Ülkemizde sorunlar tartışılırken birileri sıkça çağdaşlığı referans olarak alır ve meşruiyetin önemli bir kaynağı kabul eder. En olumlu şeyler onun adına yadsınır veya olumsuz şeyler onunla aklanır. Bunun tipik örneklerinden birisi başörtüsü yasağı çerçevesinde yaşanmaktadır. Sadece bir örneklem olarak belirtmek gerekirse resmi adıyla çağdaş yaşamı destekleme derneği temsilcileri başörtüsünü çağdaş yaşama aykırı buldukları için reddetmekte ve buna karşı mücadelelerini sürdüreceklerini söylemektedirler.
Adı bile çelişki üzerine kurulu bir derneği özel olarak konu edinme niyetim yok. Ancak modern ulus devlet seçkincilerinin toplumları için öngörüp empoze etmeye çalıştıkları ve kısaca çağdaş yaşam olarak nitelendirdikleri bir genel bir soruna değinmek istiyorum. Esasen söz konusu yaklaşım belli bir grubun veya derneğin değil, kendilerini toplumlarını düzene sokmakla görevli bilen genel seçkinler yapısının bir dünya görüşüdür. Her halükarda topluma rağmenlik taşıyan bu tasarımla, toplumlarına pek çok sıkıntı ve macera yaşata gelmişlerdir.
Bilindiği üzere çağdaşlık, genel olarak Batı dillerindeki modernliğin Türkçedeki karşılığı olarak kullanılmaktadır. Gerçi çağdaş ve modern kavramlarının farklı anlamlara geldiğini ileri süren sosyal bilimciler vardır. Mesela N. Berkes bunların farklı şeyler olduğunu; modernliğin ekonomik kalkınma anlamına gelmesine karşılık çağdaşlığın ekonomik hayatla paralel işleyen topyekûn bir kültürel gelişmeyi ifade etiğini söylemektedir. Verdiği tipik bir örneğe göre de mesela Batı Avrupa ülkeleri çağdaş ülkelerdir ama Ortadoğu’nun zengin petrol şeyhlerinin göz kamaştıran yollar, mimari, dinlenme ve eğlenme merkezleriyle donanmış kentleri fevkalade modern olmalarına karşılık çağdaş değildirler. Çünkü bu yapıya özgü bir kültürle yeterince özdeşleşmemişlerdir.
Bu ayrıntıdaki tartışmayı bir kenara bırakarak söylemek gerekirse genelde her iki kavram da literatürde Batı toplumlarının son dört yüzyıldan beri ortaya koydukları kültürel birikimlerini ifade etmektedir. Bunu her ne kadar C. Blacke gibi bazı sosyal bilimciler bir çağdaki ortak kültürel birikim olarak görüyorlarsa da Batı toplumlarının temsil ettiğinde şüphe yoktur. Esasen modern kültür kabaca sınaî kalkınmaya bağlı ve onunla paralel olarak işleyen, siyasi, eğitimsel, dini, ailesel bütün sosyal kurumların dönüşümünü ihtiva etmektedir. Şüphesiz kültürün fiili temsilcileri açısından bu doğal sayılabilecek bir gelişme sürecidir.
Diğer toplumların bunu dışarıdan edinme sürecine modernleşme (veya çağdaşlaşma) adı verilmektedir. Yani burada Batı dışı toplumların doğal gelişmelerinin bir sonucu olmayan çağdaşlaşma, bu kültürün edinilmesi ve belki daha anlamlı bir açıklamayla zorla edindirilmesi süreci halini almakta, kavramla ilgili asıl çelişki de burada ortaya çıkmaktadır. Çağdaşlaştırma zorla yapılan bir iş haline gelmektedir. Hâlbuki konuyla ilgili kuramlara göre modernleşme evrimci bir mantığa sahiptir. Yani üstten dıştan bir siyasi otoritenin dayatması ile değil, kendiliğinden gerçekleşen bir değişim sürecidir. Evrimin tek yönlü ve tek çizgili tüm kuramlarına göre toplumlar bir yerden bir yerlere doğal olarak geçmektedirler. Tek yönlü kuramcılara ve mesela A. Comte’a göre dini aşamadan metafiziksel bir geçişle pozitif aşamaya ulaşmaktadırlar.
Tek çizgili kuramcılara göre ise sanayileşmenin de üzerine kurulduğu bir sosyal kültürel değişim geçirmekte, tüm farklılıklar ortadan kalkarak kurumsal yapıları itibariyle tek çizgili bir toplum olmaya doğru gitmektedirler. İddiaya göre bu kaçınılmaz bir şeydir. Burada belki daha önemli bir nokta, toplumların bu değişimi yaşamak için özel olarak bir şey yapmak durumunda olmadıklarıdır. Herkes istese istemese er veya geç bu aynı köprüden geçmekle kalmayacaklar, karşıda aynı renk ve deseni alacaklardır. Yani iradi çabalarına bağlı olmaksızın bir çağdaş yaşam kazanacaklardır. Kuramlara göre mutlak ve kaçınılmaz olan bu çağdaş yaşam, aslında özel olarak desteklemeyi gerektirmeyen ve esasen desteklenemeyen bir süreçtir. Olsa olsa bir gecikmeden söz edilebilir o kadar. Ekstra bir güç tatbiki çağdaş yaşamın bizzat kendisine aykırıdır.
Ne var ki kuram böyle demekle birlikte çağdaşlık söyleminin teorisi ile uygulamaları arasında açık bir çelişki bulunmaktadır. Yani modernleşme kuramları her ne kadar insanlığın tarihsel gelişimini böyle bir kendiliğinden işleyen bir sürece bağlarsa da fiili tavır bundan farklı olmuş, çağdaşlaşma için hep bir seçkinci kesimin zorlamasına, topluma rağmen dayatmalara ihtiyaç duymuştur. Gerçekten de bu kuramlar yönetici aydınların bu işte pek de gönüllü olmayan halklarına rağmen zorlamalı olarak işi nasıl sürdürebileceklerini, nereden alıp nereye doğru götüreceklerini, tepkilere karşı ne yapmaları gerektiğini uzunca işlemektedirler. Buna göre çağdaşlaşma kendiliğinden gelişen bir süreç olmadığı gibi modern kültürün özgürlükçü söylemiyle de doğrudan bağdaşmamaktadır. Çünkü bu projeler kabaca toplumun üstesinden gelebilecek bir despotizmi öngörmektedirler. Buna göre toplum için tasarladıkları çağdaş yaşam tortusu, çoğu kere ellerinin altında bulundurdukları devlet başta olmak üzere totalitarizmi kendine yol edinmiş gruplarca desteklenmesi gerekmektedir.
Tabi bu haliyle modernleşme, kuramın kabulleriyle kendiliğinden işlediği varsayılan bir evrimcilik değil, daha çok toplumun üstünde oluşan baskıyı kendine yöntem edinmiş seçkincilikle yürüyen bir süreçtir. Çağdaş yaşamı destekleme, sırf bir derneğin veya bir grubun değil, devleti elinde bulunduran bir yönetici kesimin, bir ucunda bizzat teorik düzlemde özgürlükçü bir söylem taşıyan modernleşmenin temel esprisi ile çelişen bir dünya görüşüdür. Burada tam anlamıyla totaliter bir yapılanma bulunmaktadır. Hatta yeri gelmişken belirtelim modern kültür tarih boyunca görü gelen otoriterlik olgusunu daha ileri boyutlarıyla yeniden üretmiştir. Otoriter ve totaliter siyaset anlayışı, Nazizm ve faşizm geçmişin krallık ve imparatorluklarından ötede pür çağdaş yapılardır.
Bu baskıcılığının yanında çağdaşlaştırıcılık, yaklaşık yüzyıldır Batı dışı toplumların yönetici aydınlarının yer yer halklarını hiçe sayan etkinliklerinin bir meşruiyet gerekçesidir. Yani onlara göre bu yapılan şeyler meşrudur, çünkü bunlar, gereği ve önemi tartışılamayacak çağdaşlaştırmak için yapılmaktadır. Bu büyük işlerin farkına varamayan cahil topluma düşen onu takdir edip kabullenmek ve itaat etmekten ibarettir. Güncel örneğiyle başörtüsünü yasaklamışsa tüm bu aşağılamalar, farkına varsınlar varamasınlar o başörtülü kadınların iyiliği içindir.
Tabii ki bu meşruiyet biçimi bir kerameti kendinden menkullüktür. Bu sebeple çağdaşlaştırıcılık bir meşruiyet yolu değildir. Çünkü siyasal meşruiyetin kaynağı bizzat yöneticilerin kendisi veya gösterdikleri gerekçeler değil, bizzat halkın kendisidir. Hâlbuki çağdaşlaştırıcılığı meşruiyetin dayanağı sayan halk değil aydının kendisidir. Saygıya değer itaate layık bulmak ve gönül rahatlığı içinde kabul etmek demek olan meşruiyetin adresi halktır. İcracıların kendisini ve icraatını halkın meşru sayması gerekir. Bu konudaki ünlü bir benzetmeyle onların bir kerametinin olduğunu halkın kabul etmesi gerekir. Halkın, kerametini kabul etmediği şeyhin ben uçuyorum demesinin bir anlamı olmadığı gibi toplum genelini aşağılayan çağdaşlaştırıcı şeyhlerin de halk gözünde böyle bir marifeti olamaz. Çağdaşlaştırıcıların genelde halkla aralarının açık olmasının sebebi de budur.
İşte birileri buradaki boşluğu yapay yollarla giderme ihtiyacı duymakta, bu çerçevede olumlu- olumsuz genelde doğası itibariyle kendiliğinden bir gelişme süreci olan çağdaş yaşama da özel olarak desteklenecek bir eylem gözüyle bakabilmektedir.