Başörtüsü yasağı üzerine o kadar çok şey yazıldı konuşuldu ki yazana da okuyana da artık sıkıntı vermeye başladı. Yeni bir tartışma ortamında bir kez daha yazı yazmak ihtiyacını duyunca bu kanıksamayı gidersin diye konuyu başörtüsü sorunu nasıl çözülür değil, nasıl bağlanır şeklinde alma ihtiyacını duydum.
Hemen herkesin bildiği üzere erkeklerle ilgili düzenlemeler olmasına rağmen anayasa ve yasalarda, devlet kurumları dâhil, kadınların kılık ve kıyafetini belirleyici hiçbir hukuki ilke bulunmamaktadır. Ancak işin başından beri yasal dayanağı olmayan bazı uygulamalar olagelmiştir. Bu durum olağanüstü dönemler olan darbe ortamlarında daha bir ön plana çıkmış, bu çerçevede 1980 Darbesi ve 28 Şubat Hareketi ile doruk noktaya ulaşmıştır. Vakıa 12 Eylül darbesi hükümetinin bir keyfi kıyafet yönetmeliği bile Anayasa maddesi gibi değerlendirilmeye çalışılmış, mevzuat lafının da öznesi olmuştur.
Bir olağanüstü dönem tortusu olan başörtüsü yasağının hiçbir hukuki dayanağının olmadığını hemen herkes bilmektedir. Hukukçu olmayanlarımız bile başörtüsü ile ilgili mevzuat hazretlerini çok iyi tanımaktayız. Ayrıntısına girmeden belirtmek gerekirse bu konuyla ilgili iki yasa ve bir Anayasa maddesi değişikliğinin şöyle ya da böyle iptal edildiği göz önüne getirilirse işin ta başına dönüldüğü ve başörtüsünü yasaklayan hiçbir hukuki ilkenin bulunmadığını söyleyebiliriz.
Esasen kamu vicdanını derinden yaralayan yasak başından beri anayasal düzen dışı bir yolla sürdürüldü. Devleti elinde tutan askeri militarizm ve sivil faşizm, işi sadece hukuk çerçevesinde ve hukukçularla çözmeye çalışmadı, bütün bir toplumu kendine özgü bir değeriyle savaşmaya zorladı. Bu çerçevede örnek kabilinden söylemek gerekirse öğretim üyesi öğrencisini ihbara zorlandı, yapmayanlar açığa alındı. Disiplin komisyonları düzmece suç isnatlarıyla ceza vermek zorunda bırakıldı. İtirazlara olumlu cevap veren bölge idare mahkemesi hâkimleri sürgün edildi. İnsanı uçuklatacak suçlar isnat edildi. Sırayla, eğitimi sabote etmek, öğrenci vakarına yakışmayan hareketlerde bulunmak gibi suçlarla okullarından uzaklaştırma alan başörtülü öğrenciler nihayet kapı dışarı edilebilmek için de PKK ile işbirliği gibi suçlarla itham edildiler. İkna odaları kurdular. Sonuç olarak bu bir utanç süreci olarak işledi.
Bir kılıfa sokulamayan başörtüsü yasağı hala bir olağanüstü dönem dayatması olarak sürdürülmektedir. Bu olağanüstü dönem nitelenmesinin altını özellikle çizmemin nedeni, çözümü nasıl ve özellikle nerede arayacağımızla ilgili olmasındandır. Daha açık ifade etmek gerekirse öncelikle çözülmesi gereken sorun başörtüsü yasağı değildir. Ülkenin üzerinde bir karabasan gibi hala varlığını sürdüren ve bir açık rejime geçme fırsatı vermeyen olağanüstülük halidir. 28 Şubat ruhu hala aramızda dolaşıyor.
Garip bir görüntümüz var, anayasada değişiklikler yapıp yeni anayasalar tasarladığımız bir dönemde dayanaksız darbe kalıntılarına son veremiyoruz. Bu kalıntıları elde bir olarak kabul ediyor ve çetin çözüm yollarına düşüyoruz. Bu konunun tipik örneği başörtüsü yasağıdır. Başörtüsü yasağının çözümü için, bir kısmının iyi niyete dayanması konusunda bile kuşkulu olduğumuz bir seri öneri ileri sürülmektedir: Bu sorun çözülmeli ama acele etmemek lazım, bunun için bütün toplumu kapsayacak bir uzlaşıya ihtiyaç var, bu iş Mecliste çözülür, bütün partiler bir araya gelmeli ve ciddi bir yasal düzenleme yapılmalı, bu önerilerden bazılarıdır.
Bana göre arka planda hangi niyete dayanırsa dayansın bunların hiç birisi gerçekçi değildir. Sıradan bir sorunun çözümü için 20 yıllık bekleme yetmemişse toplum bu sorunun çözümü için daha ne kadar beklemesi gerekiyor? Kamuoyu araştırmalarından anlaşıldığına göre Toplumun yüzde sekseninin arkasında olduğu anlaşılan başörtüsü için daha nasıl bir uzlaşı gerekiyor? (ki bence bir sorunun çözümü için toplumsal uzlaşı diye bir şart olamaz.) Burada en mantıklı gözüken Mecliste çözümün bile tutarsız bir girişim olacağının altını çizmek istiyorum. Çünkü başörtüsü yasağı uygulaması, bir hukuk ilkesine dayanmıyor ki o ilke meclisçe kaldırılıp yerine bir serbest kılıcı ilke ikame edilsin.
Yasa gerekmeyen bu sorunu yasayla çözmenin getireceği yeni sorunlar vardır. Ünlü Çin bilgesi ve aynı zamanda kendi adıyla anılan bir dinin kurucusu olan Konfüçyüs’ün bu konudaki bir sözü güncel dille şöyle aktarılabilir: “Her şeyi yasalaştırmayın ki o yasaların dayanağı olan kalplerdeki manevi yaptırımlarını yitirmesin. İşler yasalaştırıldığı zaman birileri bunu kısıtlama aracı olarak kullanabilir, bazıları için de bu ihlal edilebilirliği getirir.” Esasen birileri başörtüsü ile ilgili çıkarılabilecek yasanın ne gibi yasaklar getirmesi gerektiğini çoktan sıralamaya başladı bile: Bir kere şekli tarif edilmeli, siyasal simge olmaması sağlanmalıdır (siyasal olan ve siyasal olmayan başörtüsünü ayırabilen biri varsa beri gelsin ve bana bu farkı açıklasın. Esasen böyle bir ölçek olsaydı siyasal simge olmayan başörtüsüne izin verilirdi ve şimdi böyle bir konuyu tartışır olmazdık). Başörtüsünün alanlarını da belirlemeli, üniversitenin dışına çıkmasına izin verilmemelidir, vs., vs.
Umarım, yüce Meclis yasa çıkarmak gibi gereksiz yol izleyip, toplumun önünün yeni engellerle tıkanmasına fırsat vermez. Yıllardır tartışılan bir konuyu daha yıllarca tartışılacak hale getirip, birilerinin lehinde veya aleyhinde parsa toplamasına imkân tanımaz. Esasen başörtüsünün bir seçim arifesinde gündeme getirilmesinin bile naiv bir hareket olmadığını söyleyebiliriz. Referandum sürecinde başarısız olan CHP halk katlarında itibarını yenilemek üzere başörtüsünü gündeme getirdi. Bir halk deyimiyle bundan çok ekmek yiyen basın da tartışmayı havada kaptı. AKP ise biraz isteksizce işe uyarlanmaya çalışıyor.
Peki, çözüm nedir? Çözüm olağanüstü bir dönemin bittiğinin ilan edilmesi, bunun toplumca kabul edilmesidir. Öncelikle de konunun önünde hiçbir yasal engelin bulunmadığının bilinmesidir. Ancak bu normalleştirme sürecinde konumu itibariyle bazılarının öncelikli görevleri bulunsa bile, açık rejimin işlerliğinden yana olan hemen her vatandaşa bu konuda görevler düşmektedir. YÖK bir başlangıç yaptığı konunun arkasını getirmeli ve başörtüsü bahanesi dâhil hiçbir gerekçe ile hiçbir öğrencinin eğitimine engel olunamayacağını, böylesi bir davranış sergileyenlerin hakkında soruşturma açılacağını bir tamimle tüm rektörlüklere bildirmelidir. İkinci adım öğrenciler, veliler ve değişik seviyede üniversite personeline düşmektedir. Mesela bu çerçevede kapılarda barikat kuran görevliler ve bu talimatı veren her düzeyden yönetici hakkında suç duyurusunda bulunulmalıdır.
Tabii ki kendini yasakçılık üzerine kurmuş bazıları direnç gösterecektir. Ama anayasal düzen işletildiği takdirde artık bu süreçte sanal yasalar, suçlar ve uyduruk cezalar olmayacak, gerçek suçlar ve bunlara tekabül eden cezalardan söz edilecektir. Mesela yukarıda değindiğimiz bir örnekle başörtüsüyle dersi sabote etmek iddiası bir sanal suçtu ve normal şartlarda bir cezanın konusu değildi. Ama başörtüsü bahanesiyle eğitimi engelleme gerçek bir suçtur ve karşılığı yasalarda açıkça bellidir. Üstelik normal yasal süreci izleyenler açığa alınıp işinden edilemeyecek, sürülemeyecektir.
Unutulmamalıdır ki dayatmaların olmadığı bir ortamda toplum en makul yolu izleyecek, nerede neyi giyip neyi yiyeceğine kendisi karar verecektir. Esasen bir başkasını doğrudan ilgilendirmeyen naiv yaşam biçimlerinin önemli bir kısmı yasalarla düzenlenmesi gerekmeyen alanlardır. Öyle ki bunların bir kısmı Batı standartlarında insan hakları kavramının kapsamı içinde bile ele alınamaz. Bir Batı toplumunda tartışılsa bile, başörtüsü değerler yapısının önemli bir öğesi olan bir toplumda, nefes almak örneğinde olduğu gibi, insan hakları bağlamında ele alınamayacak bir konudur.
Burada son olarak bir noktaya daha değinmek gerekiyor. Bu tür tartışmalardan nemalanan bir basın kesimi, yanında veya karşısında, başörtüsünde adı uzmanlığa çıkarılmış isimlerle sorunu güncelleştirip götürme gayretindedir. Bu konu bir tartışma konusu olmaktan çıkarılmalı, sağduyulu hiç kimse tabir caizse konu mankenliğine düşmemelidir.