ENGLISH
23.05.2012
07.12.2009 01:05


Prof. Dr. Birol Akgün
SDE Uzmanı
bakgun@sde.org.tr
CV

Erdoğan Obama’ya Ne Söylemeli?

Başbakan Erdoğan kritik bir dönemde resmi bir ziyaret için ABD’ye gidiyor. Aslında bu ziyaret, Başbakan Erdoğan’ın Beyaz Saray’a gerçekleştireceği üçüncü önemli ziyaret olacak. Geçmişteki iki ziyaret de hem Erdoğan’ın siyasi kariyeri hem de hem de Türk-Amerikan ilişkileri açısından son derece önemli sonuçlar doğurdu. Bu ziyaretin de iç ve dış politikada önemli sonuçları olacağına hiç şüphe yok.

Hatırlamak gerekirse, Erdoğan’ın ilk ziyareti 3 Kasım seçimlerinin hemen ertesinde kendisi henüz milletvekili dahi ol(a)madığı bir dönemde, Ak Partinin genel başkanı sıfatıyla Aralık 2002’de gerçekleşmişti. Washington’da neo-con’lar güçlerinin zirvesindeydi ve Bush yönetimi Irak’ı işgal etmeye hazırlanıyordu. Bu nedenle de Türkiye’nin desteğine ciddi ihtiyaçları vardı. Erdoğan ise iç siyasette yaşadığı engellemeleri ve meşruiyet sorunlarını aşabilmek için, başta ABD olmak üzere batılı başkentlerde “Türkiye’nin gerçek siyasi lideri” sıfatıyla destek arıyordu. Bush yönetimi Erdoğan’ı Beyaz Saraya davet ederek Ankara’ya gerekli siyasi mesajları gecikmeden verdi. Bunun karşılığında Abdullah Gül Başbakanlığındaki Ak Parti hükümeti bir savaş durumunda ABD’nin kullanmayı düşündüğü bazı üslerde modernizasyon çalışmalarına izin veren birinci tezkereyi TBMM’den geçirdi. Ancak uzun müzakerelerden sonra 1 Mart tezkeresinin (ikinci tezkere) TBMM tarafından kıl payı reddedilmesiyle, iyi başlayan Ak Parti-ABD ilişkileri yol kazasına uğradı; Türkiye-ABD ilişkileri ise dibe vurdu.
 
Erdoğan hükümetleri döneminde Türkiye ve ABD arasındaki en gergin ilişkiler 2003-2007 arasında yaşandı. Süleymaniye olayı, PKK saldırılarının başlaması ve Ergenekon davasının konusunu oluşturan ve kamuoyunca sonradan öğrenilen bir dizi darbe girişimleri, gerginleşen Türk-ABD ilişkilerinin iç ve dış siyasetimize yansıyan önemli olayları olarak okunabilir. Zor geçen bu süreçte yine de kabul etmek gerekir ki, Türkiye ve ABD arasındaki kurumsal ilişkiler hiçbir zaman tam anlamıyla kesilmedi. Örneğin Irak’taki Amerikan ordusunun lojistik destek ihtiyacı için Türk limanlarının kullanılmasına izin verildi. Irak’taki istikrara katkı sağladı. Örneğin, 2005 seçimlerinde Türkiye Sünni kesimlerin siyasi sürece katılmaları ve yeni Irak hükümetinin oluşumu için aktif destek verdi. Buna karşın, Bush yönetimi de her fırsatta Türkiye’nin AB üyeliğini destekledi. Ermeni soykırımı iddialarının Amerikan kongresinden geçmesine izin verilmedi. Ancak Türkiye’nin Kuzey Irak’taki PKK yuvalarına karşı hava ve kara operasyonları düzenlemesine izin verilmedi. 
 
