Çok sayıda üst düzey komutan ve yüksek rütbeli subayın sanık olarak yargılanacağı Balyoz Darbe Planı davası nihayet başladı. Dava, Türkiye’nin darbelerle dolu siyasi tarihi ile yüzleşmesi için bir fırsat olarak görülmeli. Asıl ve daha önemli fırsat ise sivil siyasete doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulunarak halkın iradesine ipotek koymaya çalışan komuta gücünün ilk kez sivil yargı önünde hesap verecek olmasıdır. Balyoz Darbe Planı davasının bir başka önemi de sanıkların “darbeye teşebbüs” suçlamasıyla sivil yargı önüne çıkarılmasıdır. Dava iddianamesine göre sanıkların TCK’nın 147 ve 61.maddelerinde düzenlenen “Hükümeti zor kullanarak görevinden alıkoyma” suçu nedeniyle cezalandırılmaları talep edilmektedir. Son elli yılını askeri vesayetin boyunduruğu altında geçiren Türkiye’de darbeyi hazırlık aşamasında engellemeye yönelik bu adım, hukukun üstünlüğü ve egemenliğine geçiş sürecinde bir dönüm noktasıdır.
Bu değişim sürecinin en önemli etkenlerinden biri hiç şüphesiz 12 Eylül anayasa referandumu olmuştur. Anayasadaki yapısal değişikliklerin yargı bağımsızlığını güçlendirmesi ve sivil hukuka cesaret ve saygınlık kazandırmasıyla birlikte “dokunulmaz” kişi ve kurumların ayrıcalıklı konumları ortadan kalkmaya başlamıştır. Siyasallaşan yargının neden olduğu hukuk cinayetlerinin son bulması bakımından siyaset kurumunun niteliği ve işlevi bu noktada hayati önem taşımaktadır. Daha düne kadar “seçilmiş” olmanın onurunu koruyamayan ve halktan aldığı gücü bir çırpıda askerlere devretmekten çekinmeyen siyasetçi tipi ile toplumun özgürleşmesi sağlanamaz. Ne hazindir ki askeri vesayetin elde ettiği gayrı meşru gücün şekillenmesinde anayasadan kaynaklanan imtiyazlar kadar, sivil siyaseti kendi ikballeri için bir araç olarak kullanan ve özünde totaliter bir zihinsel algıya sahip siyasetçilerin payı oldukça fazladır. Dolayısıyla siyasi ve hukuki değişimin bir bütün olarak sürdürülmesi ve kalıcı etkilerinin görülebilmesi bakımından siyaset kurumunun ilkeli, onurlu ve güçlü olması gerekmektedir. Mevcut siyasal iktidarın derin devlet yapılanmalarına karşı sergilediği kararlılık ve darbe teşebbüsünde bulunan askeri güçlerden hesap sorma cesareti, hukuk devletine geçişi güçlendiren çok önemli siyasi davranış biçimleridir.
Bununla birlikte silahlı kuvvetlerin kendi sorumluluk alanına çekilmesi ve bu alanda da yine siviller tarafından denetlenmesinin önünde bir yığın anayasal-yasal engel bulunmaktadır. Askeri okullardaki tek tip eğitim ve öğretim yapısının hukukun temel ilkeleri, çoğulculuk ve insan hakları bağlamında yeniden ele alınmasından başlayarak zorunlu askerlik uygulamasının kademeli olarak kaldırılmasına kadar bir dizi yapısal reformun gerçekleştirilmesi şarttır. Askeri öğrencilerin kendilerini rejimin ve devletin sahibi ve vazgeçilmez koruyucusu olarak görmelerine zemin hazırlayan eğitim müfredatı, darbe geleneği ve ideolojisinin kökleşmesine neden olmaktadır. Böylece asker, ekonomiden siyasete, Kürt sorunundan başörtüsüne kadar her konuda görüş belirtmekle kalmamakta, hayatın hemen her alanında müdahil olabilmektedir.
Ordu’nun bu yaygın ve hakim gücünü sembolize eden tipik sloganlardan biri de “Ordu milletin parçasıdır” ifadesidir. Bu durumda ordu’nun iş ve eylemlerine doğal olarak milleti de ortak etmesi ve sorumluluğu tek başına üstlenmeme yaklaşımının bulunduğu pekala anlaşılabilir. Darbe yapan generallerin ilk açıklamalarında “Millet adına yönetime el koymak zorunda kalındığını” özellikle vurgulamaları bu yüzdendir. Hukukun egemen olduğu ülkelerde Ordu milletin değil, olsa olsa devletin bir parçası olabilir ve eleştiriden, denetimden bağımsız bir yapısı da yoktur, olamaz.
Yapılan bir araştırmaya göre[1] Türkiye’de 66 kanun, 40 yönetmelik ve 8 tüzükte Genelkurmay Başkanlığı’na yetki, görev ve ayrıcalık verildiği saptanmıştır. Bu araştırma, Genelkurmay’ın hem devlet kurumları içindeki ağırlığını hem de TSK bünyesindeki güçlü yapısını ortaya koymaktadır. Bu kadar ayrıcalıklı yetkilerle donatılan Genelkurmay’ın hala nasıl olup ta Savunma Bakanına bağlanamadığının nedenlerini çok uzaklarda aramamak gerekir. Darbe ürünü olan MGK’nın varlığı ya da TSK İç Hizmet Kanunu’nda askerlere tanınan ve hukuk dışı müdahaleye kapı aralayan yetkiler tanınması gibi önemli yapısal sorunlar elbette önemlidir. Fakat bu sorunları, askerlerin hayatın her alanında söz sahibi olmalarına imkan sağlayan onlarca yasa ve yönetmelikten bağımsız ele alarak silahlı kuvvetlerin denetimini sağlamaya çalışmak oldukça güçtür.
Çağdaş dünyada ordular küçülür ve profesyonelleşirken Türkiye’de askeri çevreler zorunlu askerlik uygulamasını aşamalı olarak kaldırmamakta direnmektedir. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte çok sayıda NATO ve AB üyesi ülkede zorunlu askerlik kaldırılmış ve profesyonel ordu sistemine geçilmiştir. Gazeteci-Yazar Mehmet Altan’ın ifadesiyle Türkiye’deki Prusya tipi askeri rejimin bir sonucu olarak zorunlu askerlik de “Ordu milletin parçası” sloganına dayanak yapılıyor ve askeri çevreler tarafından ısrarla savunuluyor. Hali hazırda TSK bünyesindeki 65 bin askerin 500 sosyal tesiste “hizmetli” olarak vatani görevlerini yapmakta olduğunu biliyoruz. Bu rakama ordu lojmanlarında görevli askerler dahil değil. Yani binlerce asker “zorunlu” olarak çaycılık, garsonluk, aşçılık, kuaförlük gibi işlerde çalıştırılıyor ve bunun adına askerlik hizmeti adı veriliyor. Üstelik işçi statüsü bulunmayan ve ücretsiz çalıştırılan gençler bunlar. Kısacası zorunlu askerlik uygulamasının yol açtığı çeşitli ihlaller ve mağduriyetlerin göz önüne alınarak profesyonel orduya geçişe destek olunması gerekmektedir.
Balyoz Darbe Planı davası, askeri vesayetin sivil siyaset ve toplumsal yaşam üzerindeki olumsuz etkilerini gidermek bakımından çok önemli bir aşama kaydedildiğini göstermektedir. Bununla birlikte silahlı kuvvetlerin çok yönlü denetimi için yapılması gereken acil düzenlemelerin hayata geçirilmesi açısından siyasal iktidarın daha özenli davranması beklenmektedir.
Toplumsal çevreler, derin devlet davalarındaki yargılamaların uzun sürelere yayılmasından endişe etmekte ve olası bir siyasi kaosla birlikte her şeyin alt üst olmasından kaygı duymaktadır. Kurdun sevdiği puslu havanın bir kez daha oluşmaması ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması gerekiyorsa sivil siyasetin de eski alışkanlıklarını terk etmesi gerekmektedir.
[1] Seydi Çelik,
Osmanlıdan Günümüze Devlet ve Asker: Askeri Bürokrasinin Sistem İçindeki Yeri, s.288.