Adını ne koyarsak koyalım ülkenin önemli sorunlarından birisi olan ve yalnızca Kürt kimlikli geniş bir vatandaş kesimimizi değil hemen herkesi ilgilendiren gelişmeler sosyal politik tartışma gündeminin en önemli sorununu oluşturuyor. Diyarbakır’da Demokratik Toplum Kurultayı adı altında toplanan çalıştaya sunulan ve kısaca “Demokratik özerklik” olarak nitelendirilen metin değişik açılardan tartışılmakta, toplumumuzun farklı kesimlerince, umutların yanında kaygılar dile getirilmektedir.
Basındaki tartışmalardan anladığımıza göre Kürt temsilciler tarafından sunulan metin genelde sorunun Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgenin demokrasi bağlamında ama bir özerklik çerçevesi içinde çözülebileceğini teklif etmektedir. Tabi metin özerkliğin gereği olarak düşünülen, ana sistem içinde yer alan özerk bir yönetim oluşturmak, bu doğrultuda bölgesel sorunlar için karar verebilme inisiyatifine sahip, ihtiyaç duyduğu memurları atayabilen, bölgesel bir meclise sahip ve hatta bir bayrağı olan bir otonom bölge tasarlamaktadır.
Şüphesiz farklı açılardan tartışılabilecek bu taslak proje, farklı kesimlerin birlikte yaşadığı farklı ülkelerde uygulanmakta olan bir projedir. Hatta gelişmiş ülkelerde uygulanan federal sistem, sonuç olarak kendine özgülüklerde birbirlerinden farklı bazı özellikler bulunsa bile bundan farklı bir şey değildir. Ne var ki ayrı bir meclise ve bayrağa sahip olma gibi bazı özel noktalara vurgu yaparak vahim bir konu ile karşı karşıya olduğumuz üzerinde durulmaktadır.
Gelişmelere soğukkanlılıkla bakmanın önünde yaklaşık 30 yıllık birikimin biçimlendirdiği bir yığın engel bulunmaktadır. Şüphesiz bu çerçevede ulusçu modern devlet yapısının oluşturduğu ve tabir caizse kangrenleştirdiği bir Kürt sorunu vardır. Bu yapı Kürt sorununu, oluşturduğu genel güvenlik sisteminin parçası olarak kullandığı PKK sorunu ile özdeşleştire geldi. Bu algılamanın eksen kavramı bölücülüktür. Yani PKK’nın silahlı mücadelesinin de eşliğinde ülke Kürdistan ve Türkistan olarak bölünecek, sonuç olarak bir Kürt devleti kurulmuş ocaktır. Bu tema öylesine güçlü içlenmiştir ki potansiyel bir ihtimal değil, her an gerçekleşmeye hazır bir projedir. PKK ise bu bölücülüğün fiili ayağıdır.
Muvazaalı örgüt PKK bu gerçekçi olmayan tablonun güncelleştirilmesine hizmet ede geldi, bir terör örgütü olarak pek çok cinayete imza attı. Bu noktada pek çok kanın akmasının doğrudan ve dolaylı müsebbibi oldu. İşin şiddet boyutu tartışılmayı gerektirmeyecek kadar açıktı. Tartışılması gereken ama bir türlü tartışılmayan ulusalcı politikanın ve ulusçu refleksiyonların altında kalan bir konu vardı. Bu da söz konusu sürecin nasıl bir bölücülük olduğuydu. Ulusalcı söylem hegemonisinin altında kaldığı için kimse açık yüreklilikle bu sorunu tartışmaya cesaret edemedi. PKK’nın şiddet eylemlerinin dışında bir siyaset üretmeyi düşünmeyen, bütün bir toplumun tereddütlerine kapsayıcı bir cevap bulma ihtiyacı duymayan Kürt temsilciler de bu konuya hiçbir açıklık getirmediler.
İşin gerçeği ülkemizde Kürt etnisitesi adına yürütülen hareket temsil ettiği şiddet ve genel olarak topluma verdiği maddi ve manevi zararlara rağmen, başta dini olmak üzere ekonomik, kültürel ve hatta siyasi nedenlere bağlı olarak bir bölücülük ve belki daha tutarlı bir ifadeyle bir fiili bölünme talebi taşımadı. Değişik ülkelerde bölünme projesi üzerinden mücadele veren ve PKK gibi gerektiğinde kendini şiddetle özdeşleştiren hareketlerin belirgin bazı özellikleri vardır. Bir kere hareket o ülkede, sınırları belli bir toprak kesimi üzerinde hak talep etmekte, eylemleri de orayı sahiplenme üzerine oturmaktadır. Demografik yönden orada yoğunlaşmakta, her açıdan orasını yapılandırmaya çalışmaktadır.
Şüphesiz ülkede demografik yönden Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler vardır. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgeler anlamına Osmanlıda Dağıstan vb gibi bir Kürdistan nitelemesi de yapılmıştır. Ama sosyal/politik bir oluşum anlamında (Irak’taki bir siyasal kesimin adı olmanın dışında) bir Kürdistan dün olmadığı gibi Cumhuriyet döneminde de olmamıştır. Kürt sorununu temsil ettiği kabul edilen PKK da dâhil örgütsel yapıların böyle bir söylemi bulunmamaktadır. Talepler sadece şiddetle anlatılmaya çalışıldığı için değil, sınırları belli bir bölgeyi ifada etmemesi nedeniyle de böyle bir niteleme kullanılmamıştır. Dolayısıyla toprağa dayalı bölgesel bir talepte de bulunulmamıştır.
