1999’dan bu yana PKK yandaşlarını sokaklara dökerek şiddet eylemlerine sevk etmek üzere düğmeye basıldığında, bunun gerekçelerinden ve tahrik araçlarından birisi hep Abdullah Öcalan’ın sağlığı ve içinde bulunduğu cezaevi koşulları oldu. Terör örgütü liderinin İmralı Cezaevi’nde kötü şartlar altında tecrit edildiği, çeşitli yöntemlerle öldürülmeye çalışıldığı ve bu nedenlerle sağlığı ve cezaevi şartlarının iyi olmadığı vb iddia ve propagandalarla sempatizan ve yandaşlarının şiddet ortamına çekilmeye çalışılması ve insani duyguları istismar etmek suretiyle içeride ve dışarıda bir takım yerleri harekete geçirmek suretiyle inisiyatif elde etme ve devleti zor durumda bırakma politikası, terör örgütünün uzun zamandır uyguladığı taktiklerden birisi olmaya devam ediyor.
Şu ana kadar bütün bu iddiaları doğrulayan hiçbir belge ve rapor, gerek ulusal ve gerekse uluslararası düzeyde mevcut olmamasına rağmen ve hatta tam aksi yönde bulgu ve açıklamalara rağmen bu iddialar sokakları hareketlendirmede ne yazık ki çoğu zaman işe yaradı.
Abdullah Öcalan’ın, çoğu vatandaşın sahip olamadığı bir biçimde ve oldukça sık denilebilecek şekilde doktor heyetleri tarafından düzenli ve periyodik sağlık kontrollerinden geçirildiği ve ciddi olarak nitelendirilebilecek bir hastalığının bulunmadığı, gerektiğinde her türlü tedavisinin de derhal ve en iyi ölçüde gerçekleştirildiği herkes tarafından bilinen bir gerçek olmasına rağmen bu provakasyonların işe yaraması, aslında amacın bağcıyı dövmek olduğunu gösteriyor. Nitekim Öcalan’ın, iddia edildiğinin aksine yeni bir odaya nakledilmekten oldukça memnun olduğu da ifade edilmektedir. Hatırlanacağı üzere geçtiğimiz haftayı Öcalan’ın nakledildiği hücrenin 17 santimetrekare küçülecek olması üzerine bir bardak suda kopartılan fırtınayla geçirmiştik. Anlaşılan o ki bu haftayı da Öcalan’ın İmralı’ya nakledilenler tarafından öldürülme korkusunu tartışarak geçireceğiz.
Avrupa Konseyi gibi uluslararası kuruluş ve Avrupa İşkence ve İnsanlık dışı veya Onur kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi (CPT) gibi organların incelemeleri neticesinde yaptıkları açıklama ve yayınladıkları raporlarda, Abdullah Öcalan’ın hiçbir şekilde kötü muameleye maruz kalmadığı/bırakılmadığı, içinde bulunduğu cezaevi şartlarının çok iyi olduğu, avukatlarıyla görüşme, gazete okuma vb haklar konusunda uluslararası standartların kendisine uygulandığı sürekli olarak dile getirildi.
Abdullah Öcalan’ın bugün Kürt sorunun çözümsüzlüğünün ve şiddet politikasının en önemli aracı olduğu realitesi alenen ortadır. Bütün etnik unsurlarıyla ülke nüfusunun büyük bir kısmının nefret ettiği, 25 yıldır süren bir kan ve gözyaşı deryasının, binlerce mazlum ve şehidin ve bir ihanet sürecinin müsebbibi ve sembolü olarak gördüğü bir kişiyi sözüm ona barış sürecinin ya da çözümün anahtarı olarak empoze etmeye çalışmak ya da göstermek ve kendisini ömür boyu hapse mahkûm etmiş bir devlet tarafından muhatap alınmaya zorlamak, akıl ve iyi niyetle ilişkili olamaz.
Öcalan’dan bir Nelson Mandela yaratabileceklerini umanlar, sadece saf ve gerçekte ne olup bittiğinden bihaber olanlardır. Ama bunun hayaliyle onları kullananların aslında böyle bir niyeti de olmasa gerekir. Çünkü Güney Afrika’da yaşananlarla Türkiye’deki yaşananların ve maddi gerçeklerin birbirinden çok farklı olduğunu onlar da çok iyi bilmektedirler. Mandela’yı yaratan şartlar ve misyonu, Öcalan’ınkinden ahlaki, tarihsel, sosyal, siyasi, özellikle metodolojik ve diğer pek çok açıdan çok farklıdır. O, artık sadece bir provakasyon ve çözümsüzlük aracıdır. Bunu, kendisini ‘Kürt’ olarak tanımlayan vatandaşlarımız kadar, bütün herkes çok iyi bilmelidir. Bu şahsa karşı Türk toplumunun beslediği kin ve nefret, aynı zamanda onun can damarı haline gelmiştir.
Bu hissiyat, kolayca duygusal tepki ve patlamalara yol açabilecek ölçüdedir. Bunu bilen güç merkezleri, ülkede gerilim yaratmak ve bu gerilimi şiddet ortamına taşımak istediklerinde, bu milletin can damarına basmaktadırlar. Şu ana kadar sağduyunun büyük ölçüde galip geldiğini görmekle birlikte, artık son olayların ışığında çok daha dikkatli olmamız gerektiğinin de farkına varıyoruz.
İşte bugünlerde Öcalan üzerinden suni gündem yaratılarak gerilim yaratma politikasının yeniden sahneye konulduğunu görüyoruz. Değişik illerimizde malum iddia ve gerekçelerle ardı ardına yaşanan şiddet olayları, çeşitli amaçlarla ki muhtemelen bir takım şeylerin istedikleri gibi gitmediği için ya da uzun dönemli stratejik hedeflerinin zamanlanmış mütemmim bir parçası olarak düğmeye basmalarının bir sonucu olduğunu görmek mümkündür. Ya da kısa vadeli basit bir takım siyasi çıkara dönük atraksiyonlara yönelik çabalar olarak da. Aksi takdirde, bütün dünyanın terör örgütü olarak tanıdığı ve binlerce insanın hayatına mal olmuş, tarif edilemez acı ve kayıplara yol açmış bir oluşumun liderliğini yapan bir kişi olarak, uluslararası standartların zorlamasıyla sahip olduğu imkân ve şartlar, kamu vicdanını zaten sızlatırken; bir de kendisine ‘tecrit uygulanıyor’ iddiasıyla kitlelerin iki taraflı tahrik edilerek kanlı bir şiddet ortamına sürüklenmeye çalışılması, ancak belirli amaçlara ulaşmaya çalışan ama bir bütün olarak Türk ve Kürt bütün etnik parçalarıyla bu milletin düşmanı olanların işidir.
‘Tecrit politikası’nın gerçekte ne olduğunu, neleri içerdiğini, nasıl uygulandığını merak edenlerin, 1970’li yılların ağır tecrit şart ve uygulamalarıyla bilinen Stammheim’ını (Stuttgart, Baden Württemberg – Almanya) hatırlaması gerekiyor. Stammheim, 1959 – 1963 yılları arasında inşa edilmiş ve 1964’te hizmete girmiş yüksek güvenlikli bir hapishanedir. Ününü özellikle 1970’li yılların sol terör örgütlerinden Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) (1) ya da nam-ı diğer Baader-Meinhoff Çetesi liderlerinin yargılandığı ve tutulduğu yer olmasından almaktadır. Bu amaçla 1975’te özel bir bölüm yapılmıştır. Burada tutuklu ya da mahkûm olarak RAF liderlerine tecrit politikaları uygulanmıştır. Zamanının en güvenli hapishanelerinden birisi sayılmasına rağmen RAF’ın liderleri ateşli silah ve bıçakla intihar etmişler ya da teşebbüste bulunmuşlardır.
Dolayısıyla gerçek anlamda ‘tecrit politikası’nın ne olduğunu anlamak için, 22 yıl gibi uzun bir süre Alman cezaevlerinde kendisine tecrit politikası uygulanmış, 1994 yılında sağlık nedeniyle serbest bırakılmış, RAF’ın Jan-Carl Raspe, Andreas Baader, Ulrike Meinhoff, Holger Meins ve Gudrun Ensslin’le birlikte kurucu üyelerinden ve bunlardan halen hayatta olan tek üyesi Irmgard Möller’e kulak vermek gerekiyor. Fransa ve İspanya cezaevlerinde kalmış Basklı mahkûmları dinlemek gerekiyor. Ondan sonra ülkemizde yaşadıklarımıza bakıp, ‘pervasızlığın’ ne olduğunu görelim. Lafı uzatmadan ‘cezaevlerinde tecrit politikası’nın gerçek anlamda ne olduğunu merak edenlerin Hüseyin Karabey’in video röportajlarından derlediği çalışmasına bir bakmalarını öneriyorum: SESSİZ ÖLÜM: Avrupalı Siyasi Mahkûmlar Hücreyi Anlatıyor, Metis Yayınları, 2001, İstanbul.
(1) RAF hakkında detaylı bilgi için bakılabilir: KIZIL ORDU FRAKSİYONU: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Anne Steiner ve Loic Debray, Çev. Ruşen ÇAKIR, Metis Yayınları, 2000, İstanbul