ENGLISH
23.05.2012
29.11.2010 09:48


Prof. Dr. Birol Akgün
SDE Uzmanı
bakgun@sde.org.tr
CV

İsviçre Yükselen Türkiye’yi Keşfediyor

İsviçre ve Türkiye, birisi Avrupa’nın tam ortasında diğeri ise en güneyinde bulunan iki bağımsız devlet olarak jeopolitik konumları ve siyasi gelenekleri bakımından oldukça farklı iki ülke. Ancak bizim için İsviçre modern Türkiye’nin doğuş yıllarında sembolik olarak önemli işlevler görmüş bir ülkedir. Zira Lozan antlaşması bu ülkede imzalandı. Türk medeni kanunu İsviçre medeni kanuna dayanarak hazırlandı. 1926’da imzalanan dostluk antlaşması ise Cumhuriyet döneminde iki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin temelini oluşturdu. İsviçre’nin 1815’te Viyana Kongresi ile kabul edilen tarafsız devlet statüsü onun 20. yüzyıldaki iki büyük savaştan uzak kalmasını sağladığı gibi, uluslararası politikada Türkiye ve İsviçre’yi karşı karşıya gelmekten korudu. Bu nedenle Türkiye’nin Almanya ve Fransa gibi ülkelerle yaşadığı siyasi gerilimler (Ermeni soykırımı iddialarının tanınması dışında) Ankara ve Bern arasında pek yaşanmadı.
 
Buna rağmen, İsviçre ve Türkiye arasındaki siyasi-ekonomik ilişkilerin çok derinlikli bir ilişki olduğu da söylenemez. Toplamda ancak 2.5 milyar dolar civarında bir ticaret hacmimiz var. İki ülkeyi bir araya getiren örgütsel platformlar ise zayıf kalıyor. Dolayısıyla ikili ilişkilerin geliştirilmesi için iki ülke siyasi liderlerinin özel gayretleri gerekiyor. İşte bu nedenle Cumhurbaşkanı Gül 25-26 Kasım tarihlerinde İsviçre’ye iki günlük bir resmi devlet ziyareti gerçekleştirdi. İçinde bizim gibi akademisyenlerin de bulunduğu geniş bir heyetle gerçekleştirilen bu seyahat, Türkiye’den İsviçre’ye Devlet başkanlığı düzeyinde gerçekleştirilen ilk resmi ziyaret olma özelliğini taşıyor. Özellikle İsviçre tarafının Gül’ün ziyaretine ayrı bir önem atfettiğini belirtmek gerekiyor. Resmi görüşmelerden, alınan güvenlik tedbirlerine ve hatta ikili temaslara kadar hemen her şey ayrıntılı biçimde düzenlenmiş sembolik jestlerle doluydu. 
 
26 Kantondan (eyaletten) oluşan İsviçre, siyasi olarak üç özelliği ile dikkat çekiyor: Bunlar federalizm, tarafsızlık ve doğrudan demokrasidir. Yürütme organı olan Federal Konsey yasama organınca seçilen yedi üyeden oluşuyor ve her yıl içlerinden birisi bir yıllığına Devlet Başkanlığı görevine seçiliyor. Halen Devlet Başkanlığı görevini yürüten Bayan Doris Leuthard Türkiye ile ilişkilere özel önem veriyor ve Cumhurbaşkanı Gül ile de kişisel ilişkileri oldukça iyi görünüyor. Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi seçimlerinde desteğini esirgemeyen İsviçre, 2010 Eylül ayındaki Türkiye’nin BMGK başkanlığı sırasında da Cumhurbaşkanı Gül’e büyük destek vermiş bir isim. 2002 yılında BM üyesi olan İsviçre aslında uluslararası diplomaside her zaman önemli roller oynayan; özellikle de arabuluculuk ve gizli diplomaside maharetli ve güven duyulan bir ülke olarak biliniyor.
 
Türkiye’ye yönelik ilginin nedeni
Peki, İsviçre hükümetini son yıllarda Türkiye’ye bu kadar yaklaştıran nedenler nelerdir? Salt iyi niyet mi? Elbette hayır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, İsviçre hükümeti ve büyük şirketler (özellikle finans çevreleri) Türk ekonomisinin krize rağmen sergilediği büyüme performansının ve genişleyen pazar hacminin farkına varmış durumdalar. Üyesi olmadığı AB ile ciddi sorunlar yaşayan İsviçre de kendi firmalarının AB dışında alternatif pazarlar arama stratejisine destek veriyor. Bu anlamda nasıl Türkiye Avrupa pazarları dışına, özellikle Orta Doğu ve Afrika pazarlarına açılma gereği duyuyorsa, İsviçre de Türk pazarlarına ve buradan da doğuya doğru açılma arayışı içinde. Sekiz milyonluk İsviçre için 70 milyonluk Türkiye pazarı küçümsenecek bir pazar değil.
 
Diğer yandan İsviçre son küresel mali krizden en az AB ülkeleri kadar etkilenmiş durumda. Banklarının gücüyle bilinen bu ülkede bile 2009 yılında ekonomi %2 küçülmüş; bu yıl pozitif büyüme gözlense de henüz krizin etkisi tam olarak atlatılmış değil. Tüketicilerde, siyasilerde ve büyük firmalarda geleceğe ilişkin endişeli bekleyiş sürüyor. Şimdiye kadar AB dışında kalan İsviçre bir yandan bu büyük entegrasyonun dışında kalarak kendi bağımsız ekonomi politikalarını yürütebiliyordu, diğer yandan ise AB ile geliştirdiği özel ilişkiler sayesinde Avrupa Ekonomik Alanının yarattığı tüm nimetlerden de faydalanıyordu. Bir ara AB’ye tam üye olmak istemiş ama 1992’de yapılan referandumda halk AB üyesi olmayı reddetmişti. Şimdi ise AB üyeleri İsviçre’ye baskı uyguluyorlar. Örneğin AB ülkelerine göre yabancı yatırımcılara yönelik düşük vergi politikası uygulayan İsviçre’ye AB’den büyük baskı var. Bu da İsviçre’yi zor durumda bırakıyor. Diğer yandan uzun yıllardır İsviçre bankaları tüm dünyadaki zenginlerin güvenli kasasına dönüşmüş durumdaydı. Ancak bir yandan uluslararası sistemde terörün mali kaynaklarını kurutma uğraşısı diğer yandan küresel mali krizle mücadelenin bir yöntemi olarak tüm dünyada mali kurumların şeffaflaşmasına yönelik baskılar da giderek artmaktadır. Bu amaçla imzalanan uluslararası antlaşmalar ise İsviçre ekonomisini olumsuz etkilemektedir. Gizli ya da açık hesaplarda bulunan yabancı sermaye ülke dışına çıkma eğilimindedir. Kaçan sermayenin bir kısmı da güvenilirliği giderek artan Türkiye’ye gelmektedir. Nitekim BDDK verilerine göre, 2009 sonu itibariyle Türkiye’deki temsilciliği bulunan toplam 41 yabancı banka içinde İsviçre bankalarının sekiz temsilcilikle birinci sırada bulunması sürpriz değildir. Önümüzdeki dönemde de İsviçre bankalarının Türk bankaları ile ortaklıklar kurması beklenmelidir. İki ülke arasındaki siyasi ilişkilerin geliştirilmesi uğraşısının ardında yatan nedenlerden biri de işte budur.  Ayrıca İsviçre hızla büyüyen Türk ekonomisinin ihtiyaç duyduğu yeni enerji yatırımlarından da pay almak istemektedir.
 
İsviçre’nin Türkiye ile yakınlaşma stratejisinin ikinci nedeni ise siyasidir. Türkiye’nin bölgesel ve küresel olaylardaki etkisi arttıkça İsviçre gibi geleneksel olarak barış diplomasisine ev sahipliği yapan bir ülkenin ilgisini çekmesi doğaldır. Kızıl haç, BM İnsan Hakları Konseyi, Dünya Sağlık Teşkilatı gibi BM oranları bu ülkededir. 2002 yılında resmen BM üyesi olan İsviçre, Türkiye gibi dünya politikasında son yıllarda performans grafiği hızla yükselen bir ülkeyle diplomatik işbirliği arayışında şaşılacak bir şey yoktur. Türkiye ise İsviçre’nin Türk-Ermeni yakınlaşması konusunda yürüttüğü arabuluculuk çalışmalarını takdirle karşılamaktadır. Geçen yıl Zürih Üniversitesinde imzalanan protokoller bu ülkenin taraflar arasında yürüttüğü gizli diplomasinin başarılı bir sonucu olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Gül de İsviçre parlamentosunda yaptığı konuşmada İsviçre hükümetinin bu çabalarından takdirle söz etti. Ayrıca Kıbrıs konusunda da İsviçre’nin arabuluculuk yapma girişimlerini desteklediğini açıkladı. Son NATO zirvesinde gözlendiği gibi, artık Kıbrıs sorunu aynı zamanda bir AB sorunu haline gelmiştir ve İsviçre gibi tüm taraflarca güvenilen bir ülkenin Kıbrıs sorununun çözümünde kritik bir diplomatik rol üstlenmesi mümkündür. Bu bağlamda Türkiye’deki 2011 genel seçimlerinden sonra, Kıbrıs ve Ermeni sorunlarında bazı sürpriz gelişmeler de beklenebilir. 
 
İsviçre-Türkiye arasındaki sorunlar: Demokratik ırkçılığın yükselişi
Bununla birlikte iki ülke arasındaki sorunları da görmek gerekiyor. Bunların başında Türk göçmenlerin de içinde bulunduğu ve İsviçre nüfusunun %5’ini oluşturan Müslüman azınlığın yaşadığı sorunlar geliyor. Avrupanın pek çok ülkesinde olduğu gibi İsviçre’de de son yıllarda aşırı sağ partilerin siyaset üzerindeki etkisi giderek artmaktadır. Geçen yıl Ekim ayında yapılan bir referandumda %57’lik bir oyla kabul edilen ve ülkedeki camilerde yeni minarelerin yapılmasını yasaklayan yasa Müslüman nüfus arasında ciddi bir tedirginlik yaratmış görünüyor. Bu ülkede 120 bin vatandaşı bulunan Türkiye de ilgili yasaya sert tepki vermişti. Şimdi de 29 Kasımda yapılan ve suç işleyen yabancıların ülkeden otomatik olarak sınır dışı (departe) edilmesini öngören yeni yasa yüzde 53 ile kabul edildi. Cumhurbaşkanı Gül’ün Türk gazetelerine de yansıyan beyanına göre, ikili görüşmelerde bu konular da gündeme gelmiş ve sayın Gül muhataplarına açıkça bu tür gelişmelerin İsviçre’nin imajına zarar verebileceğini söylemiş. Cumhurbaşkanı Gül Türk toplumu temsilcilerine verdiği ve bizim de katıldığımız resepsiyonda bu anlamda önemli mesajlar verdi. Vatandaşlarımıza çifte vatandaşlık imkânlarından yararlanabileceklerini ve siyasal süreçlere etkin katılımın önemini vurguladı. İsviçre’deki diğer yabancılara göre Türk toplumu arasındaki suç işleyenlerin oranlarındaki düşüklüğe dikkat çekti. Türkiye’nin büyükelçiliği ve konsolosluklarının her zaman Türk halkının yanında olacağını da belirtti.
 
Gözlemlerimize göre de Türk diplomatlarının bu ülkedeki Türk vatandaşlarıyla olan ilişkileri oldukça güçlü. Hükümetin de yönlendirmesiyle, Türk diplomatları modern diplomasi tekniklerini uygulamaya başlamış durumda. Bern büyükelçisi Tanju Bey ve özellikle aktif ve heyecanlı Zürih başkonsolosumuz Hakan beyin gayretlerini özelikle belirtmek gerekir. Geziye katılan akademik heyetin İsviçre akademisiyle kalıcı bağlantılar kurmasını teşvik etmek ve bu amaçla görüşmeler ayarlamak da kamu diplomasinin önemli bir parçası olarak görülüyor artık.    
 
Son bir gözlemimiz de şudur: Avrupa’da aşırı sağ partiler giderek siyasi gündemi belirlemeye bağladı. Almanya, Fransa, Avusturya, Hollanda ve Danimarka gibi ülkelerde artan ekonomik ve sosyal krizlerin de etkisiyle aşırı sağ partilerin oy desteğinde hızlı bir artış var. İsviçre de bu yükselişten payını alıyor. Burada ilginç olan şey şudur: Diğer Avrupa ülkelerinde ırkçı partilerin siyaset üzerindeki etkisi görece sınırlı kalırken, İsviçre’de doğrudan demokrasi geleneğinin güçlü olması nedeniyle hükümet istemese dahi aşırı sağcı Halk Partisi siyasal gündemi belirleyebilmekte ve ırkçı yasaların referandumlar yoluyla geçmesini sağlayabilmektedir. Minare yasağı ve suç işleyen yabancıların departe edilmesi bunun somut örnekleridir. Yarın hangi konuların gündeme geleceği ise belirsizdir. Bu tür yasaların insan hakları ihlalleri ve yeni mağduriyetler yaratması ise kaçınılmazdır ve siyasi açıdan bunlar “demokratik ırkçılık” olarak algılanmaktadır. Demokrasi ve halk egemenliğinin arkasına sığınarak bireysel haklara yönelik bu tür yasaların çıkarılmasına göz yummak, İsviçre gibi liberal geleneğin güçlü olduğu bir ülke adına oldukça üzücüdür. Müslümanları ve hatta tüm yabancıları “kara koyun” olarak gören ve çitin (sınırın) dışına atılmasını öneren aşırı sağın söylemleri karşısında, başta entelektüel çevreler olmak üzere siyasi partiler bu sorunları görmezden gelemezler ve er ya da geç yükselen ırkçılıkla yüzleşmek zorundalar. Bu, ahlaki ve siyasi bir yükümlülüktür.

 


YAZARIN TÜM YAZILARI
Kritik Seçimler ve Demokrasi Daralması - 09 Mayıs 2012 Çarşamba 18:12
Suriye Post-Hegemonik Düzenin İlk İşareti mi? - 26 Mart 2012 Pazartesi 12:29
Suriye Açmazı ve Türkiye - 06 Şubat 2012 Pazartesi 09:36
Mısır'da Devrim Sürüyor - 25 Kasım 2011 Cuma 11:52
Kaddafi Sonrasında Libya - 24 Ağustos 2011 Çarşamba 19:13
İsrail'in hayali: Şam - Tel Aviv yakınlaşması - 06 Ağustos 2011 Cumartesi 13:29
Yemin Krizinin Anatomisi - 12 Temmuz 2011 Salı 16:29
Mavi Marmara’nın Sarsıntıları Devam Ediyor - 01 Haziran 2011 Çarşamba 21:03
Obama’nın Filistin Açılımı mı? - 20 Mayıs 2011 Cuma 16:51
Beşşar Esad'ın siyasi intiharı - 27 Nisan 2011 Çarşamba 09:50
Türkiye’nin Barış Diplomasisi - 07 Nisan 2011 Perşembe 15:56
Fransa’nın Libya Aşkı mı Rol paylaşımı mı? - 23 Mart 2011 Çarşamba 21:18
Afganistan İzlenimleri - 07 Mart 2011 Pazartesi 13:28
Kaddafi Direnebilir mi? - 23 Şubat 2011 Çarşamba 09:57
Mısır Musa’sını Arıyor - 15 Şubat 2011 Salı 09:54
Yasemin Devrimi Sömürge Sonrası Düzenin Çöküşü mü? - 18 Ocak 2011 Salı 12:54
Türk ve Arap dünyasının entelektüel buluşması: ATCOSS 2010 - 20 Aralık 2010 Pazartesi 12:48
İsviçre Yükselen Türkiye’yi Keşfediyor - 29 Kasım 2010 Pazartesi 09:48
Taksim Saldırısında Üç Senaryo Tek Gerçek - 02 Kasım 2010 Salı 16:16
Davutoğlu'nun Kaşgar Ziyareti ve Değişen Türk-Çin İlişkileri - 01 Kasım 2010 Pazartesi 14:05
Çin İzlenimleri-(II): Doğu Türkistan ve Uygurlar - 25 Ekim 2010 Pazartesi 14:40
Çin İzlenimleri-(I): Ejderin Ayak Sesleri - 30 Eylül 2010 Perşembe 17:59
Sivil Toplumun Vicdanı Derin PKK’yı Yendi - 18 Ağustos 2010 Çarşamba 15:55
Türk-Kürt Kutuplaşması ve Siyasi Üslup Meselesi - 29 Temmuz 2010 Perşembe 11:49
Ortadoğu’da Savaşlara Son Verecek Barış - 08 Temmuz 2010 Perşembe 17:05
G-20 Zirvesi ve Erdoğan-Obama Görüşmesi - 29 Haziran 2010 Salı 11:18
Ortadoğu’da Pax Turcica’nın Doğuşu - 07 Haziran 2010 Pazartesi 09:50
İsrail Türkiye’ye Savaş mı Açtı? - 31 Mayıs 2010 Pazartesi 16:51
Medvedev’in Ziyareti ve Türk-Rus Yakınlaşması - 13 Mayıs 2010 Perşembe 13:24
Tarihin Geri Dönüşü ve Türkiye - 21 Nisan 2010 Çarşamba 12:22
Anayasayı Değiştirmek İçsel Sömürüyü Yıkmaktır - 03 Nisan 2010 Cumartesi 10:44
Avrupa PKK’yı Neden Şimdi Anlıyor? - 11 Mart 2010 Perşembe 15:18
Ermeni Karar Tasarısı ve Obama Yönetiminin Liderlik Zaafı - 05 Mart 2010 Cuma 14:17
Münih Güvenlik Konferansı ve Çin - 08 Şubat 2010 Pazartesi 12:22
Yemen Nereye Gidiyor? - 23 Ocak 2010 Cumartesi 12:11
İran’da Muhalefet Ne İstiyor? - 02 Ocak 2010 Cumartesi 09:34
ABD Ziyaretinin Olası Siyasi Sonuçları - 15 Aralık 2009 Salı 13:26
Erdoğan Obama’ya Ne Söylemeli? - 07 Aralık 2009 Pazartesi 01:05
Gıda Güvenliği Yada Malthus'un Geri Dönüşü - 29 Kasım 2009 Pazar 14:36


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya