ENGLISH
23.05.2012
25.10.2010 14:40


Prof. Dr. Birol Akgün
SDE Uzmanı
bakgun@sde.org.tr
CV

Çin İzlenimleri-(II): Doğu Türkistan ve Uygurlar

Bugünkü Çin’in Kuzey Batı sınır bölgesini oluşturan Doğu Türkistan, ya da Çin’deki resmi adıyla “Sincan Uygur Özerk Bölgesi” Türklük ve İslam jeopolitiğinin en doğu ucunu oluşturuyor. Sincan (Xinjiang) Çincede “yeni toprak” anlamına geliyor. Zira tarihsel olarak Talas savaşından (751) 1759’a kadar yaklaşık bin yıl Uygur Türkleri farklı devletler altında bağımsız olarak yaşamışlar. Doğu Türkistan tam olarak ancak 19. yüzyılda Çin’in bir parçası haline geldiği için, bugün bile geleneksel Çin coğrafyasının dışında kabul ediliyor. Nitekim en son 1944-49 arasında dahi bu bölgede kısa süreli de olsa bağımsız bir Türk devleti kurulmuş; ancak Mao’nun iş başına gelmesiyle ortadan kaldırılmış.
 
Sincan Özerk Bölgesi coğrafi olarak 1,6 milyon metrekarelik bir alana sahip ve resmi rakamlara göre bu bölgede yaşayan 22 milyon nüfusun yaklaşık yarısı etnik olarak Uygur kökenli Müslüman Türklerden oluşuyor. Bölgede ayrıca Kazak (1,5 milyon) Özbek, Tacik, Hui gibi on farklı etnik gruptan Müslüman halk da yaşıyor. Eskiden bölgede sayıları çok az olan Han Çinlilerinin (Çinin gerçek sahibi olan etnik Çinli çoğunluk) nüfusu da giderek artıyor. Yönetim kademesi tamamen Çinlilerin elinde. Özellikle Uygurların devlet işlerine girmesi oldukça zor. Çok iyi Çince bilenler ve iyi okullarda okuyanlar ancak devlet kademesinde iş bulabiliyorlar. Ayrıca Han kökenli Çinlilerin bölgeye yönelik göçü özendirilirken; buna karşın Uygurların Çin’in başka şehirlerinde iş bulmak üzere bölge dışına göçleri de teşvik ediliyor, hatta zorlanıyorlar. Kısaca konuştuğumuz Uygurlar Pekin yönetiminin bölgede ince bir nüfus siyaseti izlediğini belirtiyorlar.
 
Peki bölge Çin için neden önemli? Önce Coğrafi olarak Doğu Türkistan Çin’in Orta Asya’ya; hatta Batıya açılan kapısı. Bölge Moğolistan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan dahil sekiz ülke ile komşu. Dahası bölge belki de Çin’in en önemli yer altı ve yer üstü kaynaklarına sahip. Resmi raporlara göre, bölge Çin’de bulunan toplam 168 maden çeşidinden 138’ine sahip. Bölgedeki petrol rezervleri Çin’in toplam rezervlerinin 1/3’ünü; doğal gaz ve taşkömüründe ise yüzde 40’ını oluşturuyor. Ayrıca Altay dağlarında altın madenleri çıkarılırken bölge Uranyum gibi stratejik madenler bakımından da oldukça zengin. Tarımsal ürünler bakımdan da oldukça zengin olan bölge, 1,3 milyarlık nüfusunu doyurmak için uğraşan Çin için önemli bir tarımsal gıda üretim merkezi konumunda. Bölge başta buğday, pamuk ve üzüm olmak üzere ılıman iklim kuşağında üretilen her türlü sebze ve meyve üretimine oldukça elverişli. Geniş meralarda ise et ve süt üretimi için hayvancılık yapılıyor.
 
Öte yandan Rusya ve diğer Orta Asya ülkelerinden Çin’e uzanan petrol ve doğal gaz gibi enerji nakil hatları da buradan geçiyor. Tam da bu nedenlerle Çin bölgedeki Müslüman Türk nüfusun en küçük protesto eylemlerini dahi sert bir şekilde bastırıyor. Daha önce pan-Turkizmi en büyük tehdit olarak gören Çin yönetimi, 11 Eylül olaylarından sonra halkın kültürel taleplerini İslamcılık ve El-Kaidecilik ile özdeşleştirerek batılı ülkelerin desteğini de almaya çalışıyor. Deyim yerindeyse bölgenin sahip olduğu doğal kaynaklar nedeniyle ekonomik gelişmesini sürdürebilmek açısından Çin Doğu Türkistan’a “göbekten” bağlı. Ama aynı zamanda bölge Çin’in “uyumlu toplum” (harmonious society) söylemini yalanladığı ve en kritik anlarda ayaklanmalar baş gösterdiği için Çin’in yumuşak karnını da oluşturuyor.
 
Uygur Türklerinin Durumu  
 
Gözlemlerimize dayanarak şunu söyleyebilirim ki, komünizm öncesi ve sonrasındaki farklı Çin yönetimlerinin tüm asimilasyon politikalarına rağmen, Uygur Türkleri ve diğer Müslüman gruplar kendi İslami kimliklerini halen koruyorlar. Özellikle Kaşgar şehrinin nüfusunun yüzde 95’inin müslüman Uygurlardan oluştuğu ve burada çok daha geleneksel bir Türk-İslam kültürü canlı bir şekilde yaşanıyor. Ne de olsa Türkçenin ilk sözlüğü olan Divanı Lügatit Türk Kaşgarlı Mahmud (yerel halk Mahmud-ı Kaşgari diyor) tarafından burada yazılmış.
 
Bölgede yaşayan Tacikler dışındaki tüm İslami gruplar Hanefi Mezhebine göre ibadet ediyorlar. Urumçi’de lise sonrasında beş yıllık bir eğitim veren ve camilerin imam ihtiyacını karşılamayı amaçlayan Çin’in tek Yüksek İslam Enstitüsü var. Bizim heyeti de oraya götürdüler. Görkemli bir binası, camisi ve yurtları var. Her yıl imtihanla 40 kişi alıyorlarmış. Yatılı eğitim yapılıyor. Eğitim dili Uygurca. Arapça, tefsir, hadis, fıkıh ve İslam tarihinin yanında, derslerin yüzde 30’u da kültür ağırlıklı veriliyormuş. 1987’de açılan Enstitüden şimdiye kadar 600 civarında öğrenci mezun olmuş. Enstitüde ayrıca orta büyüklükte bir İslami eserler kütüphanesi de var. Ders veren hocaların önemli bir kısmı Mısır’da El Ezher’de eğitim görmüşler. Uygurca yazılmış tefsirler, Buhari ve Muslim gibi temel hadis kitaplarının tercümeleri ile Gazali’nin İhyası da var. Ateizmi savunan komünizmin kontrolü altında böyle bir kurumun açılmasının iki nedeni olsa gerek: Birincisi, otoriter her rejim gibi Çin de Uygur halkının devlete yönelik bağlılığını-sadakatini kazanmak için Müslüman halkın dini ihtiyaçlarını karşılıyor görüntüsü vermek istiyor. İkincisi ise camileri kapatamadığına ve halkın dini inançlarını yok edemediğine göre, dini liderlerin yurtdışında eğitilmesindense kendi kontrolü altında ve resmi bir program dahilinde imam yetiştirilmesini sağlamak. Çin din kontrollü din eğitimini bir anlamda radikalizmle mücadele etmenin bir yolu olarak görüyor.
           
Bugünkü Uygurların kültürel kimliklerini yaşatan iki unsurdan biri dil, diğeri ise din. Yakın döneme kadar okullardaki zorunlu eğitim Uygurca ve Çince yapılırken, iki yıl önce Uygurca kaldırılmış ve eğitim dili tamamen Çinceye dönmüş. Uygur Türkleri en çok bu uygulamadan dolayı muzdaripler. 5 Temmuz 2009 isyanının altında biraz da bu yasak yatıyor. Aslında Urumçi hava alanından itibaren tüm sokak tabelaları ve resmi binalardaki yazılar hem Uygurca hem de Çince yazılıyor. Pekinden Urumçi’ye giden Çin uçağında servis edilen yemeklerin üzerine “helal” damgası vurulmuştu. İlginçtir, Uygurca bizim Osmanlıca gibi Arap harfleriyle yazılıyor. Biraz Osmanlıca bilen için okumak çok zor değil. Ancak okullarda Çinceye dönülmüş olması, uzun dönemde bu dili okuyup-yazabilenlerin sayısını giderek azaltacaktır.
 
Dilin zayıflaması nedeniyle, şimdi geriye kimliğin ana taşıyıcısı olarak yalnızca din kalıyor. Konuştuğumuz bazı Uygurlar geçen yılki olaylardan sonra halkın kendi dinlerini ve dillerini yeniden gizli gizli öğrenmeye başladıklarını; özellikle gençler arasında bir öze dönüş başladığını söylüyorlar. Trajik olayları bu anlamda bir rahmet olarak görenler de var. Bu arada halen Uygurca yayın yapan TV’ler ve günlük gazeteler de var. Ama elbette ki, tüm bu yayınlar tamamen Çin yönetiminin kontrolü altında yapılıyor ve daha çok propaganda amaçlı. Özgür basın ve hatta internet mümkün değil. İngilizce veya Türkiye Türkçesi ile yayın yapan internet sitelerine ulaşım tamamen engelli. Bu nedenle halkın dünya ile bağları tamamen zayıflamış durumda. Komünist rejim her anlamda bilgi ve haber tekeli kurmuş durumda.
 
Biz yalnızca bölgenin başkenti Urumçi’yi ziyaret edebildik. Halkın yüzde 80’ini Müslüman olan, 2 milyon nüfuslu şehirdeki her mahallede camiler var ve namaz kılınıyor. Kalem gibi minareleri göğe uzanan Camiler tam bir sanat ve estetik abidesi eserler olarak, şehirdeki çok katlı modern yapılaşmaya inat şehrin İslam kimliğinin tezahürleri olarak dimdik ayakta duruyor. Bizim Cuma namazı kıldığımız şehir merkezindeki, çifte minareli Noyan Camisi (Çinliler Yang Hang mescidi diyorlar), namaz vaktinde tıklım tıklım doluydu. Cemaat son derece bilinçli ve samimi bir şekilde ibadete gelmişti. Türk masallarında anlatılan “Ak Sakallı” bilgeleri andıran Müslüman Uygur Kocalarını görmek ilginç bir tecrübeydi doğrusu. Bizim herhangi bir Anadolu şehrindekini andırır şekilde cami avlusu bile dolmuştu. Türkiye’den geldiğimizi duyduklarında ise gözlerinin içleri gülüyordu. Ama pek çoğu açıktan konuşmaya da çekiniyorlardı. Konuştuğumuz bazı Uygurlar, devlet memuru olan Türklerin veya maaşını devletten alan kişilerin camiye gidip gelmesinin yasak olduğunu; bu tür kişilerin işlerini kaybetme riski taşıdıklarını söylediler. 
 
Uygur halkın Türkiye’ye ait tanıdıkları iki isim var: Başbakan Tayyip Erdoğan ve Polat Alemdar. Erdoğan’ın 5 Temmuz’da Urumçi’deki olaylar sırasında Çin hükümetine yönelik eleştirisi ve Filistin konusundaki çıkışları dünyanın her yerinde olduğu gibi buradaki halkın kalbini de fethetmiş. Sincan’dan her yıl 3 bin kişi hac ibadeti için Mekke’ye gidiyormuş. En azından bunların dahi İslam dünyasında olup bitenden haberdar olmaması mümkün değil. İlginç olan tabiki “Polat abinin” de tanınması. Şehrin meşhur kapalı çarşısındaki esnaf “Kurtlar Vadisi” CD’leri getirip getirmediğimizi soruyorlar. Sokaklarda bile Vadinin çekme CD’leri satılıyor. Sebebi herhalde dünyaya meydan okuyan Polat Alemdar’ın çizdiği kurtarıcı-kahraman portresinin bu bölgedeki halkta yarattığı heyecan ve ümit olsa gerektir.
           
Ekonomi
 
Doğu Türkistanın zengin kaynakları olmasına rağmen “Sincan Uygur Özerk Bölgesinde” halkın kişi başına düşen milli geliri Çin geneline göre yüzde 50 daha düşük. Çin yönetimi şimdi bu çarpıklığı gidermek için 2010 Mayıs ayında özel bir toplantı yapmış ve bölgeyi kalkındırmak için Çin’in diğer eyaletlerinin gelirlerinin yüzde 2’sini bu bölgenin gelişmesi için harcamaları kararını almışlar. Ayrıca krizin de etkisiyle yerel düzeyde hükümetten maaş alanların maaşlarına bir süreliğine 2000 yuanlık artış yapmışlar. Hükümet 2020 yılına kadar, bölgenin gelir durumunu Çin’in geri kalanıyla eşitlemek için hedef koymuş. Bu çerçevede Urumçi yakınlarına petro-kimya tesisleri kurulacakmış. Ayrıca Kaşgar şehrinin de özel ekonomik kalkınma bölgesi haline getirilip dış yatırımlara açılması kararı alınmış.
 
Tüm bunların altında ise dış dünyaya Çin’in kendi içindeki etnik gruplara karşı ayrımcılık yapmadığı ve halklar arasında eşitlik ve uyumu sağladığı mesajı verilmek isteniyor. Resmi yetkililerle yaptığımız tüm görüşmelerimizde en çok vurguladıkları şey, “Çin’in dünyanın en iyi azınlık politikalarına” sahip olduğudur. Çin hükümeti bizim devletin Kürt sorununa 1990’lı yıllardaki bakışını yansıtır biçimde, Uygur konusuna  “bir güvenlik ve ekonomik geri kalmışlık sorunu” olarak bakma eğiliminde. Halkın ekonomik durumu düzelirse, gerginliklerin biteceği, dış güçlerin Çin’i karıştıramayacaklarına inanıyorlar. Bu nedenle bölgenin kalkınması için bu kadar yatırım ve harcama yapılmasının temel nedenini siyasi olarak görmek yanlış değil. Pekin bölgeyi bir yatırım alanına dönüştürerek hem ekonomik kalkınmayı sağlamayı, hem de bölgeye gelecek iç göçlerle Doğu Türkistan’daki nüfus dengesini değiştirmeyi amaçlıyor. Eğer planlandığı gibi büyük yatırımlar yapılırsa, orta vadede bölge ABD’nin Texas’ına dönüşebilir. Bir çekim ve refah alanına dönüşmesi durumunda Urumçi ve Kaşgar Orta Asya ülkeleri için de önemli bir ticaret üssü haline gelecektir. Bunun Uygur sorununa çare olup olmayacağını ise zaman gösterecek.
 
Türkiye için Fırsatlar
 
Ülkemizdeki Uygur diasporası bir tarafa, Türkiye resmi olarak Uygurlar konusunda oldukça dengeli bir politika izliyor. Rusya’daki Çeçen sorununda olduğu gibi, Türkiye prensip olarak Uygur sorununu Çin’in egemenlik alanı altındaki bir iç sorun olarak görüyor. Ancak Çinli yetkilerle görüşmelerde Uygurların kültürel haklarının korunması da açık yüreklilikle vurgulanıyor. 5 Temmuz olaylarından sonra Erdoğan’ın konuyu gerekirse Güvenlik Konseyine taşıyabileceklerine yönelik açıklamaları Pekin’de infial uyandırmıştı. Şimdi karşılıklı ziyaretlerden sonra siyasi atmosfer değişmiş durumda. Çin başbakanının Türkiye ziyareti ile karşılıklı güven yeniden sağlandı. Askeri alanda dahi ilişkiler artıyor. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 27 Ekimde bir haftalık Çin ziyaretine başlıyor ve üstelik ilk durak da Kaşgar şehri olacak. Bu çok önemli bir gelişme. Her iki ülkenin Uygurları iki ülke arasında bir çatışma alanı olarak değil; bir işbirliği köprüsü olarak görmeye başladıklarının işareti olarak okumak gerekir. Açıkçası Çin, Uygurlar konusunda Türkiye’yi karşısına almaktansa, yanında tutma politikası uyguluyor. Bunun karşılığında ekonomik ve ticari işbirliği imkânları sunuyor.
 
Türkiye ne yapabilir? Hem Pekin’de hem de Urumçi’deki temaslarımızda Çinli yetkililer Türkiye’nin bölgeyle olan tarihsel, dini ve kültürel bağlarını anladıklarını belirtiyorlar. Ama Türkiye Müslüman Uygurlara yardım edecekse bunun için gelip buralarda yatırım yapsın diyorlar. Bunu çok önemli bir fırsat olarak değerlendirmek gerekir. Peki, somut olarak Türkiye hangi adımları atabilir?
 
· Türkiye Çin ile ticaretinde açık vermektedir. Uygur bölgesi kültürel ve coğrafi yakınlık nedeniyle Türkiye’nin Çin açılımında önemli bir atlama tahtası olabilir.
 
· Özellikle Türk iş adamlarının en kısa zamanda Urumçi, Kaşgar ve Turfan bölgelerine yönelik iş seyahati düzenlemeleri yerinde olur. Bölgede Ülker grubu dışında iş yapan Türk firması yok gibi. Oysa her türlü yatırım için bakir bir alan var.
 
· Özellikle gıda, tekstil ve inşaat alanında yatırım ve iş imkânları son derece geniş. Urumçi’deki inşaat faaliyetleri bile Türk müteahhitlik sektörüne yeni açılımlar sağlayacaktır. Ayrıca kara yolu yapımında, havaalanı işletmeciliğinde ve Petro-kimya alanında iş yapan firmalar için bölge önemli imkanlar sunmaktadır.
 
· TİM, DEİK, TÜSİAD, TUSKON gibi kuruluşlar bölgeye yönelik iş ve yatırım imkanları için projeler ve raporlar hazırlamalıdır.
 
· Sayın Davutoğlu’nun ziyareti sırasında bir an önce İstanbul-Urumçi arasındaki uçak seferlerinin başlatılması için mutlaka Çin’le anlaşma yolları aranmalıdır. İstanbul Pekin uçuşu 9 saattir. Pekin-Urumçi arası ise 4 saat. Toplam 13 saati bulmaktadır. Oysa İstanbul’dan Urumçi doğrudan uçuşla yalnızca 5 saattir.
 
· Doğrudan Uçak seferleri karşılıklı ticareti de turistik ziyaretleri de artıracaktır. Uygur halkının dış dünyaya açılımı Pekin yerine, İstanbul olabilir. İlişkiler geliştikçe, yatırımlar arttıkça Uygur halkının ekonomik durumu da düzelecektir. Şu anda ekonomik yoksulluk ve siyasi baskı hissi nedeniyle bunalan bölge halkı için Türk şirketlerinin oralardaki varlığı onları psikolojik olarak da rahatlatacaktır.
 
· Türk ve Çin üniversiteleri arasında karşılıklı değişim antlaşmaları imzalanıp, karşılıklı eğitim bursları ihdas edilebilir. İlim Çin’de olsa ilimdir, New York’ta da olsa ilimdir.
 
·  Karşılıklı etkileşimi artırmak için bölgedeki şehirlerle bizim şehirlerimiz arasında kardeş şehir antlaşmaları yapılabilir. Örneğin Kaşgar ile Konya; Urumçi ile İstanbul kardeş şehir ilan edilebilir.
 
· Son olarak, karşılıklı fuarlara katılım artırılabilir veya spor karşılaşmaları organize edilebilir. Tiyatro ve müzik grupları arasında da değişim sağlanabilir.
 
Kısaca, bugünlerde Çin ile Türkiye arasında gelişen iyi ilişkiler ve karşılıklı güven ortamına dayanarak, Türk insanı genel anlamda Çin ile, özelde ise kardeş Uygur halkının yaşadığı coğrafya ile her düzeydeki ilişkilerini geliştirmek ve yüzlerce yıldır kopuk olan halklar arası iletişim, ulaşım ve etkileşim kanallarının sonuna kadar açılması için gayret göstermelidir. Nasıl 1990’lardan sonra Orta Asya Müslüman halkları ile Türkiye arasındaki ilişkiler geliştiyse, sınırlı da olsa Çin ile açılan kanalları kullanarak İstanbul ve Kaşgar’ı yeniden buluşturmak tarihi bir görev olarak görülmelidir.

YAZARIN TÜM YAZILARI
Kritik Seçimler ve Demokrasi Daralması - 09 Mayıs 2012 Çarşamba 18:12
Suriye Post-Hegemonik Düzenin İlk İşareti mi? - 26 Mart 2012 Pazartesi 12:29
Suriye Açmazı ve Türkiye - 06 Şubat 2012 Pazartesi 09:36
Mısır'da Devrim Sürüyor - 25 Kasım 2011 Cuma 11:52
Kaddafi Sonrasında Libya - 24 Ağustos 2011 Çarşamba 19:13
İsrail'in hayali: Şam - Tel Aviv yakınlaşması - 06 Ağustos 2011 Cumartesi 13:29
Yemin Krizinin Anatomisi - 12 Temmuz 2011 Salı 16:29
Mavi Marmara’nın Sarsıntıları Devam Ediyor - 01 Haziran 2011 Çarşamba 21:03
Obama’nın Filistin Açılımı mı? - 20 Mayıs 2011 Cuma 16:51
Beşşar Esad'ın siyasi intiharı - 27 Nisan 2011 Çarşamba 09:50
Türkiye’nin Barış Diplomasisi - 07 Nisan 2011 Perşembe 15:56
Fransa’nın Libya Aşkı mı Rol paylaşımı mı? - 23 Mart 2011 Çarşamba 21:18
Afganistan İzlenimleri - 07 Mart 2011 Pazartesi 13:28
Kaddafi Direnebilir mi? - 23 Şubat 2011 Çarşamba 09:57
Mısır Musa’sını Arıyor - 15 Şubat 2011 Salı 09:54
Yasemin Devrimi Sömürge Sonrası Düzenin Çöküşü mü? - 18 Ocak 2011 Salı 12:54
Türk ve Arap dünyasının entelektüel buluşması: ATCOSS 2010 - 20 Aralık 2010 Pazartesi 12:48
İsviçre Yükselen Türkiye’yi Keşfediyor - 29 Kasım 2010 Pazartesi 09:48
Taksim Saldırısında Üç Senaryo Tek Gerçek - 02 Kasım 2010 Salı 16:16
Davutoğlu'nun Kaşgar Ziyareti ve Değişen Türk-Çin İlişkileri - 01 Kasım 2010 Pazartesi 14:05
Çin İzlenimleri-(II): Doğu Türkistan ve Uygurlar - 25 Ekim 2010 Pazartesi 14:40
Çin İzlenimleri-(I): Ejderin Ayak Sesleri - 30 Eylül 2010 Perşembe 17:59
Sivil Toplumun Vicdanı Derin PKK’yı Yendi - 18 Ağustos 2010 Çarşamba 15:55
Türk-Kürt Kutuplaşması ve Siyasi Üslup Meselesi - 29 Temmuz 2010 Perşembe 11:49
Ortadoğu’da Savaşlara Son Verecek Barış - 08 Temmuz 2010 Perşembe 17:05
G-20 Zirvesi ve Erdoğan-Obama Görüşmesi - 29 Haziran 2010 Salı 11:18
Ortadoğu’da Pax Turcica’nın Doğuşu - 07 Haziran 2010 Pazartesi 09:50
İsrail Türkiye’ye Savaş mı Açtı? - 31 Mayıs 2010 Pazartesi 16:51
Medvedev’in Ziyareti ve Türk-Rus Yakınlaşması - 13 Mayıs 2010 Perşembe 13:24
Tarihin Geri Dönüşü ve Türkiye - 21 Nisan 2010 Çarşamba 12:22
Anayasayı Değiştirmek İçsel Sömürüyü Yıkmaktır - 03 Nisan 2010 Cumartesi 10:44
Avrupa PKK’yı Neden Şimdi Anlıyor? - 11 Mart 2010 Perşembe 15:18
Ermeni Karar Tasarısı ve Obama Yönetiminin Liderlik Zaafı - 05 Mart 2010 Cuma 14:17
Münih Güvenlik Konferansı ve Çin - 08 Şubat 2010 Pazartesi 12:22
Yemen Nereye Gidiyor? - 23 Ocak 2010 Cumartesi 12:11
İran’da Muhalefet Ne İstiyor? - 02 Ocak 2010 Cumartesi 09:34
ABD Ziyaretinin Olası Siyasi Sonuçları - 15 Aralık 2009 Salı 13:26
Erdoğan Obama’ya Ne Söylemeli? - 07 Aralık 2009 Pazartesi 01:05
Gıda Güvenliği Yada Malthus'un Geri Dönüşü - 29 Kasım 2009 Pazar 14:36


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya