Önce, içerik olarak dedikoduya, yöntem olarak gayri ahlakiliğe dayanan bir hareketin üzerinde durma konusunda tereddütlüydüm. Ama düşünelim ki post modern bir ortamda birbirine benzeyen pek çok olay var. Ortak tarafları da genel geçer bir mantıktan ve etikten yoksun olmalarıdır. Herhalde söylememe gerek bile kalmadı Wikileaks’tan söz ediyorum. Daha ilginç olanlarını yaşamaya hazır olabilmek için en azından olayın karakteristiği üzerinde durmak gerekiyor. Kaldı ki olayın daha uzun zaman gündemimizi meşgul edeceğinde şüphe yoktur.
Önce belirtelim ki Wikileaks belgelerinin (eskilerin deyimiyle öyle sayılan varakların) söylediği belli bir şey yok, ama demek istedikleri çok şey var ve dolayısıyla da bunlar bizim üzerinde durmak, bir sonuç çıkarmak zorunda olduğumuz şeylerdir. Yani her şey gibi bunlardan da çıkarmak zorunda olduğumuz dersler vardır.
Gerçekleştirdiği fitneye rağmen işin aktörleri ve bunların amacında hala bir belirsizlik varlığını sürdürüyor. Görünen gerçek, hareketin, diplomatlara ait farklı konularla ilgili elinde bulundurduğu çok sayıdaki belgeyi kamuoyuna ilan eden bir internet sitesi yöneticisiyle başlayıp bitmediğidir. Çünkü bu görüş ne aktör ve ne de onun amacı hakkında bize sağlıklı bir ipucu vermemektedir. Esasen bu belirsizlik ve meydana getirdiği etki bakımımdan olay ilgi çekici sıfatlarla nitelendirilmektedir. Mesela bu olay bazılarına göre yeni bir küresel siyaset virüsüdür. AİDS, kuş nezlesi, kene paniği, domuz gribi, gibi küresel boyutta panik yaratan; hangi şartlarda nasıl üretilip kimler tarafından yayıldığı bilinmeyen bulaşıcılar gibi öncelikle üst düzeydeki pek çok kişiye panik yaşatan bir siyasal virüstür. Bazılarına göre ise tam anlamıyla bir post modern darbedir.
Bu post modern nitelemesi bizim için de bir hayli anlamlıdır. Onun için ben de olup bitenleri en azından bir post modern siyaset olarak adlandırma niyetindeyim. Bilindiği üzere post modern duruş, bir merkezi konumdan yoksun, genel geçer mantıktan uzak, düşünce olarak bulanık, davranış olarak sinsi, bir yaklaşım biçimidir. Bazı görüşlerine katılmasak bile modernitenin bir dik duruşu, merkezi, mantıklı bir bakışı vardı. Hâlbuki post modern siyaset nereden ve nasıl sonuç alabilirse işe oradan girmek ister, orada duran bir ahlakilik kaygısı yoktur. Sözgelimi Müslüman kimlikli bir teröristten bahsederken ekrandaki görüntüde camide namaz kılan insanlar, sokaklardaki başörtülü kadınları göstermekten ve bunları zımnen terörist olarak takdim etmekten çekinmemektedir.
Post modern siyasette aktörler münhasıran kendilerini tanımlamak ve en iyi olduklarını anlatmaktan çok işlerini, başkalarını konumlandırma üzerine kurarlar. Modern kimlik inşasında bile önemli olan sırf aktörlerin kendini tanımlaması değil, başkalarının nasıl algılanacağıdır. Post modern ortamın en önemli özelliklerinden birisi belirsizliklerle dolu olmasıdır. Modern kültür bize rizikoları azaltmayı vaat etmişti. Maalesef gelecek güvensizliklerle dolu, önümüzde etiksizliğin üretildiği bir bataklık var ki Wikileaks bunun tipik bir örneğidir.
Olayda aktörden amaca kadar bir belirsizlik vardır ve göründüğü kadarıyla benzeri pek çok olayda olduğu gibi bu söz konusu belirsizlik varlığını sürdürecektir. Site yayıncısı yakalanmıştır ve sorgulanmaktadır ama bu, belirsizliği ortadan kaldırmaya yetmeyecektir.
Burada cevaplandırılması gerekli en önemli sorulardan birisi bu işin aktörünün kim olduğudur. Sosyal politik analizin önemli ilkelerden birisi şüphesiz olayın aktörlerine bakmaktır. Şüphesiz analiz için aktörlerin belirlenmesi önemli ama yeterli bir ilke olmayabilir. Kaba bir benzetmeyle önce, atılan taşa değil, atan aktör/ler/e bakmak gerekir. Ama aktör açık olarak görülemediğinde eylemin taşıdığı niyetleri tespit etmek açıklayıcı olacaktır. En azından yapılanın kimin işine yaradığına bakmak ve tabi bu çerçevede Wikileaks yayını kimin işine yarıyor, sorusuna cevap aramak gerekiyor.
Wikileaks teşhirciliğinin gerçekleştirmeyi amaçladığı birbiriyle ilgili birkaç önemli noktanın altı çizilebilir: Türkiye’nin dış politikada sürdürdüğü olumlu çizgiyi akamete uğratmak, Amerika’nın Ortadoğu’daki saldırgan politikasını yumuşatma eğilimi taşıyan Obama yönetimini sıkıntıya sokmak, bir genel seçimin arifesinde bulunan Türkiye’de AK Parti’yi tökezletmek ve nihayet özellikle Mavi Marmara skandalından sonra köşeye sıkışmış bulunan İsrail’i rahatlatmak, bu hedefler arasında sayılabilir.
Bilindiği üzere Wikileaks’ta yayınlananların büyük bir kısmı diplomat dedikodusu, resmi yazışmalardan çok, kişisel laflardır. Diplomasi dilinin esasen bir yapaylığı vardır. Sözü edilen diplomat dedikoduları ise zaten bir devletin bir başka devletle ilgili nihai görüşleri olmadığı gibi bizzat o sözün sahibi diplomatın da son sözü değildir. Hatta bu açıdan, bu Wikileaks işi bir Amerikan oyunudur demek de yetmiyor, hangi Amerika diye sormak gerekiyor. Tabi bu soru herkes için ve mesela Türkiye için geçerlidir. Ergenekoncu Türkiye mi, kendisini yeni vizyonla toplamaya çalışan Türkiye mi? Bunlar aynı bağlamda sorulardır.
Göründüğü kadarıyla hareket, mevcut aktif Amerikan siyasetini temsil eden Obama – Clinton ekibini zorluyor. Hatta açıkça dile getirilmese de Dışişleri Bakanının istifası isteniyor. Yine anlaşıldığı kadarıyla eskiden beri var olan veya yeni oluşturulmuş bulunan ve tabir caizse bir Amerikan Ergenekon’u yoğun bir mesai yapıyor. Ergenekoncu bir mantığa uygun olarak da Ortadoğu, Türkiye ve İsrail ile ilgili eski yapılanmayı yerinde tutmaya çalışıyor. Tabi öncelikle de Mavi Marmara skandalı ve Türkiye’nin başarılı çıkışlarıyla köşeye sıkışmış bulunan İsrail’i rahatlatmaya çalışıyor. Esasen belgelerde Chomsky gibi muhalif aydınların da dikkat çektiği gibi İsrail korumacılığı gözlerden kaçmıyor. Bu gelişmelerin, ne düzeyde değerlendirilebileceği belli değil ama genel olarak Amerikan Yahudi lobisinin işine yarıyor.
İşin gerçeği Amerikan Ergenekon’u da büyük bir bozgun yaşıyor. Nereden bakarsak bakalım İsrail’i sırtlamış bir Amerikan politikası Amerikalı ünlü siyaset bilimcilerin ve Chomsky gibi muhalif aydınların ifadesiyle ciddi bir sıkıntı içinde bulunuyor, başarısızlıkları artıyor. Vakıa ABD 1956 Süveyş Krizinden 2006 yılına kadar dünyanın değişik ülkelerinde 186 operasyon düzenlemiş ve bunların yaklaşık beşte birinde başarılı olmuş, beşte dördü fiyaskoyla bitmiştir. Gerçi Amerikan siyaseti bir büyük ülke politikası olarak kendi inisiyatifi dışında gerçekleşen pek çok küçük ülke politikasını kullanımı içerisinde değerlendirme şansına sahip olduğu için bu başarısızlıkları dışarıya fazlaca yansıtmamıştır. Ama fireler her geçen gün artıyor.
Şüphesiz orta doğunun yeniden yapılandırılmasından rahatsız olan siyasal aktörlerin hedefinde Türkiye bulunuyor. Wikileaks yayınının, Türkiye’nin, dışarıda çevresiyle geliştirdiği iyi ilişkiler düzenini bozmak, içeride seçime giden süreçte AK Parti’yi sıkıntıya sokmak istediği söylenebilir. Gerçekten de Türkiye, son zamanlarda, Ahmet Davutoğlu gibi bilgili ve sağduyulu bir Dışişleri Bakanının da gayretleriyle, başta Ortadoğu olmak üzere çevresini yeniden yapılandırma noktasında önemli mesafeler almıştır. Dış dünyada Osmanlı misyonunun yeniden canlandırılması olarak da nitelendirilen bu yeniden yapılanma, kendisini dünyayı hizaya sokma işiyle görevli sayan bir kesimi cidden rahatsız etmektedir. Dolayısıyla da söz konusu çevrelerin bu gelişmeyi sabote etmeleri, işlerinin başında gelmektedir.
Bir seçim arifesinde daha kıskaca alınmak istenen AK Parti daha önce de özellikle seçim öncelerinde ulusal çerçevede engellemelere muhatap olmuş, defalarca düşürülmek istenmiştir. Bunları her seferinde saf dışı etmeyi de başarmıştır. Bu son Wikileaks saldırısına da başarılı bir şekilde karşı koyması beklenir. Ancak parti mensuplarının ve özellikle Başbakan Sayın Erdoğan’ın olup bitenleri daha bir soğukkanlılıkla karşılayabilmeleri gerekmektedir. Esasen bu tür dedikoduların bir amacı da muhatabını fevri tepkilere çekebilmektir. Yüz yüze oldukları siyasetin bir post modern siyaset olduğunu unutmamalıdırlar.