Günümüzde bütün ayrılıkçı gruplara göre yapılacak iş, içinde bulundukları genel sosyal politik yapıdan kopmak değil, mevcut devlete ortak olmak, birlikte insanca yaşanabilecek bir ülke oluşturmaktır. Her ulus kendi devletini oluşturacaktır diyerek yer küresinin bir köşesinde katlanıp kalmış bir ülke olmak artık hiçbir aklı başında grubun hedefi, tutarlı bir topluluğun benimseyebileceği bir iş değildir. Hatta bu sürecin sonunda, vaktinde bir biçimde müstakil devlet sıfatını almış ülkelerin ortak merkezi yapılanmalara doğru gidebileceğini bile söyleyebiliriz.
Şüphesiz Kürtler de bu sürecin dışında değildirler. Amaçlarının bölünme değil, bu toplum içinde birlikte yaşama olduğunu bazı kişisel beyanların dışında deklare etmeleri beklenirdi. DTK çalıştayına Kürt temsilciler tarafından tartışılmak üzere sunulan metinde önerilen demokratik özerklik, tartışmalı tüm yönlerine rağmen böyle bir teklif olarak geldi. Bölünme değil, mevcut toplumun özerk bir parçası olarak kalma hedefinde oldukları ifade edilmiş oldu.
Ne var ki bu özerklik planı yukarıda söz konusu ettiğimiz siyasal tortular nedeniyle hep bölücülük olarak anlaşıldı. Şöyle denmektedir, “şimdiye kadar duyduğumuz bölücülük kaygılarında ne kadar haklı olduğumuzu zaman gösterdi. Osmanlı’nın son zamanlarındaki şartları yaşıyoruz. AKP başından beri zaten bölücülüğe çanak tutuyordu, yanlışı anlamış olmalıdır ki susuyor. vb.” Bu mantık, yıllardır verilen ulusalcı refleksle bu tür sorunların tartışılmasında bile nasıl bir zorluk olduğunu göstermektedir.
Bu arada belirtmeliyiz ki demokratik özerklik projesinde kullanılan bu otonom bölgenin bayrağı, mahalli meclisi, güvenlik birimleri oluşturması gibi argümanlar ise zaten kafa karıştırıcıydı. Her kesimin az çok bölücülük refleksi taşıdığı bir ortamda bu kesimin sorunlarının, bazı özel programların da uygulanacağı özerkliğin kendisi anlatılamamışken en uç noktadaki önerilerin teklifi elbette kabul edilecek bir şey değildir. Esasen ileri sürülen her şeyin kabulü gerekmiyor, ama hiç olmazsa bağlamında tartışılabilmelidir.
Gelinen noktada şüphesiz önemli açılımlar var. Her şeyden önce otuz yıldır şiddetin dışında hiçbir şey önermemiş bulunan hareketin, tartışılabilecek şeyler ortaya koyması önemli bir gelişmedir. Çünkü siyaset devreye sokulmaktadır. Çözüm yolu siyasettir, onun dışında çözüm aramak en olmayacak yoldur. Ne var ki geleneksel resmi politika karşı olduğu her türlü gelişme ve eğilimi siyasallıkla damgalamış ve saf dışı etmeye çalışmıştır. Başörtüsünün yıllardır bir siyasal simge olarak tanımlanıp yasaklanması, Kürtlük üstüne her türlü söylemin bir biçimde siyasallıkla nitelendirilmesi bu yargımızın tipik argümanlarıdır. Gerçeği dolaştırmadan kestirmeden söyleyelim, eğer PKK dağda silahla değil, Meclis’te adam gibi konuşup meramını anlatabilecek bir siyasal partiye dönüştürülüp açık bir siyaset yapmaya sevk edilebilseydi bu kadar kan akmayacak, bu milletin maddi ve manevi imkânları bu kadar heder edilmiş olmayacaktı. Yani hareketin siyasete yönelmiş olması tüm tartışılabilir taleplerine rağmen önemli bir gelişmedir.
Hükümetin kendini ulusalcı bir söyleme kaptırmadan fazla konuşmadan istikrarlı duruşu takdire değer. Tabi burada hükümet kadar Kürt temsilcilerine önemli görevler düşmektedir. Maalesef hükümetin açılım politikasına yeterince destek olmamışlardır. Hatta lüzumsuz bazı konuşmalar işi zorlaştırmakta, yer yer bunun çözümsüzlük üretmek için yapıldığı izlenimini bile vermektedir.
Bu konuda temsilcilerin, sorunu çözecek ve ülkeyi rahatlatacak girişimlerin AK Parti eliyle değil, mesela CHP desteğiyle yapılmasından yana oldukları anlaşılıyor. Ama bilmelidirler ki ulusal refleksçi bir ortamda bu sorunlara el atmak her partinin işi değildir. Şüphesiz bu iş çözebildiğinde bir partiye avantajlar getirebilecek bir iştir. Ama bu süreç rizikolar da taşıyan bir durumdur. Bazı kayıtlar koysak bile AK Parti böylesi bir dönemeçte ülke için bir şanstır. Ülkenin kangren haline gelmiş bu sorununa el atmaya iki muhalefet partisinden hiçbirinin ne ufku ve ne de cesareti yeter.