insanların birbirlerine olan güvenlerini ifade etmektedir. Kişilerin ve grupların çevresine, kaygısız, endişesiz bakabilmesi demektir. Buna bir toplumun kendine özgüveni de diyebiliriz. Yani her ne kadar analizlerde kavram toplumların diğer toplumlar karşısında kendini rahat hissetmesini kapsayacak şekilde makro düzeyde kullanılmıyorsa da biz olguyu toplumlar bazında da genelleştirebilir ve mesela bunların da kendilerine has bir özgüveninden söz edebiliriz. Esasen ister mikro isterse makro düzeyde düşünelim özgüven ciddi bir kültür sorunudur.
Toplumsal güven sorununun arkasında kendi kültürüne güvenememe, yabancılar, düşmanlar üretip bizzat kendi gözünde yetersiz gördüğü kültürünü güçlendirme çabaları gibi nedenler yatmaktadır. En somut örneklerini modern ulus devlet yapılarında gördüğümüz bu sorun, çözüm olarak otoritenin tahkim edilmesi tutkusuyla sonuçlanmaktadır. Hâlbuki böylesi bir kaygı taşımayan kültürel politik yapılar hep rahattır, çevresinden de içindeki unsurlardan da emindir. Gerçekten de günümüzde modern ulus/devlet yapıları, onların yaşattığı alışkanlıkların meydana getirdiği tortular gittikçe artış gösteren özgüvensizliğin ciddi kaynaklarından birisini oluşturmaktadır.
Tarihte Doğuda Batıda büyük sosyal kültürel oluşumlar bugünkü pek çok gereksiz kaygılardan uzaktılar. Bir zamanların Roma İmparatorluğu, fethettiği toplumların Tanrılarını bile kendi ülkesine taşıyıp, pentagonunun başköşesine koymakta tereddüt etmemişti. Tabi dikkat çekmek istediğimiz taraf bu çeşitliliğin, sadece bir kültürel zenginlik sayılması ve mağluplarının tanrılarına da yer verebilmesi değildir. Mağluplarının kültürel bakiyelerini ortadan kaldırma ihtiyacı duymaması, onların gelecekte bir hak iddiasında bulunma ihtimalinden hiçbir endişe duymamasıdır.
Kültürümüzün ideal örneklerinden birisini veren Selçuklular, fethettikleri Anadolu’nun yerli Rum kültürünün hatıralarını saklamakta hiç tereddüt etmediler. Düşünce dünyamızın önderlerinden olan Mevlana Celalettin, Rum diyarının Büyüğü (Rumî) olarak anıla geldi. Yine Osmanlı bunun güzel örneklerini verdi. Fethettikleri her ülkenin tacını, saygın otoritelerinin unvan ve sembollerini taşıdılar. Bunu her halükarda dile getirdiler, bu temel espriye ters düşmemek için de İslâm ve Türklük vurgusundan mümkün olduğunda uzak durdular. Buna göre Osmanlı sultanları yalnızca Müslümanların halifesi, Türklerin hükümdarı değildi, Ortodoksların nihai temsilcisi, Bulgar ve Macar krallıklarının taçlarının yegâne taşıyıcısı idiler.
Ne yazık ki bugün önümüzde her geçen gün birbirine olan güvenini yitirmekte olan bir dünya var. İnsan hakları standartlarıyla tanımak istediğimiz AB ülkelerinde bile ırkçılık ve fanatizm kol geziyor. Yerli halklar yıllardır yan yana yaşadıkları insanları kabullenmede zorluk çekiyor, esaslı bir toplumsal güven sorunu yaşanıyor. Bu olumsuz ortamdan fertler, gruplar ve hatta devletler paylarını alıyorlar.
Bu açıdan bakıldığında ülkemizde de ciddi sıkıntılar gözlenmektedir. Maalesef toplumsal sermayeyi hızla tüketmeye çalışıyoruz. Bir dışlayıcılık ortamı gelişiyor. Böylesi ortamların en temel özelliği çözümleyici bir şeyler söylemek değil, söyleyenleri kabaca susturmaktır. Uzlaşma yerine çatışmayı seçmektir. Burada dil, bir diyalog yolu değil, bir güç, bir despotik iktidar kurma aracıdır.
Peşinen kimseyi suçlamak niyetinde değiliz. Mücadele yolunu tutan bir kesim üniversite gençliğinin de her halde anlatacağı şeyler vardır. Ama bunun yolu yumurta ve taş atmak değildir. Fikre fikirle karşı çıkmaktır. Çoğu kere biraz da doğası gereği vulgarize edilmiş bir görüş olan politik söylemlerin karşısına cevaplamadan geçilemeyecek sorular koyabilmektir. Ne yazık ki takınılan tavırdan ve bazı vesilelerle ortaya çıkan görüşlerden, bir kesimin, belirttiğimiz türden bir soru sorma kapasitesine sahip olmadıkları anlaşılıyor.
Gençlerin, içinde yaşadıkları çağın ve konjonktürün şartlarına bağlı olarak daha bir özgürlükçü ve daha bir statükoculuktan arındırılmış bir dünya talebinde bulunmaları beklenir. Bu çerçevede modern ulus devlet yapılanmasının sıkboğaz ede geldiği yapının aşılması öncelikle gençlerin talebi olmalıdır. Bunun için de gençler/öğrenciler sivil toplumun en zinde kesimleri olarak bu konuda icra makamı hükümetin girişimlerinin yetersizliğini sorgulamalıdır. Daha çok hak ve daha çok özgürlük talebinde bulunmalıdırlar. Yani muhalefet ve özellikle de iktidar temsilcilerinin protesto edilmesi, varlıklarına değil, düşüncelerine yöneltilmiş bir hareket olmalıdır. Ne var ki yaşananlar tam da bunun tersi bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Parasız eğitim gibi güncel bir değer taşımayan bir iki klişe söze bakılırsa olaylar köşeye sıkışmış bir grup darbecinin mizanseni olarak bile değerlendirilebilir niteliktedir.
Gerçi toplumsal güvensizlik üstüne kurulu bir gerilim ve hatta şiddet olgusu toplumda sadece bir grup gencin sorunu değil, her yerde görebileceğimiz bir durumdur. Toplumun kültürlenip daha bir incelikli hale gelmesi gerektiğini düşündüğümüz bu ortamda insan trafiğe çıkmaya korkuyor. Maalesef küçümsenemeyecek sayıda bir sürücü kesimi her geçen gün biraz daha kabalaşıyor. Olaylar karşısında polisin tutumu sıkça tartışılabilecek bir konu olarak yerini koruyor.
Bu noktada okuyucunun dikkatini özel olarak sanal dünyadaki internet sitelerine çekmek istiyorum. Çünkü saha, tüm sanallığına rağmen, insanların kimliklerinin üzerine örttükleri perdeleri atıp daha gerçekçi bir biçimde göründükleri bir alandır. Bir yığın Ergenekoncu sitenin tehdidi altındayız. Bunlara göre bu ülke baştanbaşa bir Ergenekon’dur, bu sürece ayak uyduramayanlar, ya gafil ya da haindir. Esasen tehlike, gaflet, ihanet, bu şiddet üslubunun vazgeçilmez sözcükleridir.
Tabii ki bütünüyle bir karamsar tablo çizmenin anlamı yok, şüphesiz ülkede müspet gelişmeler de vardır. Ne var ki toplumsal güven her geçen gün daha bir güçlenmesi gerekirken maalesef bir düşüş yaşanıyor. Toplumsal sermaye sürekli harcanıyor. Öyle gözüküyor ki uzun süre toplumu tehdit, gaflet, ihanet gibi kavramlar üzerine kurarak götüren yapının tortusu farklı yansımalarıyla daha uzunca bir zaman devam edecektir.