Modern dünyada siyasi ve ekonomik kaygılar yüzünden ülke sınırlarına duvar örmek aslında çok az başvurulan yöntemlerden biri değildi. Şimdilerde ise ülkeler genel olarak dış tehdit olarak algıladıkları sorunlarla başa çıkamaz hale geldiklerinde sınır güvenliği için abartılı ve orantısız önlemlere başvuruyorlar.
Çok sayıda mülteci ve göçmen kendi ülkelerindeki siyasi ve ekonomik şartlar nedeniyle yaşadıkları toprakları terk ediyor ve daha iyi bir yaşam sürmek umuduyla Batı ülkelerine yöneliyor. Büyük bölümü düzensiz göçmenlerden oluşan on binlerce kişinin meydana getirdiği yasadışı göç ve insan hareketliliğine karşı Avrupa ülkeleri çok daha sert yöntemlerle mücadele etmeyi planlıyor. Mülteci, sığınmacı ve göçmenlerin Türkiye üzerinden Yunanistan’a, dolayısıyla Avrupa Birliği ülkelerine kaçak geçişlerini engelleyemeyen Yunan Hükümeti’nin çağrıda bulunduğu Avrupa Dış Sınırlar Ajansı Frontex, Kasım ayından bu yana Türk sınırında görev yapıyor.
Ancak Yunanistan yasadışı göçmenlere yönelik bu önlemleri de yeterli bulmuyor olacak ki AB ile işbirliği yaparak Meriç sınırında yaklaşık 12 km uzunluğunda bir güvenlik duvarı inşa etmeye karar verdi. Yunan Kamu Düzeni Bakanı Hristos Papuçis, inşa edilecek duvarı Meksika-ABD sınırındaki çite benzeterek kaçak göçmenlerin geçişini önlemek için oluşturulacak alanın Yunan sınır muhafızları ile Frontex tarafından kontrol altında tutulacağını ifade etti. Yunanistan, bu uygulamayla zaten çok sınırlı düzeyde tutulan sığınma hakkına erişimi tamamen engelleyebilir. Bu durum ise iltica hukukunu ihlal edecek ve mülteciler açısından çok vahim sonuçlar doğurabilecektir.
Yunan makamları öteden beri Türkiye’yi kaçak geçişlere göz yummakla suçlarken, Mayıs ayında Atina’yı ziyaret eden Başbakan Erdoğan ve Papandreou görüşmesinde öne çıkan iki ülke arasındaki geri kabul anlaşmasının aktif olarak uygulanmasını istiyorlar. Ne olursa olsun Yunanistan’ın mülteci, sığınmacı ve göçmenlere karşı sınır güvenliğini sağlamak amacıyla almış olduğu bu karar, Avrupa Birliği’nin göç politikalarının bir sonucudur. Açıkçası AB ülkeleri Yunanistan’ı üst baraj, Türkiye’yi de alt baraj ülkesi olarak görmekte ve duvarlarla çevrili bir doğu sınırından rahatsız olmamaktadır. AB ülkeleri, bir yandan İsrail’in Batı Şeria’yı ikiye bölen utanç duvarına karşı çıkarken ve İsrail’i insan haklarına aykırı davranmakla suçlarken, öte yandan Yunanistan’a duvar örme ruhsatı vererek kendi değerleriyle çelişmektedir.
Ülkelerin yasadışı göçle mücadele etmek amacıyla işbirliği yapmaları ve düzensiz insan kaçakçılığına karşı tedbirler almaları elbette anlaşılır bir durumdur. Ancak savaş, çatışma veya ekonomik sefaletin yaşandığı Asya, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden can ve mal güvenlikleri olmadığı için kaçmak zorunda kalan on binlerce mülteci ve göçmenin en temel insani ihtiyaçlarını nasıl karşılayacakları ve güvenliklerini nasıl sağlayacakları sorusuna duvar örerek çözüm üretilemez. Duvar, sertlik ve acımasızlığı sembolize eder ve sadece coğrafyayı fiziki olarak ayırmaz, toplumları ve kültürleri de birbirinden koparır. Yakın zamana kadar soğuk savaşın acı ve soğuk yüzü olarak Avrupa’nın ortasında yıllarca kalan Berlin duvarının yol açtığı yabancılaşma ve trajedinin etkilerinden hala kurtulamayan Avrupa toplumları, doğudan yükselen çığlığa dikkat kesilmek zorundadır. Zira bugün mülteci ve göçmen sorunu olarak adlandırılan böylesi devasa problemin kaynağında yine Batı’nın savaş, işgal ve sömürü politikaları bulunmaktadır.
