İsimleri Balyoz Darbe Planı davasının tutuksuz sanıkları arasında geçen ve 2010 Ağustos Askeri Şura toplantısında terfileri engellenen iki General ve bir Amiralin hükümet tarafından açığa alınmasıyla Türkiye’de bir ilk yaşanmıştır. TSK Personel Kanunu’nun 65.maddesinin sivil yöneticiler tarafından ilk kez çalıştırılması aslında doğal kabul edilmesi gereken bir durum olmasına rağmen, Türkiye gibi askeri vesayetin hala etkili olduğu ülkelerde bu tür uygulamalar olağanüstü ilgiyle karşılanmaktadır. Bununla birlikte haklarında son derece önemli iddialar bulunan ve 16 Aralık’ta ilk duruşması yapılacak davanın sanıkları olan üç komutanın açığa alma işlemiyle görevlerinden el çektirilmesini, sivil siyasetin cesur bir adımı olarak görmek gerekmektedir.
Türkiye’de askeri unsurların sivil denetim altına alınması bakımından 12 Eylül referandumu önemli bir eşik olarak görülmelidir. Bilindiği gibi referandumla birlikte askeri yargının yetkileri sınırlandırılmıştır. Ayrıca üst düzey askeri yetkililerin sivil mahkemelerde yargılanmasının ve Yüksek Askeri Şura kararlarının yargı denetimine alınmasının önü açılmıştır. Fakat son olaylar da göstermektedir ki, askerlerin sadece siyasete değil hayatın geniş alanlarına müdahalesini engelleyecek çok daha büyük adımların atılması gereklidir. Askeri-sivil yargı gibi ikili yargı sisteminin hukuk devletinde yeri olmadığı defalarca vurgulanmasına rağmen askeri yargının lağvedilmesi için kapsamlı bir düzenleme henüz yapılamamıştır. TSK İç Hizmet Kanunu ve Milli Güvenlik Kurulu Kanunu gibi iki önemli yasal düzenleme, askerlere sivil siyasete müdahale etmek bakımından geniş bir hareket alanı sağlamakla birlikte güvenlik kavramı da bu yasaların sağladığı ortamın yardımıyla aynı genişlikte yorumlanabilmektedir.
Bu bağlamda resmin bütününe bakarak, askeri vesayetin temel dinamiklerini oluşturan yasal unsurların yeni anayasayla tamamen ayıklanmasını önemsemek gerekmektedir. Öncelikle sivil siyasetçilerin ordunun anti-demokratik yollarla sivil siyaseti abluka altına almasını ve böylece vesayet yetkisine sahip olmasını “sorun” olarak görmeleri gerekmektedir. Ne yazık ki Türk siyasi tarihi boyunca askerlerin siyasete müdahalesine karşı sivil inisiyatifin kullanıldığı çok az örnek bulunmaktadır.
Temel sorun, ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik konularında bugüne kadar belirleyici rolü olan ve bu alanlardaki görüşlerini sivil siyasetçilere kabul ettiren askerlerin bu alışkanlıklarından vazgeçmeme eğilimlerinin devam etme riskidir. Bu konuda askerlerin doğrudan ilham aldıkları en önemli düzenlemelerden biri TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35.maddesidir. Bu madde’de yer alan “Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumaktır.” ifadesi, son derece muğlak bir anlamı çağrıştırsa da askerlerin mutlak iktidarına ilham hazırlayan niteliktedir. Dolayısıyla bu maddenin içerdiği kavramlar yeniden tanımlanmalı, mevzuat askerlere sadece “askeri güvenlik” ile ilgili sınırlı bir alanda hareket etme yetkisi vermeli ve bu yetkinin de gayet açık biçimde tarifi yapılmalıdır.
Polonyalı siyaset bilimci Adam Przeworski’nin ifade ettiği gibi “Silahlı kuvvetlerin sivillerin denetimi dışında kaldığı her ülkede, ‘asker sorunu’ demokratik kurumların istikrarsızlığının sürekli bir nedenidir” Türkiye gibi darbe korkusunun hiç azalmadığı ülkelerde bir süre sonra darbe tehdidinin ortadan kalkmasıyla askeri müdahalelerin de varlığını kaybettiği anlamını çıkarmak fevkalade yanıltıcı bir algıdır. MGK ve İç Hizmet Kanunu gibi yasal düzenlemeler askerlere “rejimin bekçiliği” için kutsal yetkiler tanıdığı sürece Silahlı Kuvvetler’in sivil denetim altına alınması oldukça zordur.
Kabul etmek gerekir ki, askeri okullardaki eğitimden başlayan ve özünde çoğulculuğu, çok kültürlülüğü ve insan haklarının evrensel değerlerini dışlayan tek tipçi ve ideolojik şartlanmışlığa dayalı eğitim sisteminin köklü bir reformla yeniden düzenlenmesi bu çerçevede ihtiyaç duyulan temel değişikliklerden biri olmalıdır. MEB’e bağlı okullarda yürürlükte olan ve askeri personelin eğitmenlik yaptığı Milli Güvenlik Derslerinin içeriğinin değiştirilmesi ya da tamamen müfredattan çıkarılmasını sivil toplumsal kesimler önemsemektedir. Bu kapsamda eğitimden güvenliğe, yargıdan ekonomiye kadar hayatın tüm alanlarında politika üretecek yetkinlikte “gerçek” sivillere ne denli ihtiyaç duyulduğu ortadadır.
Askerlerin gerçek sorumluluk alanı olan “dış güvenlik” konularında seçimle işbaşına gelen siyasetçilerin askerlere verdiği görev ve sorumlulukların (tahsis edilen bütçe de dahil olmak üzere) etkin ve düzgün biçimde yerine getirilip getirilmediği yine sivil parlamento tarafından denetlenmelidir. Bu tür bir denetim mekanizmasının işletilebilmesi ve asker-sivil ilişkilerinin normalizasyonu için mevcut güvenlik algısını belirleyen yasal hükümlerin ivedilikle gözden geçirilmesi gerekmektedir. Askeri mevzuatın omurgasını meydana getiren MGK Kanunu ve TSK İç Hizmet Kanunu gibi iki önemli yasal düzenlemede hızlı biçimde köklü reforma gidilmesi ve TSK’nın görev ve yetki alanının kesin ve yoruma yer bırakmayacak şekilde yeniden tanımlanması şarttır.
Türkiye’nin normalleşmesi bakımından yaşanan gelişmeler içinde asker-sivil ilişkilerinin seyri son derece kritik bir öneme sahip bulunmaktadır. Askeri vesayetin zirve yaptığı darbe dönemlerinden kalma bir anayasayla sivil denetimin sağlanamayacağı malumdur. Yeni, özgürlükler hukukuna dayalı ve sivil bir anayasanın hayata geçirilmesi elbette çok önemlidir. Ancak siyasal iktidarın genel seçimlere kadar yapabileceği reform niteliğinde değişiklikler, yeni döneme çok daha umutla girmemizi sağlayacaktır.