Ulus devletlerin hukuk dışı güç gösterilerinden biri olarak kabul edilen yer ve insan isimlerini değiştirme uygulamalarının 20.yüzyıl başlarından itibaren hız kazandığı bilinmektedir. Coğrafi yer isimlerini değiştirme eylemi, çok dilli ve çok kültürlü bir sosyal yapıdan egemen ulus yapısına geçişi sembolize ettiği gibi ulus devletin kurulu olduğu toprakların üzerindeki egemenlik hakkını kanıtlamak için kullanılır.
Geçmişin izlerini silmek ve toplumu tek ulus kimliği potasında eritebilmek bakımından en etkili yöntemlerden biri olarak gösterilen bizdeki yer değişikliği siyaseti ise Jön Türkler dönemine kadar uzanır. İttihat-Terakki döneminin siyasi aktörleri, parçalanan imparatorluktan geriye kalan toprakları milliyetçi refleks ile korumanın yegane yolunun “Türkleştirme politikaları” ile mümkün olabileceğine inandılar. Bu amaçla doğal tarihi süreç içinde ortaya çıkmış ve yüzlerce yıldır kullanılmakta olan yer isimleri değiştirilmeye başlandı.
Enver Paşa’nın 1915’te askeri birliklere gönderdiği talimatname ile fiili olarak uygulanmaya başlanan yer isimlerinin Türkleştirilmesi politikası sonucu Ermenice, Rumca ve Kürtçe isim taşıyan yerlerin tabelaları değişti. Megri’nin Fethiye, Ayasluğ’un Selçuk isimlerini alması bu döneme rastlar.1922’den itibaren bu süreç hız kazanarak Ayastefanos Yeşilköy, Van Müküs Bahçesaray, İmroz Gökçeada isimlerini alırken bunları yeni isim değişiklikleri izledi..
Kayıtlara göre 1940-2000 yılları arasında büyük bölümü Kürt yerleşim birimlerinde olmak üzere yaklaşık 12 bin köyün ismi değiştirildi. 1935’te Dersim’in ismi Tunceli olduğu dönem, aynı zamanda Kürt ve Alevi muhalefetinin askeri yöntemlerle bastırılmaya çalışıldığı bir zaman dilimidir. Baskıcı ve asimilasyona dayalı tek tipçi siyasi anlayışın bir tezahürü olarak yer isimlerinin değiştirilmesi ilginç bir durum olarak Demokrat Parti döneminde hız kazandı. 1956 yılında kurulan Ad Değiştirme İhtisas Komisyonu tarafından yapılan çalışmalar sonucu binlerce yerleşim yerinin kültürel ve tarihi anlamlar taşıyan isimleri değiştirilmiş oldu.
Bölünme, parçalanma sendromuyla farklı etnik ve dini grupların kendi dilleri ve kültürlerini yansıtan yer isimlerinin zor kullanılarak değiştirilmesi, insan hakları hukukunun açık bir ihlali niteliğindedir ve bu konudaki en kötü örneklerden biri Bulgaristan’da yaşanmıştır. Ülkede 1980’li yılların Jivkov döneminde yaşanan ve “Bulgaristan’da yaşayan herkesin Bulgar” olarak kabul edildiği diktatörlük yılları boyunca Türklerin kimlikleri, köy ve kasaba isimleri değiştirildiği gibi evlerde dahi ana dillerini kullanmaları yasaklanmıştı. Türk kökenli yüz binlerce kişi 1989’da mezalimden kurtulmak için büyük bir göçle Türkiye’ye sığındı. Diktatörlük sonrası Bulgaristan’da artık Türkler her alanda kendi dillerine göre konuşma ve eğitim hakkını kullanma haklarına sahip oldular. Bugün eski dönemde değişen kişi ve yer isimleri de tekrar iade edilmiş durumda. Dolayısıyla Bulgaristan yakın dönem karanlık geçmişi ile yüzleşmeyi ve azınlık haklarını anayasal güvence altına almayı başardı.
Tek ulus kimliğinin egemenliğine dayalı Türk siyasal sistemi, farklı etnik grupların kendi kimlikleri üzerinden hak taleplerini zorlaştıran önemli yasal engelleri kaldırmak konusunda bugüne kadar başarılı bir sınav veremedi. Nüfus yoğunluğu dikkate alındığında ise etnik kimliklerin bastırılmasından en fazla Kürtler etkilendi. Bununla birlikte Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük ve şiddet ortamı sosyal ve kültürel hakların kullanımını zorlaştırdı. Hükümetin demokratik açılım politikası bağlamında tekrar gündeme gelen yer isimlerinin iadesi ile ilgili açıklamalar, neredeyse yüzyılı aşkın bir süredir yaşanan insan hakları ayıbının giderilmesi bakımından büyük önem taşıyor. İçişleri Bakanı’nın bu konudaki açıklamaları bir samimiyeti yansıtıyor olsa da bölgedeki yerleşim adlarının iadesi için öne sürülen koşulların bürokratik engellemeler yüzünden sağlanamayacağı riskini unutmamak gerekir. Dolayısıyla yer isimlerinin iadesiyle ilgili hukuki ve yasal güvencelerin sağlanması şarttır. Belli sayıdaki vatandaş tarafından yer isimlerinin iadesi hakkında kaymakamlıklara başvuru yapılması durumunda bu taleplerin değerlendirileceği ifade edilse de bireysel başvuruların özgürce yapılabilmesi ve hukuka uygun olarak sonuçlandırılması için ilk etapta koşulların düzeltilmesi önemlidir.
Türkiye, bir yandan geçmişin karanlık siyasi tarihi ile hesaplaşmaya çalışırken öte yandan Kürt sorununun çözümü bakımından hayati önem taşıyan yer isimlerinin iadesini hiçbir bahane üretmeden bir an önce yerine getirmelidir. Kendi yaşadıkları coğrafyaya dil, tarih ve kültürel değerlerine göre anlam yükleyen ve isim veren tüm toplumsal kesimlerin geçmişte gasp edilen haklarını iade etmek, insan onuruna yaraşır bir uygulama olacaktır. Bu uygulama aynı zamanda toplumsal barışın, farklılıklara saygının ve insan hakları değerlerine bağlılığın bir göstergesi olarak tüm etnik, dini ve kültürel azınlıkların hoşnutluk duyacakları bir ilerlemeyi yansıtması bakımından anlam kazanacaktır.