Bir Amerikan filminde “İnsanlar kötülükleriyle hatırlanır” repliğini duyduğumda “şartlanmışlık” gereği tanıdığım insanların kendimce beğenmediğim yönlerinin öncelikle aklıma geldiğini fark ettim. Elbette böyle bir hatırlama eyleminde, eğer hatırlanan kişiye dair geniş şümullü bir nefret sözkonusu değilse, ilgili kişinin sadece kötülükleri değil iyilikleri de yâd edilir. Çünkü kendisi bizatihi nakıs olan insanın eylemleri de ne tümüyle “kötü” ne de tümüyle “iyi” olabilir. Hatta bir kişiye ya da onun bir fiiline dair tutumumuz da bizim gibi zaman içinde değişebilir. Büyük aşkların büyük nefretlerle başlaması sadece beylik bir laf olmadığı gibi birçok efsane aşk da mübaşir ünlemleri arasında mahkeme salonlarında “şiddet’li” (şiddet içeren) geçimsizlik ile son bulabilmektedir.
Bu minvalde, mesela, ne zaman aklıma Türkiye’nin Başbakanı gelse, 11 Şubat 2006’daki Mersin gezisi sırasında kendisine “Çiftçinin hali ne olacak? Anamız ağladı. Hangi yüzle geliyorsun buraya?” diye bağıran çiftçi Mustafa Kemal Öncel ile arasındaki en diplomatik ifadeyle “talihsiz” diyalog gözümün önünde canlanır. Başbakan’ın sinirden kızarmış bir halde “Lan terbiyesizlik yapma” ve “Hadi ananı al git buradan” ifadelerini, gözlerinden ne zaman yaşların boşanacağını bilemediğim duygusal bir insanın sinirlerine hâkim olamaması adına hüzünle hatırlarım. Aynı Başbakanın “one minute” çıkışının görkemi de elbette kendisinin “öfke de bir hitabet sanatıdır” düşüncesinin ve bu düşünceyi besleyen pratiklerinden bağımsız değildir. Kaldı ki; toplum olarak sadece Başbakan değil hepimizin ortalama asabiyeti daha büyük kalabalıkları besleyebilecek kadar zengindir zaten. Elbette “algıda seçicilik” ilkesinden hareketle belki Başbakanın “Ben ülkemi pazarlamakla mükellefim” sözü devlete en çok “sosyal” sıfatını yakıştıranlar açısından daha da incitici olabilir hem içerik hem de üslup bakımından. Konumu gereği kamuoyu önünde çokça konuşmak durumunda kalması bir yana, sekiz yıllık Başbakanlığı ve yaklaşık kırk yıllık siyasetçiliği göz önüne alınırsa çok da fazla sayılmayabilir Başbakanın incitici bulduğumuz ifadelerinin toplamı. Her ne kadar, Başbakanların da etten kemikten yaratılmış birer insan olduklarını aklımda tutsam da kendisi de bizzat imamlık yapmış biri olarak imam-cemaat ilişkisindeki rol-model oluşundan dolayı üslup konusundaki en büyük hassasiyeti kendisinden bekliyorum. Bu hassasiyet gerçekleşmediğinde kantarın topuzunu kaçıran değil topuzla kantarı parçalayan ifadesiyle istifa etmek zorunda kalan bir gazetenin Başyazarı, Hükümet yetkililerini “analarını satan zihniyet” ile tahakküm edebilmektedir.
Bu sinirlilik hali sadece Başbakan için geçerli olmadığını, Diyarbakır Belediye Başbakanı’nın da “sin-kaf”lı ifadeler kullanmaktan imtina etmediğine ve MHP Genel Başbakanı’nın da miting meydanlarından Başbakana yağlı urgan attığına şahit olduktan sonra ülkedeki temel sorunun bir üslup sorunu olduğu fikri bende daha çok yer etmeye başladı. Larry Diamond’un ifadesiyle “demokrasinin kasabadaki yegâne oyun” (the only game in town) haline gelmesi arzulanan Türkiye’de, demokrasi sanki bir kavga üslubunun her ne pahasına gerçekleştirildiği bir platform haline gelmektedir. Aynı şekilde, Cumhuriyet Başsavcısının demokratik bir ülkedeki olağan kabul edilen tartışmalardan vazife çıkarak başta iktidar partisine karşı olmak üzere parti kapatma fezlekesini tehditleştirebilmesi, demokratik konsolidasyon tartışmalarını bir yana bırakıp ülkedeki üslup sorununun daha çok su kaldıracağını teyit etmektedir. Diğer yandan, halkın vergileriyle üniformalandırılmış ve silahlandırılmış bürokrasinin en yukarıdaki eski yöneticisi gece yarısına yakın bir zamanda başında bulunduğu kurumun websitesinden emri altında olduğu Hükümeti hedef alan bir e-muhtıra yayınladığını da hatırlamak gerekir. Hatta ve hatta aradan birkaç yıl geçtiği halde bu eylemine sahip çıkan beyanları ile sabık Genelkurmay Başkanı demokratik konsolidasyon konusunda bir arpa boyu yol bile alamadığımızı göstermiştir.
Aynı zamanda “Başkomutan” sıfatını da taşıyan ve arkasında her zaman üniformalı bir askerî yaver görmeye alıştığımız Cumhurbaşkanı ve eşinin evsahipliğindeki Cumhuriyet resepsiyonuna katılmayarak alternatif bir askerî resepsiyon düzenlemek üslup konusunda artık etraflıca düşünülmesi gereken bir durumdur. Ülkenin ana muhalefet partisi genel başkanının bu resepsiyona katılmaması da elbette şık bir davranış değildir ama bir Cumhuriyetteki muhalefet partisi nihayetinde “Kraliçenin muhalefeti” değildir. Kaldı ki; ana muhalefet partisi genel başkanı açısından asıl tartışılması gereken nokta, bu konumunun partisindeki yöneticilerce ne kadar benimsendiğidir. Ana muhalefet partisinin grup başkan vekillerinden birisinin genel başkanından habersiz 29 Ekim resepsiyonuna katılamayacaklarını açıklamasını genel başkan ilk günlerde doğrulamasa bile resepsiyona katılmayarak fiilen doğrulamış olmuştur. Zaten ilgili genel başkanın başörtüsü gibi ülkenin son çeyrek asrına damgasını vurmuş bir mesele hakkında söylediklerinin partisinin o zamana kadarki genel söylemiyle uyuşmadığı için “ikna odaları” mucidi bir kadın milletvekili tarafından partiyi bağlamayacağı söyleyebilmiştir. O zaman Siyaset Bilimine Giriş dersi (POLS 101) için şunu sormak gerekiyor: Bir siyasi partide Genel Başkanın sözü bağlayıcı değilse a kuzum kimin sözü bağlayıcıdır?
Taksim’deki canlı bombanın pervasızlığını da Türkiye’deki üslup sorunu üzerinden anlamlandırmak mümkündür. Sivillerin öldürülmesi “terör” tanımlamaları açısından bir ortak nokta teşkil ederken, sivillerin en çok bulunabileceği ve ülkenin en kalabalık kenti İstanbul’un kalbi sayılabilecek bir yerde böyle bir eylem yapmak bile bu üslup sorununun vardığı noktayı göstermektedir. Hem de daha birkaç gün önce PKK’nın Karayılanı şimdiye kadar sebep oldukları sivillerin ölümünden gerekirse özür dileyebileceklerini bildirdikten sonra meydana gelen bu menfur saldırı üslup sorunun vahametini göstermektedir.
Türkiye’deki sorun artık bir “ne” sorunu değildir, bir “nasıl” sorunudur. Türkiye’nin sorunu un-yağ-şeker eksikliğinden helva yapamama sorunu değildir artık, bir kıvam tutturamama sorunudur. Bu sorunun çözümü de teşhisi kadar kolay olmayacağı aşikardır.