AB Komisyonu’nun açıkladığı 2010 Türkiye İlerleme Raporu, sivil siyaset kurumunun işleyişi, hukukun üstünlüğü ve insan hakları bağlamında son dönemde gerçekleşen uygulamalara ilk kez geniş olarak övgülerde bulunuyor. İlerlemeyi olumsuz yönde etkileyen gelişmeler arasında ilk sırayı yine Kıbrıs sorunu alırken, Silahlı Kuvvetlerin sivil denetiminde karşılaşılan güçlükler eleştiriliyor ve basın özgürlüğünü kısıtlayan çok sayıda davaya dikkat çekiliyor.
Anayasa Değişikliği: Yetmez Ama Evet!
12 Eylül'de yapılan referandumla kabul edilen yeni Anayasa paketine birden fazla yerde övgüde bulunan AB Komisyonu, diğer yandan siyasi partilerin kapatılmasını zorlaştıran maddenin Mecliste yeterli oyu alamayarak paketten çıkarılmasının sakıncalarına dikkat çekiyor. Rapor, Türkiye’den parti kapatmalarla ilgili mevzuatın yanı sıra siyasi partiler yasasının Avrupa standartlarına uygun hale getirilmesini talep ediyor.
Uzun süredir siyasi partiler kanununda yapılması beklenen değişiklikler ne yazık ki gerçekleşmedi ve öyle görünüyor ki kısa bir zamanda da gerçekleşecek gibi görünmüyor. Komisyon, 12 Eylül referandumuyla gerçekleşen Anayasa değişikliğinin Katılım Ortaklığı belgesinde iyileştirilmesi gereken öncelikli konulardan olan yargı, temel haklar ve kamu yönetimiyle ilgili beklentileri önemli ölçüde karşıladığına vurgu yaparken, çok daha geniş bir sivil anayasa talebinin de karşılanması yönünde çalışmaların sürdürülmesi isteniyor. Dolayısıyla raporla birlikte Komisyon’un yeni bir Anayasa hazırlanmasına açık destek verdiğini gözlemliyoruz.
Yargısal Reformlar Destekleniyor
Yargıda yaşanan gelişmelerle ilgili olarak, yeni anayasal düzenlemenin HSYK ve Anayasa Mahkemesinde demokratik bir yapısal değişikliğin önünü açtığına değinilen raporda, askeri yargıdan Anayasa Mahkemesine üye gönderilmesi “Demokratik bir sistemde anayasal yargı sivillerin işi olduğu için askeri yargıçların varlığı sorgulanabilir” ifadeleriyle eleştirilmektedir.
Yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünü zedeleyen en önemli davalardan biri olarak Şemdinli davası için ayrı bir parantez açılması dikkat çekicidir. Davaya bakan dönemin Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın Genelkurmay’ın isteği üzerine HSYK tarafından açılan soruşturma sonucu meslekten ihraç edilmesinin ve bu davanın hala askıda tutulmasının yargının bağımsızlığı hakkındaki şüpheleri güçlendirdiği dile getirilmektedir. Komisyonun bu değerlendirmeleri de yerinde tespitler olarak not edilmektedir.
Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı başta olmak üzere askerler tarafından hazırlandığı iddia edilen darbe planlarıyla ilgili açılan dava ve soruşturmaların insan hakları değerlerine ve hukukun üstünlüğüne güven duyulmasını sağlamak bakımından önemli bir fırsat olduğuna dikkat çekilen raporda, üst düzey yargı ve ordu mensuplarının bu davalarla ilgili yaptıkları çeşitli açıklamaların yargının tarafsızlığına gölge düşürdüğü vurgulanmaktadır.
Derin devlet davalarının imtiyazlı sınıfların hukuk karşısındaki pervasızlıklarına son vermesi, suç örgütlerinin çökertilmesi ve hukuk önünde eşitlik ilkesinin herkes için geçerli olduğunu göstermesi bakımından ayrı bir özelliği bulunmaktadır. İlerleme raporu, derin yapıların tasfiyesini siyasi sistemin sağlıklı işleyişi için gerekli bulmakla birlikte bu sürece çok daha güçlü bir destek vermekten de kaçınmaktadır. Bu bağlamda özellikle Ergenekon davasında tutuklamalarla yargılamalar arasındaki süre uzunluğunun sanık haklarının korunması yönünden endişeye yol açtığı uyarısında bulunan Komisyon, adil yargılanma standartlarının tüm sanıklar için uygulanması gerektiğini ifade etmektedir.
Silahlı Kuvvetlerin Denetimi: Zor Ama İmkansız Değil!
Her İlerleme Raporunda müzmin eleştiri konularından biri olarak görmeye alıştığımız Silahlı Kuvvetlerin sivil yaşama müdahalesinin denetim altına alınamaması ile ilgili AB Komisyonu’nun “haklı” kaygılarının devam etmekte olduğu görülmektedir. Genelkurmay Başkanı’nın yargılama süreci devam eden kimi davalar hakkında yaptığı birçok yorum ve açıklamanın yargı kurumlarını etkilemeye yönelik olmasına rağmen bu konuşmalarla ilgili herhangi bir işlem yapılmadığına dikkat çekilmiştir.
Güneydoğu’da işlenen faili meçhul cinayetlerden sorumlu tutulan ve yargılaması süren Albay Cemal Temizöz davasına atıf yapan rapor, bu davanın hukukun temel ilkelerine uygun olarak yürümesinin askeri suçluların dokunulmazlığına karşı mücadele bakımından son derece önemli olduğunu vurgulamaktadır.
AB Komisyonu, Silahlı Kuvvetlerin kendi sorumluluk alanı dışındaki siyasi konulara doğrudan veya dolaylı olarak etkide bulunduğu olayların sayısındaki düşüşten, son anayasa değişikliğiyle birlikte YAŞ kararlarıyla ordundan ihraç edilen askeri personele temyiz yolunun açılmasına kadar bir dizi olumlu ilerlemeye raporda yer vermektedir.
1980 askeri darbesinin sorumlularının yargılanması önündeki engellerin kaldırılmasından memnuniyet duyduğunu açıklayan Komisyon, ordunun siyasete müdahalesine açık kapı bırakan TSK İç Hizmet Kanununun bugüne kadar değiştirilmemiş olmasını ise eleştirmektedir. Aynı konudaki benzer eleştirilerden biri de meclisin bütçe dışı askeri fonlar üzerindeki denetiminde bir ilerleme sağlanamamasıdır. Dolayısıyla Silahlı Kuvvetlerin sivil denetimi önündeki yasal engellerin biran önce kaldırılması, sağlıklı bir sivil yapının işlevselliği bakımından fevkalade önem taşımaktadır.
İfade ve Basın Özgürlüğü Güçlendirilmeli
İfade Özgürlüğü konusunda ise Komisyon belki de ilk kez eleştiri dozunu çok daha sınırlı tutarak bu alanda yaşanan iyileşmeleri öne çıkarmaktadır. Dini azınlıkların hakları, Kürt sorunu, Ermeni sorunu ve askeri kurumların rolü gibi birçok hassas konuda toplumun farklı kesimlerinin ifade özgürlüğünden yararlanmaları ve açık bir tartışma ortamının varlığı övülmektedir.
Bununla birlikte Ergenekon davasıyla ilgili haber yapan gazetecilere soruşturmanın gizliliğini ihlal iddiası ile çok sayıda dava açılmasının oto sansüre yol açacağı belirtilmekte ve bu durumun basın özgürlüğüne darbe vurduğuna dikkat çekilmektedir. Gazetecilerin Türk Ceza Kanunu'nun 285 ve 288'inci maddelerine dayanılarak açılan 4 bin 91 dava ile yüzyüze bulundukları hatırlatılmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın bu konuda özellikle yargı kurumlarının tutumunu eleştirmesi de göstermektedir ki, basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik uygulamalar bizzat yargı eliyle gerçekleşmekte ve ilerleme raporunu da olumsuz yönde etkilemektedir.
Dini azınlıkların kısıtlayıcı uygulamalarla karşılaştıklarına değinilen raporda, azınlık gruplarının eğitim ve mülk edinmeleri konusundaki engellerin kaldırılması istenmektedir. Kürtçe ve Arapça televizyon ve radyo yayınlarını övgüye değer bulan Komisyon, siyaset, eğitim ve kamu hizmetlerinde Türkçe dışındaki dillerin kullanılmasıyla ilgili yasakların devam ettiğini belirtmektedir.
Demokratik açılım politikalarında ise beklentilerin gerisine düşülmesine ve kısmi bir ilerleme sağlanmasına rağmen ısrarlı olunmasının istendiği raporda, köy koruculuğunun kaldırılması talep edilmekte, Gayrı Müslim topluluklar ve Alevilerin hiçbir baskı ile karşılaşmadan dini faaliyetlerini sürdürmelerine olanak tanıyacak yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu kaydedilmektedir.
Kıbrıs Sorunu
Raporda ilerleme sürecini olumsuz yönde etkileyen en önemli siyasi sorun olarak gösterilen Kıbrıs konusunda AB’nin kapsamlı çözüm müzakerelerine destek vereceği belirtilirken, Komisyon Türkiye’nin ek protokol yükümlülüklerini “hala yerine getirmediği” ve Kıbrıs Rum Kesimi ile ilişkilerin normalleşme yolunda ilerlemediği eleştirisinde bulunmaya devam etmektedir.
Kıbrıs meselesinde Avrupa Komisyonu’nun sürekli olarak Türkiye’nin yükümlülüklerinden söz etmesi, AB’nin taahhütlerine ve Türk tarafına uygulanan izolasyonlara hiç değinmemesi, sorunun adil bir şekilde çözümüne katkıda bulunmayacaktır. Rum tarafının AB üyeliğiyle elde ettiği lobi gücünü kullanarak Türkiye’yi sorunun yegane kaynağı gibi göstermeye çalışması ve bu siyasete AB Komisyonu’nun ilerleme raporundaki ifadeleriyle destek olması adil ve tutarlı bir yaklaşım değildir.
AB İlerlemezse Ne Olur?
Genel olarak 2010 Türkiye İlerleme Raporu, siyasi ve ekonomik reformları destekleyen olumlu analizlerin öne çıktığı bir belge niteliğinde olsa da henüz “Tünelin sonundaki ışığı” görmek için çok erken. Tam üyeliğin ne zaman gerçekleşeceği konusundaki belirsizlikten Türk kamuoyu artık bıkmış durumda. İlerleme sürecinin tam üyelikle sonuçlanması bakımından tarafların sorumluluk ve yükümlülüklerini karşılıklı olarak yerine getirmesi gerekmektedir. Toplam 33 müzakere başlığından şu ana kadar yalnızca 13’ünün açıldığı dikkate alındığında AB üyelik sürecinin nasıl ve ne zaman sonuçlanacağını öngörmek imkansızlaşmaktadır.
Türkiye birçok yapısal soruna rağmen AB ilerleme sürecinden kopmamaya çalıştığını göstermekle birlikte üst düzey siyasetçilerin sıkça vurguladıkları gibi, tam üyeliğin gerçekleşmemesi durumunda Türkiye’nin artık birden fazla alternatifi bulunduğu ve bu gerçeği AB’nin de fark etmekte olduğu gözlenmektedir. Somut bir gösterge olarak değinmek gerekirse, adaylık görüşmeleri süren Makedonya, Bosna-Hersek ve Sırbistan vatandaşlarına AB içinde dolaşım hakkı tanıyan birliğin, Türk vatandaşları için hala serbest dolaşıma sıcak bakmıyor oluşu dahi başlı başına bir sorun haline gelmiştir. Dolayısıyla “Fazla naz aşık usandırır” deyişindeki gibi AB’nin Türkiye’ye üyelik konusunda sürekli engeller çıkartmasına karşılık, hükümet birçok ülke ile karşılıklı vize muafiyeti anlaşmaları yaparak ticareti serbestliğin önünü açmakta ve işadamlarına yeni pazar fırsatları sunmaktadır.
Son olarak Cumhurbaşkanı Gül’ün de ifade ettiği şekliyle bugün AB lehine görünen siyasi ve ekonomik dengelerin 2020’li yıllarda değişeceği ve belki de Türkiye’nin AB’ne “Hayır” deme ihtimalinin güçleneceğini öngörmek mümkündür. AB ülkelerinde yaşanmakta olan siyasi ve ekonomik anlaşmazlıkların daha da büyüme riski ve yabancı düşmanlığı başta olmak üzere İslam karşıtlığının hızla yükselmesi, birliğin parçalanmasıyla ilgili senaryoların çok da hayal mahsulü olmadığını göstermektedir.
Çok kültürlülüğün yerini ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dayalı ayrımcılık ve nefretin aldığı bir AB’ne girmek Türkiye’nin çıkarları bakımından zaten söz konusu olamaz. Bu durumda Türkiye çok daha avantajlı ortaklıklar yapabileceği, toplumsal değerlerini koruyup geliştirebileceği yeni siyasi birliktelikleri oluşturmak için güçlü bir potansiyele sahiptir ve AB bu potansiyelin farkında olarak önümüzdeki süreci çok daha akıllıca yönetmek isteyecektir.