İsveç merkezli uluslararası bir organizasyon olan Wikileaks, Obama yönetiminin uyarılarına rağmen ABD Dışişleri Bakanlığı'na ait bazı gizli belgeleri yayımlamıştır. Söz konusu organizasyon Avustralyalı gazeteci ve internet aktivisti Julian Assange tarafından yönetilmektedir. Yayımlanan belgeler, 2004 yılından 2010’un Mart ayına kadar devam eden sürede ABD'nin dünyadaki toplam 270 büyükelçilik ve konsolosluklarla günlük yazışmalarının içeriğini ortaya koymaktadır. İddiaya göre söz konusu belgeler, ABD Dışişleri’nin kullandığı bilgi paylaşım sitesinden sızmış! Bu paylaşım sitesinde yer alan belgeler çok yüksek düzeyli gizli belgeler olmaktan çok, belki biraz gayretle birçoklarının ulaşabileceği türden gözükmektedir. Belgelerin güvenlik gerekçesiyle ayıklandığı, bazı isimlerin gizlendiği de söyleniyor. Belgelerde olan şeylerin birçoğu dedikodu kabilinden bilgiler. Bunlar, ABD yetkililerinin ilişkide bulundukları ülkelerin siyasetçi ve devlet adamlarıyla yaptıkları görüşmelerine, o ülkelerle ilgili kanaatlerine, kimlerle ilişki kurarak haber topladıklarına ilişkin bilgiler. Kaynaklarını gizli tutarak ülkelerin en özel bilgilerine ulaşan, dahası bu verileri yayınlayan Wikileaks’ın elinde, yayımlandığı takdirde ülke yönetimlerini derin sarsıntıya maruz bırakabilecek, politikalarını etkileyebilecek binlerce belge olduğu söylenmektedir.
Küreselleşen dünyada medya, internet ve haberleşme alanındaki teknoloji son hızla gelişirken, bilginin dünyadaki akışı ve yayılımı hiçbir sınır tanımamakta, her türlü kontrol ve sansür mekanizmasını devre dışı bırakmaktadır. Bu durum mahrem ve özel konulara ulaşılıp onların ifşa edilmesini oldukça kolaylaştırmakta, özel hayatın gizliliği ile ilgili ahlaki ve hukuki problemlere neden olmaktadır. Siyasi ve askeri güç elde etme yolunda bütün imkânların hiçbir sınır tanımaksızın sonuna kadar seferber edildiği dünyamızda dezenformasyonun, iç karışıklıklar yaratılması, ülkeler arasındaki diyalogların düşmanlığa dönüştürülmesi, ülkelerin zayıflatılıp çökertilmesi amacına matuf korkunç bir silah olarak kullanılmasında şaşılacak bir durum olmaması gerekir. Ancak ülke yönetimleri ve halklar olarak böyle bir şeye hazırlıklı olunduğu takdirde, dezenformasyonla amaçlanan plan hedefine ulaşamayabilir.
İçerisinde Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan’la ilgili bilgi ve değerlendirmelerin de yer aldığı belgelerin yayımlanması ABD için bir itibar kaybı olmakla beraber, belgelerin büyük bir kısmının Obama dönemini değil de çoğunlukla neo-con iktidarların dönemini ilgilendiriyor olması düşündürücüdür. Değerlendirmeler, Obama’nın istediği takdirde söz konusu belgelerin yayımını durdurabileceği şeklinde gelişmektedir. Suudi Arabistan devletinin el-Kaide örgütünün arkasındaki devlet olduğu ve onu desteklediği, Suudi Arabistan’ın Pakistan üzerindeki etkisine karşı ABD’nin Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunun artırarak ona cevap vermek istediği, Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın da aralarında bulunduğu bazı Arap liderlerin ABD’den İran’ın nükleer programına son vermesi için İran’a hava saldırısında bulunmasını istedikleri, nüfus ve din faktörlerinin yanında Irak, İran ve Suriye gibi ülkelere sınır komşusu olması nedeniyle Türkiye’nin AB’ne giremeyeceği şeklindeki görüş ve değerlendirmeler belgelerde öne çıkan noktalardır. Yine AK Parti hükümetinin İslamcı ve Osmanlıcı olduğu, AKP hükümetinin yönettiği Türkiye’nin Doğu’ya doğru bir eksen kayması içerisinde bulunduğu, ABD’li diplomat ve elçilerin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu hakkında “tehlikeli!” değerlendirmesi yaptıkları, Azerbaycan lideri İlham Aliyev’in Türk Hükümetinden hazzetmiyor olduğunu söylediği, Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında gizli hesaplarının var olduğu iddiaları da belgelerde yer almaktadır. Aliyev ve Başbakan Erdoğan, haklarında yapılan iddiaları şiddetle yalanlamışlardır.
