12 Eylülde gerçekleştirilen referandumun ve anayasal reformlarının ortaya çıkardığı olumlu atmosfer içerisinde cumhuriyetin 87. yıldönümü kutlanırken, Türkiye, devletiyle ve toplumuyla bir daha geçmişin muhasebesini yapmaktadır. Ülke, tarihindeki önemli dönüm noktalarından birisini yaşamaktadır. Tabu olarak kabul edilen, hep övgüler dizilen, asla eleştirilemeyen, toplumun en hayati problemlerinin makul zeminde tartışılmasına tahammül edilemeyen otoriter ve hastalıklı bir cumhuriyetten, hak, hukuk ve özgürlük taleplerinin tehdit olarak görülmediği, hukuk ve siyasetle bağlantılı birçok konunun makul ve medeni zeminde tartışılabildiği demokratik bir cumhuriyete gidiş söz konusudur. Bu gidişin ortaya çıkardığı atmosferin olumlu etkileri Türkiye’nin komşu ve diğer ülkelerle barışa dayalı, problemleri en asgari düzeye indirmeyi amaçlayan yapıcı ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal gelişiminde, çevresinde ve bütün dünyada itibarının artmasında kendisini hissettirmektedir. Devletle halkın kucaklaşmasının zaman zaman ortaya çıkan birtakım yanlış zihniyet, yöntem ve uygulamalardan dolayı toplumun hafızasında zedelenen cumhuriyet algısını olumlu yönde etkilediğinde şüphe yoktur.
Eğer cumhuriyet, halkın egemenliğini esas alan bir yönetim şekli olduğu iddiasına sadık kalınarak uygulansaydı, içerisi ideolojik unsurlarla doldurulan, topluma tek parti yönetimini dayatan otoriter ve militarist bir rejime dönüştürülmeseydi, cumhurun (çoğunluğun/halkın ekseriyetinin) cumhuriyetle bir problemi olamazdı. Çünkü bu halk, inanç ve değerlerinden aldığı manevi güçle Çanakkale ve İstiklal Harplerinde canla başla mücadele etmiş, komutanlarına itaat etmiş, Cumhuriyet dönemi boyunca da sağduyusu ve demokratik bilinciyle her fırsatta iradesini yönetime yansıtacak, meşru taleplerine cevap verecek hareketlere gereken desteği vermiş, saltanat peşinde koşanlara ise sıcak bakmamıştır. Ancak kuruluşundan bugüne kadar geçen dönemler içerisinde cumhura yabancılaşan, onunla sürtüşen, belirli simgeler üzerinden onu ve değerlerini tehdit olarak görüp kamusal alanın dışına itmeye çalışan bir cumhuriyet uygulamasının, cumhuriyet algısı üzerinde zedeleyici bir etki yaptığı kabul edilmelidir. Buna rağmen bu toplumun talep ve beklentileri, daima halkıyla barışık, onun değerlerini anlamaya çalışan, ona üstten bakmayan, farklılıkları özgürlük ve hukuk temelinde uzlaştırıp zenginliğe dönüştüren, ideolojik bağnazlıktan arınmış demokratik bir cumhuriyetten yana olmuştur.
Toplumların hayatında iniş ve çıkışların, köklü dönüşümlerin gerçekleştiği bir vakıadır. Sosyal değişim olgusu, inkar edilmesi mümkün olmayan bir gerçek olarak kendisini kabul ettirmektedir. Bu değişim süreci içerisinde bugün gündemde olmayan toplumsal taleplerin yarın gündeme gelmesi son derece olağan bir durumdur. Ancak ideolojik saplantılar, statükodan beslenen çıkar ilişkileri bu vakıanın görülüp idrak edilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Değişime bilinçsizce direnmek, toplumun en meşru taleplerini görmezlikten gelmek problemleri ortadan kaldıramadığı gibi, onların daha çok kökleşip kangren haline gelmesine neden olmaktadır. Yapılması gereken şey, ideolojiyi değil de doğru bilgiyi merkeze alarak değişim vakıasına rasyonel bir yaklaşım yapmak, evrensel ahlak ve hukuk ilkeleri doğrultusunda ve toplumun değerleriyle de bütünlük içerisinde hadiseyi olumlu yönde geliştirmek, toplumsal çatışma ve kırılmalara meydan vermemektir. Osmanlı Devleti’nin birçok faktörün devreye girmesiyle önce duraklama, daha sonra da gerileme dönemi içerisine girmesi ve Batı karşısında aldığı yenilgiler, son dönem Osmanlı aydınının psikolojisi ve düşünceleri üzerinde derin etkiler yapmış, Batı ve modernite kaynaklı bir değişim ve dönüşüm sürecinin fitilini ateşlemiştir. O süreçte yönetime hakim olan Jön Türk ve İttihat Terakki kadroları içerisine sürüklendikleri aşağılık kompleksinin etkisiyle ne Batı’yı, ne Osmanlı’yı, ne de İslam dünyasını yeterince analiz edemedikleri, kendilerine özgün medeniyet bilincini kaybettikleri için süreci kavrayıp yönlendirmede problemler yaşamışlar, hadiseler ve gelişmeler üzerinde yeterince inisiyatif kuramamışlardır. Bir taraftan geriliğin ve yenilgilerin faturası İslam’a kesilirken, diğer taraftan Batı dünyasının kendi tarihi gelişimi içerisinde karşı karşıya kaldığı toplumsal problemlerin, çelişki ve çatışmaların ortaya çıkardığı düşünce ve kavramlar, üzerlerinde ciddi analiz ve incelemeler yapılmaksızın olduğu gibi taklit edilip alınma yönüne gidilmiştir. Cumhuriyet dönemi ile beraber etnik temele dayalı yeni bir ulus inşa etme projesi devreye girmiş, cumhuriyetin üzerine oturacağı ideoloji ve yönetim anlayışının inşa edilmesinde Pozitivizm ve sekülerizm başta olmak üzere Aydınlanma değerleri esas alınmıştır. Böylece iman haline getirilen son derece kaba bir pozitivizmin merkezi rol oynadığı bir bakış açısıyla modernlik, laiklik, sekülerizm, hümanizm gibi doğru dürüst tanımı bile yapılmayıp müphem bırakılan kavramlar üzerinden ülkede kutuplaşma ve çatışma zeminleri yaratılmıştır.
Batı’nın kendi tarihi, sosyo-kültürel, bilimsel, ekonomik ve politik şartları ve gelişimi içerisinde tezahür eden din (kilise)-bilim çatışması, genelleme yoluyla İslam dünyasına yansıtılmış, sunî olarak yaratılan bu çelişkiler, kutuplaştırma ve çatışmalar üzerinden iktidar olma plan ve programları devreye sokulmuştur. Bu program içerisinde ulusal kimliğin alt bileşenine indirgenen İslamiyet Protestanlaştırılıp toplum hayatından soyutlanmaya, etkisi yok edilmeye çalışılırken, cumhuru oluşturan büyük bir halk kesimi belirli birtakım simgeler ve söylemler üzerinden ötekileştirilerek siyaset ve ekonomiye hükmeden merkezi yönetim mekanizmalarının dışında tutulmaya çalışılmıştır. İşte uzun yıllar bu siyasetin aracı olarak kullanılan, İslam’ı ve muhafazakâr Müslümanları hedef alan emperyalizm kaynaklı “gericilik” veya “irtica” yaftalaması ile insanların hedef tahtasına oturtulması; Müslüman kadının kimliğini ve iffetini simgeleyen “başörtüsü veya türban”ın laikliğe tehdit oluşturduğu (!) gerekçesiyle mahkum edilmeye çalışılması bu tip bir politikanın hayata geçirilmesiyle ilgilidir. Halbuki sistemin ve hukukun dine dayalı olarak inşa edilmesi başka bir şey; vatandaşların din ve inanç özgürlüklerinin garanti edilmesi, başkalarının hak ve özgürlüklerini ihlal etmeksizin inancın gerektirdiği bireysel özgürlüklerin sosyal hayat içerisinde ifade edilip hayata geçirilmesine serbestlik getirilmesi daha başka bir şeydir. Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin yönetici ve entelektüelleri Batı toplumlarının din-siyaset uzlaşması alanında ortaya koyup geliştirdikleri tecrübelerden istifade edebilirlerdi. Ancak bunun yolu, Batı’da ortaya çıkan çelişki ve çatışma zeminlerinin aynen bizim ülkemize yansıtılması şeklinde olmamalıydı! Batı’da laiklik ve sekülerizm gibi din ve siyasetin arasını uzlaştırmaya matuf formüllerin gereği olarak gündeme gelen kavramların, yöntem ve uygulamaların bizde temeli olmayan kutuplaştırmaların, ötekileştirme ve çatışma zeminlerinin oluşturulması için bir araç olarak kullanılması ne talihsizlik!
Bunun için sağlam bir hukuk yapısına, güçlü bir ekonomiye, seviyeli bir siyasete; açık, dürüst, şeffaf, özgürlükleri esas alan, toplumuyla barışık adil bir yönetim anlayışının oluşumuna ve şekillenmesine ihtiyaç vardır. Bu oluşumda İslamiyet gibi fert ve toplum hayatını değişik yönleriyle kuşatıp yönlendiren, onun değerler sistemini oluşturarak kültürün oluşumunda merkezi role sahip bir dinin sahih bir şekilde anlaşılıp yorumlanması elbette ki hayati bir fonksiyona sahiptir. Eğer bu yorum yapılamıyorsa, problem dinin kendisinde değil, her şeyi ile hantallaşan, heyecan ve enerjisini yitiren sistemin kendisinde; statükoya ve çıkar ilişkilerine entegre olarak konulara eleştirel yaklaşamayan, düşünce üretemeyen, ideolojiye kilitlenen aydın ve yönetici tipindedir. Türkiye’de araçsallaştırılan şey sadece laiklik ve hukuktan ibaret olmamıştır. Din de çoğu defa rejimin öngördüğü bir ulus ve toplum yaratma projesine matuf olarak birtakım müdahalelere, üzerinde yapılan tasarruf ve yorumlara konu olmuştur. İdeolojik ve militan laikçilik, kendisiyle demokrasi, laiklik, hak ve özgürlükler arasına ciddi mesafeler koymuştur. Laiklik ilkesi devletin dine müdahalesine onay vermezken, din/İslamiyet, doğrudan ilahi vahye dayalı temel referanslarına göre değil de rejimin politikasına uygun bir din ve Müslüman tipi yaratma projesine uygun olarak yapılan müdahale ve tasarrufların konusu olmuştur. Bunu gerçekleştirmek için her türlü çarpıtma, baskı, yasaklama ve hukuk ihlalleri meşru görülmüş; sorgulandığında ise ülke ve toplum şartlarının bunu gerektirdiği iddia edilmiştir. Yanlışlık ve haksızlıklara direnip tepki koyan, onları eleştiren toplum kesimleri hedef haline getirilerek birçok masum insan haksızlığa ve mağduriyete uğratılmıştır. Halbuki hukukun kimliği evrensel olup onun temel ilkeleri ülkelere göre değişmez. Cumhuriyetin üzerine dayandığını iddia ettiği laiklik ve demokrasi ilkelerinin, inanç ve din özgürlüğü başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerin korunmasını, devletin inanç ve dinler karşısında tarafsız olmasını ve çoğulculuğu esas alması gerekir.
Referandum sonrasının Türkiye’sinde hukuk, özgürlükler, demokrasi, uzlaşma, birlik ve beraberlik yolunda çok önemli adımlar atılıp zihinlere vurulan prangalar ortadan kaldırılırken, birtakım çevrelerin ideolojik bağnazlıkla değişime karşı direnmeleri, ayrımcılık ve kutuplaştırma üzerinden siyaset yapanların menfaat ve konumlarını devam ettirmek için süreci baltalamaya ve saptırmaya çalışmaları, değişim hamlesini engelleme yolunda birtakım provokasyonların devreye sokulmak istenmesi beklenmeyen bir durum değildir. Uzun yıllar boyunca gündemi saptırmayı, sunî gerginlikler yaratarak ülkeyi kaosa ve çıkmaza sürüklemeyi hedefleyen girişim ve provokasyonlara şahit olan Türkiye halkı bunlara yabancı değildir. Bu milletin tarih, kültür ve medeniyet bilinci, sahip olduğu değerlerden beslenen sabrı, ağırbaşlılığı ve sağduyusu, farklılıklar içerisinde beraber yaşama tecrübesi, kimliğini kaybetmeden farklı kültür ve medeniyet ortamlarına açılma isteği, değişim projesine karşı sergilenebilecek her türlü engelleme girişimini boşa çıkaracak bir mahiyet arz etmektedir. Milletimizin bu özellikleri birlik ve beraberliğimizin dayanak noktası olduğu gibi, cumhuriyet ve demokrasinin korunup gelişmesi için de gerekli zemini oluşturmaktadır.