Başından beri ABD politikasının önemli dayanaklarından ve araçsal yapılarından birisi konumunda olan NATO, füze kalkanı sorunu dolayısıyla bir kere daha tartışma gündemine girdi. Özellikle Doğu bloğunun yıkılmasından sonra asıl işlevini de kaybeden kuruluş son zamanlarda yaptıkları ve yapmayı planladıkları bakımından kuşkuları iyiden artırmış bulunmaktadır. Uzun menzilli bir savunma sistemi olan füze kalkanı önce Çek, Romanya, Bulgaristan gibi bazı Doğu Avrupa ülkelerine yerleştirilmek istenmiş, ancak bu girişimlerde bir mesafe kat edilememişti. Şimdi 19 – 20 Kasımda Lizbon’da yapılacak toplantıda Türkiye’ye yerleştirilmesi ele alınmıştır.
NATO yetkililerine göre bu girişim üye ülkelerin savunmasıyla ilgili tabii bir harekettir. Ortadoğu bir riziko bölgesidir ve tedbirli davranmak kadar doğal bir şey olamaz. Dışişleri Bakanlığının (Bakan ve sözcülerin) biraz da dolalı açıklamalarından anladığımıza göre, füze kalkanı sistemi, balistik füze yayılmasına karşı ABD, AB ve müttefiklerinin güvenliği gibi bazı çıkarlar sağlamak üzere oluşturulmuş bir bölgesel güvenlik tedbiridir. Dolayısıyla bazı kayıtlar koymak ve kullanımının nihai söz sahibi Türkiye olmak şartıyla böyle bir girişime onay verilebilir, denmektedir.
Uzun menzilli bir savunma sistemi olarak çalışan füze kalkanı anladığımıza göre, yıldız savaşları çerçevesindeki ABD ve müttefikleri için planlanan bir yapılanmanın yeryüzüne indirilmiş şeklidir. O söz konusu projelerde de sonuç olarak hedef Ortadoğu’dur, orada yaşayan İslam ülkeleridir. Füze kalkanının hedefi de İran başta olmak üzere, Suriye, Ürdün ve diğer İslâm ülkeleridir. İkinci sırada hedefler geleceğin süper güç adayları Rusya, Hindistan ve özellikle Çin’dir. Amerika bunları daha bir yakından gözlemek için farklı yollara başvurmaktadır ki füze kalkanı bu girişimlerden birisidir.
NATO üzerinden gerçekleştirilmek için çalışılan bu proje bir Amerikan projesidir ve hedefi yalnızca İran veya orta doğudaki herhangi bir ülke değildir. Bütün bir Ortadoğu, onun içinde yer alan bütün İslâm ülkeleri ve hatta Türkiye”dir. Türkiye’nin son zamanlarda gerçekleştirdiği, komşularıyla kurduğu tarihsel dostluk ilişkileridir. Yani burada bir taşla bir değil, pek çok kuş vurulmak istenmekte, Ankara’nın yeni vizyonu Türkiye’nin komşuları nezdindeki büyük itibarı yok edilmek istenmektedir. NATO’nun bu girişimi, onun Doğu bloğunun yıkılmasından sonra kendisi için yeniden belirlediği misyonla da örtüşmektedir.
Bilindiği üzere kısa adı NATO olan North Athlantic Traty Organization (Kuzey Atlantik Anlaşma Örgütü) İkinci dünya savaşı sonrasında 1949 yılında ABD ve Avrupa’nın on ülkesinin katılımıyla kurulmuştur. Amacı da Sovyet Rusya (SSCB) yayılmacılığına karşı ortak bir savunma ittifakı oluşturmaktır. Örgüt, yalnızca dünyanın Doğu – Batı bloklu yapısına denk düşmekle kalmamış, bu bloklu yapının gerekçelerinden birisini oluşturmuştur.
NATO paktına karşılık Komünist dünyanın oluşturduğu Varşova Paktının 1955 yılında kurulduğu düşünülürse NATO’nun komünist blok yapılanmasına karşı kurulmadığı, aksine komünist askeri ittifakı olan Varşova ittifakının NATO ya karşılık kurulduğu söylenebilir. Esasen daha sonraki gelişmeler de bu yargıyı doğrulaya gelmiştir. Vakıa 1990’lı yılların başında bloklu yapı çökünce amaç dışı kaldığı düşünülen Varşova paktı doğal olarak tasfiye edilmiş, Batı ittifakına karşı konuşlandırılmış füzelerin önemli bir kısmı, Batı bloğu gözlemcilerinin de katıldığı işlemlerde imha edilmiştir. Düşman ilan edilen örgüt ortadan kalkmasına rağmen NATO varlığını sürdürmeye, gücünü daha da artırmak için tahkimatlar yapıp yeni hedefler belirlemeye çalışmıştır.
NATO, 1949 yılında kurulduğu zaman ilan edilen amaç her ne kadar Avrupa kıtasının bütünlüğünü sağlamak, bunun için de söz konusu bütünlüğü tehdit eden Rus yayılmacılığına karşı ortaklaşa hareket etmek olarak ilan edilmişse de söz konusu kuruluşun faaliyetleri genelde buna katkı sağlayacak, geliştirip pekiştirecek mahiyette olmamıştır. Bölünmüş bir Avrupa’nın ve sosyal psikolojik bir destekle iki bloğa ayrılmış bir dünyanın devam ettiricisi işlevini yerine getirmiştir. Bunun yanında NATO hemen 1950’den itibaren üyesi olan ülkelerde gladyo adı verilen bir derin yapılanmayı gerçekleştirerek devler ve toplumları arasında köklü anlaşmazlıklar yarata gelmiştir. Ergenekon davası sürecinden anlıyoruz ki Ergenekon ve benzeri örgütsel yapılar bir NATO marifetidir. Ülke bu NATO damgalı fesat şebekesini tasfiye edebilmek için uğraşmaktadır.
1990 lı yılların başında Doğu bloğunun yıkılmasıyla birlikte NATO’nun öncelikli işlevi olan komünist Doğu bloğuna karşı bir savunma hattı oluşturma, anlamsız hale gelmiştir. Grup Sosyolojisi bağlamında örgütlerin amacı ya gerçekleşip bitmesi ya da artık hiçbir şekilde gerçekleşmeyeceğine ve hatta gerçekleşmemesi gerektiğine kanaat getirildiği durumlarında sona erer. Doğu bloğunun yıkılmasından sonra NATO’nun da amacı bitmişti. Amacı tükenen her grup veya örgüt gibi NATO’nun önünde de iki yol vardı, ya feshedilerek teşkilatın dağıtılması ya da ona yeni bir amacın belirlenmesiydi. Tasfiye edilmesi daha doğal olan NATO için ikinci yol izlendi, yeni güç ve amaçlarla yoluna devam etmesi istendi.
Teşkilat için yeniden belirlenen amaç 1990’lı yılların başında Genel Sekreter başka olmak üzere yetkililer tarafından dile getirildi. Bu yeni amaç, İslâm dünyası ile mücadeleydi. Doğu bloğunun yıkılmasından önceki dönemde yeşil müttefik ve dost güç olarak kabul edilen İslâm dünyası artık yeni ve yegâne bir düşman hattını oluşturuyordu. İmdi artık düşman terörist İslâm’dı. Bu açıklamalar tepki görünce NATO’nun hedefindeki düşmanın bütünüyle İslâm toplumları değil, İslâm dünyasındaki, terörizmle özdeşleştirilen İslâmcı hareketler olarak tashih edildi. Ama garabet bir türlü bitirilemedi, teşkilatın şöyle ya da böyle hedefinde İslâm dünyası olduğu gerçeği öylece yerinde kaldı.
Aslında NATO nun bu İslâm karşıtı tavrı, Batı dünyasının ABD politikasında somutlaşan İslâm karşıtı politikalarının en somut uzantılarından birisidir. Bu postmodern söylem sarmalında sıradan bir Müslüman ve özellikle de örgütsel yapılarla terörist olarak nitelendirilen Müslüman arasında bir ayırımın kolay olmadığını ve mesela Hamas’ın, bazı İslâm ülkelerindeki Hizbullah adını taşıyan partilerin bir terör örgütü olarak algılanamayacağını belirtelim. Esasen Batı medyasının ve onun güdümündeki ulusal medyanın böyle bir duyarlılığı bulunmamaktadır. Bir haber spikeri herhangi bir terör haberini verirken, ekranda camilerde saf halinde namaz kılan Müslümanların, herhangi bir İslâm ülkesinden alınmış çarşı pazarda alış veriş yapan başörtülü Müslüman kadınların gösterilmiş olması, her türlü Müslüman terörist adayıdır düşüncesini telkin etmektedir.
Burada NATO açısından ise daha vahim sonuçlar vardır. Bir kere bir askeri oluşumun hedefi gayri nizami gruplar ve örgütler olamaz. Ordular ordularla savaşır, silahlı gruplarla da silahlı timler mücadele eder. Terörizmle mücadele çok yönlü bir harekettir, her haliyle silahlı eylemle sonuç alınamaz. Şu gerçek unutulmamalıdır ki terörle mücadele sivil programlarla yürütülür ve gerektiğinde askerden destek istenir. Bubnun tersi doğru olsaydı PKK terörü 35 yıldır devam etmez bir sonuç alınırdı. Eğer söz konusu teşkilat bizim PKK ile mücadelemize burnunu soksaydı işler herhalde bundan çok daha kötü olurdu.
Vakıa NATO böylesi bir lüzumsuzluğa Afganistan’da imza atmakta, terörist Taliban ile mücadele ediyorum diye ülke sokaklarında sivil insan avıyla uğraşmaktadır. Türkiye’nin hiçbir güvenlik sorununda olumlu rol oynamayan, İsrail saldırganlığına karşı da bir diyeceği bulunmayan teşkilatın amacı uluslararası terör de olamaz.
Füze kalkanıyla bir kere daha gündeme gelen NATO bugün hem varlığı ve hem de amaçları bakımından tartışılmalıdır. Umarız dışişlerimizin sağduyulu bir bakan tarafından temsil edildiği bir dönemde, füze kalkanı, kullanımındaki nihai kararın bize ait olması halinde bile Türkiye’de konuşlandırılmamalıdır. Gerçi tartıştığımız konu sadece füze kalkanı değil, bizzat NATO’nun kendisidir. Bütün bu anlamsızlık ve belirsizlikler içinde Türkiye’nin NATO üyeliği askıya bile alınabilir.