Ne kadar kamufle edilip üstü örtülmeye çalışılırsa çalışılsın, bu belge yayımlama işinin ABD yönetimi, Yahudi lobileri ve İsrail’in inisiyatifi dışında gerçekleşemeyeceği doğrultusunda kamuoyunda yaygın bir kanaat oluşmuştur. Türkiye’nin son zamanlarda Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığında ve R. Tayyip Erdoğan’ın liderliğini yaptığı AKP hükümetinin yönetimi altında iç ve dış siyasette ortaya koyduğu performans; demokratikleşme, sivilleşme ve AB standartlarını gerçekleştirme yolunda attığı önemli adımlar; gerek AB, gerekse Türk ve İslam Dünyası ile geliştirdiği güçlü ilişkiler, yakın ve uzak komşularıyla sorunları neredeyse sıfıra indirgemeye matuf girişimler, bulunduğu bölgede bağımsız inisiyatif kurma gayretleri onlarca yıldır ABD ve İsrail gibi bölgede tartışmasız hakimiyet kurmuş devletleri kendi politikalarının geleceği açısından endişeye sevk etmiş olmalıdır.
Belgelerde ifşa edilen bilgilerin çoğunluğunun Türkiye, Ortadoğu ve İslam dünyası ile ilgili olması dikkat çekmektedir. Söz konusu bilgilerle Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi İslam ülkeleri arasına nifak düşürülerek aralarındaki güven duygusunun ortadan kaldırılması amaçlanıyor olabilir. Filistin’e insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine yapılan saldırının ve Filistin’de yeni Yahudi yerleşim bölgelerinin devreye sokulmasının ardından İsrail-Filistin meselesine yoğunlaşan dikkatlerin oradan kaydırılarak İran üzerinde odaklanması isteniyor gibi! Diğer taraftan örneğin Suudi Arabistan’ın el-Kaide’ye destek verdiği iddiası, bu ülkeyi bir şekilde teröre karşı yürütülen mücadelenin (!) hedefi haline getirebilir. Yani böyle bir iddia, Körfez ülkeleri başta olmak üzere diğer İslam ülkeleri için bir tehdit, aba altından sopa gösterme olarak da algılanabilir. İfşa edilen belgeler dikkatle analiz edildiğinde, bu bilgilerin arkasında olanlar tarafından Ortadoğu merkez olmak üzere İslam dünyasında yer alan ülkeler arasında güçlü bir ittifakın, samimi bir birlikteliğin istenmediğini anlamak hiç de zor değildir. Bu bağlamda R. Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu gibi bu projenin inşasında aktif görev alanların tehdit listesine yerleştirilerek veya da kamuoyundaki itibarları zedelenerek imaj kaybına uğratılmaları ve bir şekilde siyaset sahnesinden elemine edilmek istenmeleri de anlaşılabilir bir durumdur.
Gerek ABD’de siyaset mekanizmasını elinde bulundurup yönlendiren derin mahfillerin ve gerekse İsrail’in Ortadoğu ve dünya siyasetinde Türkiye’den vazgeçemeyecekleri herkesin malumudur. Ancak gelişen hadiselerin seyrinden, onların istediği şeyin Abdullah Gül’ün, Tayyip Erdoğan’ın ve Ahmet Davutoğlu’nun siyasi etkinliklerinin ortadan kalktığı bir Türkiye olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir projeye içeriden de destek verenler vardır.
[1] Nitekim şu anda Ergenekon davasından Silivri’de yatmakta olan İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in, elinde R. Tayyip Erdoğan’ın İsviçre bankalarında gizli hesaplarının olduğuna dair bir belgeye sahip olduğunu (!) iddia etmesini bu desteğin bir ifadesi olarak okumak doğru olur. Yine benzer şekilde Türkiye Cumhuriyetini senelerce ABD ve Avrupa’da temsil etmiş emekli bir büyükelçinin, CNN Türk’teki bir programa katılarak ABD’li diplomatların Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu “tehlikeli” olarak nitelendirmesinden hareketle “ABD gibi Türkiye’nin önemli bir müttefikinin tehlikeli bulduğu bir dışişleri bakanının görevde kalamayacağını” seslendirmesi de bir hayli düşündürücüdür. Müslüman ülkelerin yönetici ve halklarını birbirine düşürerek ittifak etmelerini engellemeye, aralarında olması gereken koordinasyonu ifsat etmeye matuf plan ve girişimler yeni bir şey olmayıp tarihte benzeri yaşanmış durumlardır. Wikileaks’in belgeleri ifşa etmesi ve olay etrafındaki gelişmeler, bizim Kur’an’dan bir ayeti tekrar hatırlamamıza ve onun verdiği ilahi mesajın ışığı altında ortaya çıkan hadiseleri düşünüp tedbir almamıza vesile olmaktadır:
“Ey inananlar! Eğer bir fasık size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir kavme/millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.”[2]