İsviçre ve Türkiye, birisi Avrupa’nın tam ortasında diğeri ise en güneyinde bulunan iki bağımsız devlet olarak jeopolitik konumları ve siyasi gelenekleri bakımından oldukça farklı iki ülke. Ancak bizim için İsviçre modern Türkiye’nin doğuş yıllarında sembolik olarak önemli işlevler görmüş bir ülkedir. Zira Lozan antlaşması bu ülkede imzalandı. Türk medeni kanunu İsviçre medeni kanuna dayanarak hazırlandı. 1926’da imzalanan dostluk antlaşması ise Cumhuriyet döneminde iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin temelini oluşturdu. İsviçre’nin 1815’te Viyana Kongresi ile kabul edilen tarafsız devlet statüsü onun 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan uzak kalmasını sağladığı gibi, uluslararası politikada Türkiye ve İsviçre’yi karşı karşıya gelmekten korudu. Bu nedenle Türkiye’nin Almanya ve Fransa gibi ülkelerle yaşadığı siyasi gerilimler (Ermeni soykırımı iddialarının tanınması dışında) Ankara ve Bern arasında pek yaşanmadı.
Buna rağmen, İsviçre ve Türkiye arasındaki siyasi-ekonomik ilişkilerin çok derinlikli bir ilişki olduğu da söylenemez. Toplamda ancak 2.5 milyar dolar civarında bir ticaret hacmimiz var. İki ülkeyi bir araya getiren örgütsel platformlar ise zayıf kalıyor. Dolayısıyla ikili ilişkilerin geliştirilmesi için iki ülke siyasi liderlerinin özel gayretleri gerekiyor. İşte bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül 25-26 Kasım tarihlerinde İsviçre’ye iki günlük bir resmi devlet ziyareti gerçekleştirdi. İçinde bizim gibi akademisyenlerin de bulunduğu geniş bir heyetle gerçekleştirilen bu seyahat, Türkiye’den İsviçre’ye Devlet başkanlığı düzeyinde gerçekleştirilen ilk resmi ziyaret olma özelliğini taşıyor. Özellikle İsviçre tarafının Gül’ün ziyaretine ayrı bir önem atfettiğini belirtmek gerekiyor. Resmi görüşmelerden, alınan güvenlik tedbirlerine ve hatta ikili temaslara kadar hemen her şey ayrıntılı biçimde düzenlenmiş sembolik jestlerle doluydu.
26 Kantondan (eyaletten) oluşan İsviçre, siyasi olarak üç özelliği ile dikkat çekiyor: Bunlar federalizm, tarafsızlık ve doğrudan demokrasidir. Yürütme organı olan Federal Konsey yasama organınca seçilen yedi üyeden oluşuyor ve her yıl içlerinden birisi bir yıllığına Devlet Başkanlığı görevine seçiliyor. Halen Devlet Başkanlığı görevini yürüten Bayan Doris Leuthard Türkiye ile ilişkilere özel önem veriyor ve Cumhurbaşkanı Gül ile de kişisel ilişkileri oldukça iyi görünüyor. Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi seçimlerinde desteğini esirgemeyen İsviçre, 2010 Eylül ayındaki Türkiye’nin BMGK başkanlığı sırasında da Cumhurbaşkanı Gül’e büyük destek vermiş bir isim. 2002 yılında BM üyesi olan İsviçre aslında uluslararası diplomaside her zaman önemli roller oynayan; özellikle de arabuluculuk ve gizli diplomaside maharetli ve güven duyulan bir ülke olarak biliniyor.
Türkiye’ye yönelik ilginin nedeni
Peki, İsviçre hükümetini son yıllarda Türkiye’ye bu kadar yaklaştıran nedenler nelerdir? Salt iyi niyet mi? Elbette hayır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, İsviçre hükümeti ve büyük şirketler (özellikle finans çevreleri) Türk ekonomisinin krize rağmen sergilediği büyüme performansının ve genişleyen pazar hacminin farkına varmış durumdalar. Üyesi olmadığı AB ile ciddi sorunlar yaşayan İsviçre de kendi firmalarının AB dışında alternatif pazarlar arama stratejisine destek veriyor. Bu anlamda nasıl Türkiye Avrupa pazarları dışına, özellikle Orta Doğu ve Afrika pazarlarına açılma gereği duyuyorsa, İsviçre de Türk pazarlarına ve buradan da doğuya doğru açılma arayışı içinde. Sekiz milyonluk İsviçre için 70 milyonluk Türkiye pazarı küçümsenecek bir pazar değil.
Diğer yandan İsviçre son küresel mali krizden en az AB ülkeleri kadar etkilenmiş durumda. Banklarının gücüyle bilinen bu ülkede bile 2009 yılında ekonomi %2 küçülmüş; bu yıl pozitif büyüme gözlense de henüz krizin etkisi tam olarak atlatılmış değil. Tüketicilerde, siyasilerde ve büyük firmalarda geleceğe ilişkin endişeli bekleyiş sürüyor. Şimdiye kadar AB dışında kalan İsviçre bir yandan bu büyük entegrasyonun dışında kalarak kendi bağımsız ekonomi politikalarını yürütebiliyordu, diğer yandan ise AB ile geliştirdiği özel ilişkiler sayesinde Avrupa Ekonomik Alanının yarattığı tüm nimetlerden de faydalanıyordu. Bir ara AB’ye tam üye olmak istemiş ama 1992’de yapılan referandumda halk AB üyesi olmayı reddetmişti. Şimdi ise AB üyeleri İsviçre’ye baskı uyguluyorlar. Örneğin AB ülkelerine göre yabancı yatırımcılara yönelik düşük vergi politikası uygulayan İsviçre’ye AB’den büyük baskı var. Bu da İsviçre’yi zor durumda bırakıyor. Diğer yandan uzun yıllardır İsviçre bankaları tüm dünyadaki zenginlerin güvenli kasasına dönüşmüş durumdaydı. Ancak bir yandan uluslararası sistemde terörün mali kaynaklarını kurutma uğraşısı diğer yandan küresel mali krizle mücadelenin bir yöntemi olarak tüm dünyada mali kurumların şeffaflaşmasına yönelik baskılar da giderek artmaktadır. Bu amaçla imzalanan uluslararası antlaşmalar ise İsviçre ekonomisini olumsuz etkilemektedir. Gizli ya da açık hesaplarda bulunan yabancı sermaye ülke dışına çıkma eğilimindedir. Kaçan sermayenin bir kısmı da güvenilirliği giderek artan Türkiye’ye gelmektedir. Nitekim BDDK verilerine göre, 2009 sonu itibariyle Türkiye’deki temsilciliği bulunan toplam 41 yabancı banka içinde İsviçre bankalarının sekiz temsilcilikle birinci sırada bulunması sürpriz değildir. Önümüzdeki dönemde de İsviçre bankalarının Türk bankaları ile ortaklıklar kurması beklenmelidir. İki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin geliştirilmesi uğraşısının ardında yatan nedenlerden biri de işte budur. Ayrıca İsviçre hızla büyüyen Türk ekonomisinin ihtiyaç duyduğu yeni enerji yatırımlarından da pay almak istemektedir.
İsviçre’nin Türkiye ile yakınlaşma stratejisinin ikinci nedeni ise siyasidir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel olaylardaki etkisi arttıkça İsviçre gibi geleneksel olarak barış diplomasisine ev sahipliği yapan bir ülkenin ilgisini çekmesi doğaldır. Kızıl haç, BM İnsan Hakları Konseyi, Dünya Sağlık Teşkilatı gibi BM oranları bu ülkededir. 2002 yılında resmen BM üyesi olan İsviçre, Türkiye gibi dünya politikasında son yıllarda performans grafiği hızla yükselen bir ülkeyle diplomatik işbirliği arayışında şaşılacak bir şey yoktur. Türkiye ise İsviçre’nin Türk-Ermeni yakınlaşması konusunda yürüttüğü arabuluculuk çalışmalarını takdirle karşılamaktadır. Geçen yıl Zürih Üniversitesinde imzalanan protokoller bu ülkenin taraflar arasında yürüttüğü gizli diplomasinin başarılı bir sonucu olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Gül de İsviçre parlamentosunda yaptığı konuşmada İsviçre hükümetinin bu çabalarından takdirle söz etti. Ayrıca Kıbrıs konusunda da İsviçre’nin arabuluculuk yapma girişimlerini desteklediğini açıkladı. Son NATO zirvesinde gözlendiği gibi, artık Kıbrıs sorunu aynı zamanda bir AB sorunu haline gelmiştir ve İsviçre gibi tüm taraflarca güvenilen bir ülkenin Kıbrıs sorununun çözümünde kritik bir diplomatik rol üstlenmesi mümkündür. Bu bağlamda Türkiye’deki 2011 genel seçimlerinden sonra, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında bazı sürpriz gelişmeler de beklenebilir.
İsviçre-Türkiye arasındaki sorunlar: Demokratik ırkçılığın yükselişi
Bununla birlikte iki ülke arasındaki sorunları da görmek gerekiyor. Bunların başında Türk göçmenlerin de içinde bulunduğu ve İsviçre nüfusunun %5’ini oluşturan Müslüman azınlığın yaşadığı sorunlar geliyor. Avrupanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre’de de son yıllarda aşırı sağ partilerin siyaset üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Geçen yıl Ekim ayında yapılan bir referandumda %57’lik bir oyla kabul edilen ve ülkedeki camilerde yeni minarelerin yapılmasını yasaklayan yasa Müslüman nüfus arasında ciddi bir tedirginlik yaratmış görünüyor. Bu ülkede 120 bin vatandaşı bulunan Türkiye de ilgili yasaya sert tepki vermişti. Şimdi de 29 Kasımda yapılan ve suç işleyen yabancıların ülkeden otomatik olarak sınır dışı (departe) edilmesini öngören yeni yasa yüzde 53 ile kabul edildi. Cumhurbaşkanı Gül’ün Türk gazetelerine de yansıyan beyanına göre, ikili görüşmelerde bu konular da gündeme gelmiş ve sayın Gül muhataplarına açıkça bu tür gelişmelerin İsviçre’nin imajına zarar verebileceğini söylemiş. Cumhurbaşkanı Gül Türk toplumu temsilcilerine verdiği ve bizim de katıldığımız resepsiyonda bu anlamda önemli mesajlar verdi. Vatandaşlarımıza çifte vatandaşlık imkânlarından yararlanabileceklerini ve siyasal süreçlere etkin katılımın önemini vurguladı. İsviçre’deki diğer yabancılara göre Türk toplumu arasındaki suç işleyenlerin oranlarındaki düşüklüğe dikkat çekti. Türkiye’nin büyükelçiliği ve konsolosluklarının her zaman Türk halkının yanında olacağını da belirtti.
Gözlemlerimize göre de Türk diplomatlarının bu ülkedeki Türk vatandaşlarıyla olan ilişkileri oldukça güçlü. Hükümetin de yönlendirmesiyle, Türk diplomatları modern diplomasi tekniklerini uygulamaya başlamış durumda. Bern büyükelçisi Tanju Bey ve özellikle aktif ve heyecanlı Zürih başkonsolosumuz Hakan beyin gayretlerini özelikle belirtmek gerekir. Geziye katılan akademik heyetin İsviçre akademisiyle kalıcı bağlantılar kurmasını teşvik etmek ve bu amaçla görüşmeler ayarlamak da kamu diplomasinin önemli bir parçası olarak görülüyor artık.
Son bir gözlemimiz de şudur: Avrupa’da aşırı sağ partiler giderek siyasi gündemi belirlemeye bağladı. Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde artan ekonomik ve sosyal krizlerin de etkisiyle aşırı sağ partilerin oy desteğinde hızlı bir artış var. İsviçre de bu yükselişten payını alıyor. Burada ilginç olan şey şudur: Diğer Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin siyaset üzerindeki etkisi görece sınırlı kalırken, İsviçre’de doğrudan demokrasi geleneğinin güçlü olması nedeniyle hükümet istemese dahi aşırı sağcı Halk Partisi siyasal gündemi belirleyebilmekte ve ırkçı yasaların referandumlar yoluyla geçmesini sağlayabilmektedir. Minare yasağı ve suç işleyen yabancıların departe edilmesi bunun somut örnekleridir. Yarın hangi konuların gündeme geleceği ise belirsizdir. Bu tür yasaların insan hakları ihlalleri ve yeni mağduriyetler yaratması ise kaçınılmazdır ve siyasi açıdan bunlar “demokratik ırkçılık” olarak algılanmaktadır. Demokrasi ve halk egemenliğinin arkasına sığınarak bireysel haklara yönelik bu tür yasaların çıkarılmasına göz yummak, İsviçre gibi liberal geleneğin güçlü olduğu bir ülke adına oldukça üzücüdür. Müslümanları ve hatta tüm yabancıları “kara koyun” olarak gören ve çitin (sınırın) dışına atılmasını öneren aşırı sağın söylemleri karşısında, başta entelektüel çevreler olmak üzere siyasi partiler bu sorunları görmezden gelemezler ve er ya da geç yükselen ırkçılıkla yüzleşmek zorundalar. Bu, ahlaki ve siyasi bir yükümlülüktür.