Yunanistan, sınır güvenliği önlemlerine meşruluk kazandırmak için çeşitli bahaneler üretirken bugüne kadar mülteci ve göçmenlere yönelik ırkçılık, ayrımcılık ve insanlık dışı davranışlar yüzünden defalarca uyarılmıştır. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg tarafından yayınlanan 2010 yılı raporunda bu uyarılar açık şekilde görülmektedir. Uluslararası Af Örgütü ve bazı insan hakları kuruluşları da mülteci ve göçmen politikaları nedeniyle Yunan makamlarını sıkça eleştirmektedir. Yunan sahil güvenlik ekiplerinin birçok kez Ege denizinde yakaladıkları kaçak botları delerek içindeki mülteci ve göçmenleri deniz ortasında ölüme terk ettiklerine dair haberler uluslararası bültenlerde yayınlanmıştır. Ayrıca ülkedeki mülteci kamplarının içler acısı durumu nedeniyle Yunanistan Avrupa basınında geniş olarak tartışılmaktadır.
Türkiye sınırına yapımı planlanan güvenlik duvarının mülteci ve göçmenlerin kaçak geçişlerini önlemek bakımından çok fazla işe yaramayacağını görmek gerekmektedir. Çünkü her iki ülkenin deniz sınırı çok daha uzun ve geçişler için tercih edilen doğal bir güzergâh konumundadır. Meriç’e konuşlanan Frontex birlikleri ve duvar nedeniyle yasadışı geçişlerin karadan denize kaymasıyla bu kez Ege denizinde çok daha büyük ölüm vakalarıyla karşılaşmamız sürpriz sayılmamalıdır. Sınırlara duvar örerek, askeri önlemler alarak, kısacası sadece güvenlik kaygılarıyla bu sorunun çözülemeyeceği artık anlaşılmalıdır.
Yunanistan ile Türkiye arasında da yeni bir sorun alanı oluşturacak Meriç duvarının normal geçişleri de zorlaştırabileceği öngörülmelidir. 2001 yılında Türkiye-Yunanistan arasında imzalanan geri kabul protokolünden bugüne kadar Yunanistan’ın yararlandığı görülmektedir. Mart 2010 dönemine kadar ilgili protokol çerçevesinde Türkiye’den Yunanistan’a iade edilen kişi sayısı sadece 19 iken, Yunanistan’dan Türkiye’ye geri gönderilen kişi sayısı 2387 olarak kayıtlara geçmiştir. Bu rakamlar, protokol hükümlerinin Yunanistan lehine işlediği sonucunu yansıtmaktadır.
İltica-göç alanında önemli yasal düzenlemelerin arifesinde olan Türkiye, AB tarafından giderek daha fazla baskı altına alınmak istenmektedir. Geri kabul ve gönderme merkezlerinin yapımı için Türkiye’ye önemli bir bütçe kullandıran AB, Türkiye vatandaşlarının AB’ye girişlerinde vize uygulamasının aşamalı olarak kaldırılmasına yeşil ışık yakılabileceğini bildirmektedir. Ancak bunun gerçekleşmesi için AB ile Türkiye arasında geri kabul anlaşmasının imzalanması şart koşulmakta ve Türkiye bu “ahlaksız teklifi” kabul etmeye zorlanmaktadır. Sınırlı bir mali destek dışında hiçbir külfeti paylaşmayacak olan ve böylece üzerindeki büyük yükten kurtulmayı hedefleyen AB’nin bu emrivakisi büyük bir ayıptır ve Türkiye bu baskılara göğüs germelidir.
Yunanistan ve Türkiye’nin son dönemde normale dönmeye başlayan ikili ilişkilerinin arasına duvar çekmek siyasi, kültürel ve ekonomik açılımların zarar görmesine yol açar. Sınır güvenliği ile ilgili Yunanistan’ın kaygılarını gidermek bakımından Türk-Yunan makamları yeni bir diyalog sürecini başlatabilir ve soruna daha makul, insani değerleri gözeten çözümler üretebilir. Her iki ülke de AB’nin “havuç-sopa” politikalarına teslim olmamalıdır. Aksi halde bu defa mülteci ve göçmen korkusu yüzünden örülecek yeni bir utanç duvarının altında herkes kalacak ve insanlık vicdanı onulmaz bir yara daha almış olacaktır.