İç siyasette Ak Parti’nin yaşadığı en önemli dönüm noktalarından biri sayılan Cumhurbaşkanlığı krizi ve 27 Nisan e-bildirisi sırasındaysa, ABD Ak Parti ve ordu arasındaki ilişkilerde son derece ihtiyatlı ve mesafeli bir tutum takındı. AB ülkelerinin tersine, Washington’un Türkiye’nin demokratik istikrarı konusundaki bu ikircikli tutumu Ak Parti liderliğince dikkatle not edildi. Bu arada Hudson Enstitüsü’nce düzenlenen ve bazı üst düzey Amerikalı siyasiler ile Türkiye’den üst düzey generallerin de katıldığı ve muhtemel darbe senaryolarının tartışıldığı toplantının içeriğinin Türk medyasına yansıması, Türkiye’deki demokrat kesimlerde ve iktidar çevrelerinde ABD’ye karşı derin bir güvensizlik yarattı. Ancak 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Türk halkının yüzde 47 gibi bir çoğunlukla demokrasiden yana tavır koyan bir siyasi irade sergilemesi ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmesi Washington’un Ak Partiye ve Türkiye’ye bakışını değiştirdi. ABD’de yaklaşan 2008 seçimleri öncesinde Irak’tan çıkış stratejisini açıklayan ve Irak’ta istikrar arayan ABD, bölgedeki prestiji giderek artan Türkiye ile yeni bir stratejik işbirliğinin zorunluluğunu fark etti. Açıkça ABD için artık Türkiyesiz bir Ortadoğu denklemi kurmak mümkün görünmüyordu.
 
İşte Kasım 2007’de gerçekleşen Erdoğan’ın ikinci Beyaz Saray ziyareti tam da böyle bir siyasi atmosferde gerçekleşti. Seçimlerden zaferle çıkan ve iç siyasetteki darbe girişimlerini bertaraf eden Başbakan Erdoğan, Başkan Bush’la başarılı bir siyasi pazarlık yaptı. Pazarlığın esası şuydu: Türkiye ABD’nin Irak’ta kurduğu yeni Anayasal sisteme destek verecek; kuzey Irak’taki Kürt Bölgesel yönetimini tanıyacaktı. Buna karşın ABD de PKK ile mücadelede aktif destek verecek ve Türkiye’nin hava ve kara operasyonlarına izin verecekti. Üzerinde açıkça konuşulmayan ancak zımnen mutabık kalınan bir konuysa, ABD Türkiye’deki demokrasiyi destekleyecekti. Öyle de oldu. Erdoğan MGK’nın da tavsiyesiyle Türkiye’nin Irak politikasını değiştirdi. 2008 Haziranında Bağdat’a yaptığı ziyaretle Stratejik İşbirliği anlaşması imzalandı. Kuzey Irak liderliği ile resmi temaslar gerçekleştirildi. İçeride ise sivil anayasa çalışmaları başlatıldı. Komşu ülke Ermenistan’la tarihsel adımlar atıldı. Bu adımların sonucu olarak, Ak Parti hükümeti kendisi aleyhine açılan kapatma davasına karşı, ABD yönetiminin ve uluslararası toplumun desteğini sağlamada pek zorlanmadı. Ergenekon davası konusunda ise ABD hukuki sürece sessizce destek verdi.
 
Obama Yönetiminin Türkiye Algısı
 
Bush döneminden farklı olarak Obama yönetimi, değişen uluslararası güç dengelerini ve Türkiye’nin yükselen bölgesel gücünü daha iyi anlamış görünüyor. Göreve geldiğinin 75. gününde Obama’nın Ankara’yı ziyaret etmesi bunun açık göstergesi olarak okundu. Şimdi Erdoğan’ın üçüncü Washington ziyareti böyle bir atmosferde gerçekleşiyor. Obama’nın Başkan olarak önünde en az üç yılı var. Erdoğan ise bir yıl sonra yeni bir seçime girecek. Muhtemelen kafasında 2012 Çankaya senaryosu da var. İçeride önemli reformları gerçekleştirdi. Şimdi Kürt sorununa demokratik çözüm bulmak için cesaretli bir adım attı; ancak hem kendi siyasi kariyeri hem de partisi adına netameli ve kritik bir sürece giriyor. Kürt açılımı konusunda içeride ciddi bir siyasi muhalefet ve toplumsal dirençle karşı karşıya.
 
Buna karşın, Türkiye uluslararası arenada ve özellikle bölgesinde hiç olmadığı kadar güçlü bir aktör haline geldi. Davutoğlu’nun fikri önderliği ve Erdoğan’ın siyasi karizması ve iletişim gücü ile Cumhurbaşkanı Gül’ün dış politika tecrübesi son beş yılda Türkiye’yi orta doğunun süper gücü ve dünyanın da önde gelen küresel aktörlerinden biri haline getirdi. BM Güvenlik Konseyinin gündemindeki en kritik konuların hemen hepsi Türkiye’nin yakın çevresinde yer alıyor. Irak, İran, Suriye, Filistin, Afganistan ve Pakistan gibi dünyanın şiddet ve çatışma noktalarındaki ülkelerle sağlıklı ve sonuç alabilir ilişkiler geliştiren tek ülke Türkiye. Dahası, İsviçre’deki minare referandumunun gösterdiği gibi İslam ve Batı arasındaki ideolojik ve kültürel çatışmayı besleyen siyasi gerginliklere karşı, Türkiye’nin gerçekleştirdiği medeniyetler ittifakı gibi barışçı ve yaratıcı girişimler Türkiye’nin uluslararası politikadaki saygınlığını giderek güçlendiriyor. Üstelik Kosova’dan Lübnan’a kadar pek çok çatışma noktasında Türkiye uluslararası barış adına elini taşın altına koymaktan çekinmiyor. Türkiye dünyada diyalog, barış ve adalet ilkelerini savunarak BM Güvenlik Konseyi üyeliğine de seçilmiş bulunuyor.
 
Başkan Bush’un tek taraflı (unilateralist) dış politika anlayışına karşı, “çok taraflılığı” savunarak iktidara gelen ve küresel barışın ancak bölgesel müttefiklerle işbirliği yapılarak sağlanabileceğine inanan Obama yönetiminin politik hedefleri ile Erdoğan’ın demokratik duruşu ve Davutoğlu’nun dış politika anlayışı büyük ölçüde örtüşmektedir. Denilebilir ki, Türkiye’nin Başbakanı olarak Erdoğan’ın Washington’a karşı siyasi pazarlık gücü, hem yedi yıllık kendi iktidar dönemi için hem de Türkiye’nin yarım asırlık geçmişine göre en yüksek olduğu bir noktada bulunuyor. Peki, bu görüşmede Erdoğan gündeme gelmesi muhtemel konularda Obama yönetimine ne söylemelidir?
 
Afganistan: Erdoğan için Kürt açılımı konusu ne ifade ediyorsa, Obama için de Afganistan onu ifade ediyor. Afganistan’da gelecek bir yılda ABD’nin göstereceği başarı Obama’nın başkanlığının geleceğini belirleyecek. Washington’un Türkiye’den talebi açık: Afganistan’a muharip güç gönderilmesi. Bu konuda Erdoğan ABD’ye hareket ederken Türkiye’nin tavrını da açıkladı. İşbirliğine evet, ama Taliban’la savaşmaya hayır. Erdoğan Obama’ya bunun gerekçelerini iyi açıklamak zorunda. Türkiye’nin temel argümanlarından biri şu olmalıdır. Türkiye, İslam ülkelerindeki farklı gruplar arasında güvenilir bir arabuluculuk misyonu benimsemiştir. Bunu Hamas - El Fetih arasındaki ihtilaflarda ve Irak’taki farklı siyasi hizipler arasındaki görüş ayrılıklarının giderilmesinde başarıyla kullanmıştır. ABD, Afganistan’da kalıcı barış kurabilmek bir noktada Taliban’la temas kurmak ve hatta masaya oturmak zorunda kalacaktır. Afgan halkı ile güçlü tarihsel ve kültürel bağları bulunan Türkiye Afganistan’da ulusal birliğin ve barışın sağlanması için kritik bir rol oynayabilir. Bu nedenle Türkiye cepheden uzak kalmalı, ama lojistik ve kalkınma projelerinde görev almalıdır. Gerekirse bu amaçla asker sayısı artırılabilir.
 
İran: İran Obama için de kritik bir konudur. Nükleer silah üretmesi engellenmelidir. Obama yönetimi savaş kadar diplomasinin de başarı şansı olabileceğine inanmaktadır. Nixon’un Çin açılımı gibi, şartlar olgunlaşırsa Obama’nın İran açılımı mümkün olabilir. Burada Erdoğan’ın Türkiye’nin tutumunu açıkça ABD’ye iletmelidir. Türkiye, İran’ın barışçıl amaçlarla nükleer teknoloji geliştirmesine saygı duymaktadır. Ancak nükleer silahların yayılması bölgede güvenlik kaygılarını artırır. Ancak güç kullanılarak İran’ın nükleer silah üretme emelleri engellenemez. İran’a güvenlik garantileri sağlanarak ve dünya ile ilişkilerini geliştirme fırsatı sunulması karşılığında nükleer silah üretiminden vazgeçirilmeye çalışılmalıdır. Türkiye bu konularda İran’la Batı arasında arabuluculuk görevi yapmaya hazırdır. Ancak Orta Doğu’da yeni bir savaşa bölge ülkelerinin de Türkiye’nin de tahammülü yoktur. Türkiye İran’ın komşusu ve ticari ortağıdır. Amerika bu konuda Türkiye’yi anlayışla karşılamalıdır.
 
Irak ve Kürt sorunu: Türkiye Irak’ta barış ve istikrarı desteklemektedir. Demokratik ve güvenli bir Irak’ın en büyük destekçisi Türkiye olacaktır. Kürt Bölgesel yönetimi ve Bağdat, PKK’nın Irak topraklarından çıkarılması konusunda Türkiye ile aktif işbirliği yapmalıdır. ABD de Türkiye’ye istihbarat desteği sağlamaya devam etmelidir. Amerikan askerlerinin Irak’ı terk ederken Türkiye üzerinden sevk edilmesi fikrini destekleriz. Türkiye kendi ülkesindeki Kürtlerin kalbini ve gönlünü kazanmak için demokratik açılım yürütmeye kararlıdır. Bu süreçte ABD genel anlamda Türkiye’deki demokrasiye ve özelde de açılım sürecine destek vermelidir. Demokratik bir Türkiye Orta doğu’da Batının ve ABD’nin doğal müttefiki olacaktır. 

Ermeni açılımı: Türkiye ve Ermenistan arasındaki açılım sürecinin devam etmesi için ABD’nin desteğine ihtiyaç vardır. Özellikle Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Karabağ sorununun çözümü konusunda Erivan ve Bakü’ye baskı yapılmalıdır. Üçüncü ülkelerin Ermeni Soykırımı iddiaları konusunda müdahil olmaları sorunun çözümüne katkı sağlamayacaktır.
 
Özetle, Erdoğan ve Obama’nın siyaset anlayışı ve liderlik kimyası büyük ölçüde uyuşmaktadır. Her konuda tam uzlaşı mümkün görünmese de, Türkiye uzun bir süredir ilk kez Washington’la eşit şartlarda masaya oturmaktadır. Stratejik ortak ya da model ortaklık iddialarının içeriği, somut konulardaki gelişmelere bağlı olarak biçimlenecektir. Bu konuda Erdoğan ve Davutoğlu’nun siyasi liderliği ve Obama’nın yaklaşımı kritik rol oynayacaktır. Ama her halükarda bu ziyaret iki tarafça da “bir başarı hikâyesi” olarak lanse edilecektir.  
 

 


YAZARIN TÜM YAZILARI
Kritik Seçimler ve Demokrasi Daralması - 09 Mayıs 2012 Çarşamba 18:12
Suriye Post-Hegemonik Düzenin İlk İşareti mi? - 26 Mart 2012 Pazartesi 12:29
Suriye Açmazı ve Türkiye - 06 Şubat 2012 Pazartesi 09:36
Mısır'da Devrim Sürüyor - 25 Kasım 2011 Cuma 11:52
Kaddafi Sonrasında Libya - 24 Ağustos 2011 Çarşamba 19:13
İsrail'in hayali: Şam - Tel Aviv yakınlaşması - 06 Ağustos 2011 Cumartesi 13:29
Yemin Krizinin Anatomisi - 12 Temmuz 2011 Salı 16:29
Mavi Marmara’nın Sarsıntıları Devam Ediyor - 01 Haziran 2011 Çarşamba 21:03
Obama’nın Filistin Açılımı mı? - 20 Mayıs 2011 Cuma 16:51
Beşşar Esad'ın siyasi intiharı - 27 Nisan 2011 Çarşamba 09:50
Türkiye’nin Barış Diplomasisi - 07 Nisan 2011 Perşembe 15:56
Fransa’nın Libya Aşkı mı Rol paylaşımı mı? - 23 Mart 2011 Çarşamba 21:18
Afganistan İzlenimleri - 07 Mart 2011 Pazartesi 13:28
Kaddafi Direnebilir mi? - 23 Şubat 2011 Çarşamba 09:57
Mısır Musa’sını Arıyor - 15 Şubat 2011 Salı 09:54
Yasemin Devrimi Sömürge Sonrası Düzenin Çöküşü mü? - 18 Ocak 2011 Salı 12:54
Türk ve Arap dünyasının entelektüel buluşması: ATCOSS 2010 - 20 Aralık 2010 Pazartesi 12:48
İsviçre Yükselen Türkiye’yi Keşfediyor - 29 Kasım 2010 Pazartesi 09:48
Taksim Saldırısında Üç Senaryo Tek Gerçek - 02 Kasım 2010 Salı 16:16
Davutoğlu'nun Kaşgar Ziyareti ve Değişen Türk-Çin İlişkileri - 01 Kasım 2010 Pazartesi 14:05
Çin İzlenimleri-(II): Doğu Türkistan ve Uygurlar - 25 Ekim 2010 Pazartesi 14:40
Çin İzlenimleri-(I): Ejderin Ayak Sesleri - 30 Eylül 2010 Perşembe 17:59
Sivil Toplumun Vicdanı Derin PKK’yı Yendi - 18 Ağustos 2010 Çarşamba 15:55
Türk-Kürt Kutuplaşması ve Siyasi Üslup Meselesi - 29 Temmuz 2010 Perşembe 11:49
Ortadoğu’da Savaşlara Son Verecek Barış - 08 Temmuz 2010 Perşembe 17:05
G-20 Zirvesi ve Erdoğan-Obama Görüşmesi - 29 Haziran 2010 Salı 11:18
Ortadoğu’da Pax Turcica’nın Doğuşu - 07 Haziran 2010 Pazartesi 09:50
İsrail Türkiye’ye Savaş mı Açtı? - 31 Mayıs 2010 Pazartesi 16:51
Medvedev’in Ziyareti ve Türk-Rus Yakınlaşması - 13 Mayıs 2010 Perşembe 13:24
Tarihin Geri Dönüşü ve Türkiye - 21 Nisan 2010 Çarşamba 12:22
Anayasayı Değiştirmek İçsel Sömürüyü Yıkmaktır - 03 Nisan 2010 Cumartesi 10:44
Avrupa PKK’yı Neden Şimdi Anlıyor? - 11 Mart 2010 Perşembe 15:18
Ermeni Karar Tasarısı ve Obama Yönetiminin Liderlik Zaafı - 05 Mart 2010 Cuma 14:17
Münih Güvenlik Konferansı ve Çin - 08 Şubat 2010 Pazartesi 12:22
Yemen Nereye Gidiyor? - 23 Ocak 2010 Cumartesi 12:11
İran’da Muhalefet Ne İstiyor? - 02 Ocak 2010 Cumartesi 09:34
ABD Ziyaretinin Olası Siyasi Sonuçları - 15 Aralık 2009 Salı 13:26
Erdoğan Obama’ya Ne Söylemeli? - 07 Aralık 2009 Pazartesi 01:05
Gıda Güvenliği Yada Malthus'un Geri Dönüşü - 29 Kasım 2009 Pazar 14:36


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya