ENGLISH
23.05.2012
27.09.2010 10:01


Prof. Dr. Mustafa Aydın
SDE Uzmanı
maydin@sde.org.tr
CV

Kim, Kimden, Niçin Korkuyor?

Korku, son günlerin ilgi çekici tartışma konularından birisidir. Buna göre birileri ülkenin gidişinden korkmaktadır. Korku söyleminin, evetle sonuçlanan anayasa referandumunun arkasından parlaması da dikkat çekicidir. Çünkü bir beklenti boşa çıkmış, bir bakıma birilerinin umutları kırılmıştır. Gerçekten yaşanan bir koku mudur, bu bir korku ise kim, kimden ve niçin korkmaktadır?

Sosyal bilimlerde beşeri eylemlerin analizinde kullanılan belli yollar vardır. Bunlardan ilki, doğrudan bir gözlemle, sosyal aktörün eylem ve beyanlarının değerlendirilmesidir. İkincisi bizzat eylemin içinde bulunan sosyal aktörün verdiği bilgi, üçüncüsü ise özellikle sosyal aktörün verdiği bilginin tatmin edici olmadığı kanaatine varıldığı durumlarda daha genel geçer bir açıklama yolunun bulunmasıdır. Buradan hareketle denebilir ki görgül gözlemlerle de ülkede bir korku sorununun olduğu düşünülebilir. Açıklamada atılabilecek ikinci adım eylemin anlamının bizzat sosyal aktörlerin kendilerine sorulmasıdır.
 
Korkular taşıdığını söyleyen sosyal kesimin kendi beyanlarına göre korku nedenleri şöyle özetlenebilir: “AKP ve Başbakana güvenmiyoruz, toplumu geriye götürüyor, ülkeyi satmayacağından da emin değiliz. Özel hayatımız tehdit altında, bazı içki satılan ve kullanılan yerler kapatılıyor, bu gidişle denize girmemiz bile kısıtlanabilir. Her tarafta başörtülü gençler dolaşıyor, rejim tehlike içinde, yapılan anayasa değişikliği şeriat için bir ön hazırlık, bu gidişe dur diyebilecek asker susturuldu, yargı da denetim altına alındı. Tam anlamıyla bir AKP rejimi oluşuyor. Öyle ki bu gidişle emekli maaşlarımızı tam olarak alabileceğimiz bile şüpheli..”
 
Şüphesiz bu iddialar bu haliyle bir korku nedeni değildirler. Bunların hesaba katılır gerekçeler olabilmesi için iddiaların dayanakları olmalıdır. Herkes bir iktidarı onaylamak zorunda değildir. Ancak güvenmemek ve özellikle ülkeyi satabileceği konusunda açık delillerin olması gerekir. Özel hayatlarının tehdit altında olduğuna ilişkin de belli kanıtların bulunması lazım. Mesela, askere gönderdiği oğlunu ziyaret etmek için gelen ama başörtülü diye nizamiyeden içeriye alınmayan analar, üniversiteye sokulmayan binlerce başörtülü genç kızlar, bazı sahillerde oluşturdukları standartlara uymadığı için denize girmesi yasak olan dindar kesim gibi açık nedenleri olması gerekir. Hâlbuki ileri sürülen korkular nesnel verilere değil, çoğu gerçekleşmemiş varsayımlara dayanıyor. Söylemde kullanılan hiçbir argüman gerçekçi değil, işe mesnetsiz bir tek düzelik hakimdir. Hatta son zamanlarda sıkça kullanılan İzmir reddiyesi de sağlıklı bir korkunun izdüşümü değil, sınıfsal bir kimlik ayıracıdır.
 
Bir şeylerden korkanın mahrum ve mağdur edildiği bir konu olur ve hatta bunun giderilebilmesi için girişimlerde bulunur. Ortada böyle bir nesnel gerçeklik yok. Dillendirilen korku söylemi özel hayatlarında olan değil, olması muhtemel bir faraziye üstüne kuruludur. Ama toplumun yaşadığı baskılar haksızlıklar farazi değil, gerçeğin ta kendisidir. Bunlar ya ilerde başımızı açarlarsa değil, bu baskıyı fiilen yaşamaktadırlar. Yani korku edebiyatının arkasına sığınanlar, kendi hayatlarında fiilen korkulması gerekli bir gelişmeden hareketle konuşmuyorlar, rakip ve karşıt buldukları kesimin hayatlarında olabilecek olumlu değişmeleri kendileri açısından endişe verici bir gelişme olarak görüyorlar.
 
Bu konuyla ilgilenenlerin tespitlerinde ve mesela bir haftalık derginin soruşturmasında gelişmelerden korktuklarını söyleyenlerin birkaç önemli ortak noktası var. Bunlardan birisi başörtülülerden duydukları rahatsızlık, bir diğeri gerektiğinde AKP ye müdahale edecek yargı örgütünün denetim altına alınmış olmasıdır. Dikkat edilirse bu iki prototip ölçeğin ikisi de korkudan söz edenlerin özel hayatlarıyla ilgili değildir. Daha derin bir okumayla bunlardan birisi hükümranlıklarının sembolü saydıkları başörtüsü dayatmasının bitivereceği endişesi, ikincisi ise topluma varlı yoklu müdahale etme imkânının ortadan kalkma tehlikesidir. Geldiğimiz noktada zikredilen korku gerekçeleri anlamını yitirmekte, analizde yeni bir üçüncü anlam kalıbı bulmamız gerekmektedir.
 
Birilerin yaşamakta olduğu duygunun adı bana göre korku değil, kaygıdır. Kokunun belli bir öznesi ve nesnesi vardır. Kimin, neden ve niçin korktuğu bellidir ve bu korkanın hayatında belli göstergelere sahiptir. Kaygılar ise daha genel ve daha konjonktürel duygulardır. Sözgelimi sistem veya toplumun değişmesinden duyulan tedirginlik bir kaygıdır. Başkalarının başörtüsünden rahatsız olan birisinin duygusu korku olamaz. Bana göre birilerinin gerçek anlamda korkudan çok kaygıları vardır. Ama korku dendiğinde de sonuç değişmez.
 
Türkiye’de bir kesimin duyduğu kaygıların veya korkuların temelinde toplumumuzun yaşadığı büyük değişim yatmaktadır. Gerçekten Türkiye ciddi bir değişim yaşıyor, eski otorite erozyona uğruyor. Egemen sınıfın etkinlik araçları çözülüyor, sürüp gelen ayrıcalık ortamı gittikçe ortadan kalkıyor. Yazılarımızda sıkça üzerinde durduğumuz egemen sınıf, sırtını devlete, devletin kurumlarına dayamıştı. Fazlaca üretici olmadan, riziko taşımadan rahat bir şekilde ayrıcalığın imkânlarını yaşıyordu. Statükoculuk ve onun manipüle ettiği kesimler yeni toplumsal oluşumları kabul etmek, gücü ve iktidarı halka bırakmak istemiyor. Egemen sınıf olma ayrıcalığının, yönetilen sınıf edilginliğine dönüşme kaygısını yaşıyor. Bundan dolayıdır ki toplum geneli lehine her türlü gelişmeyi kendi aleyhine bir gelişme olarak görüyor. Mesela aynı platformlarda başörtülü ile birlikte bulunmayı kendisine hakaret sayıyor.
 
Halk dışılığı (veya üstülüğü) ifade etmek üzere kullandıkları Cumhuriyetin kurumları toplumla aralarında olan farkı derinleştirerek, arada uçurumlar yaratarak götürüyorlardı. Yakın bir zamana kadar bu çerçevede hemen her kuruma düşen görevler vardı. Ama özellikle silahlı kuvvetler ve yargı oligarşisi bu toplum dışı işlevi bihakkın yerine getiriyorlardı. Yaşanmakta olan toplumsal değişim sürecinde bu kurumlar ihtiyaç duydukça sosyolojik bir deyimle disfonksiyonel yani açık bir yasal düzen içinde yeri olmayan ve toplum vicdanında meşruiyet bulmayan fonksiyonları yerine getire geldiler. Artık darbelerle uğraşamayacak bir askeri yapı, toplumsal temsile keyfince müdahale edemeyecek ve toplumsal değerleri gelişigüzel mahkûm edemeyecek bir yargı örgütü ortaya çıkıyor. Bu gelişme çizgisi kendini ayrıcalıklı üst sınıf sayan bir kesimin kaygı uyandırıcı ciddi bir sorunudur. Çünkü toplum geneline karşı dayanaklarını yitirmektedir. Esasen anayasa değişikliği konusunda hayırcılıkta buluşan (veya buluşturulan) kesimin itirazı asker ve hukuk örgütünün anayasal denetim altına alınmasıydı. AKP kendi yargı örgütünü kuruyor iddiası da buraya dayanmaktadır.
 
Korku söylemi şüphesiz bir mağduriyet görüntüsü sağlıyor ve az çok işlevsel de oluyor. Mesela bu çerçevede pek çok yazar, “demek korkanlar vardır, bu da insani bir olaydır, korkanları anlamak ve bu duygularını gidermek lazımdır. İktidar partisi AKP ve onun Sayın başkanı toplumun bu kesimine güvenilirliğini anlatabilmelidir” demekte, Sayın Başbakan da güvenilirliğini anlatmaya çalışmaktadır. Hâlbuki genel geçer kurala göre güvenilmezliğin ispatı iddia edene aittir. Tabi “ben Başbakana güvenmiyorum, ülkeyi satmayacağı ne malum” gibi mesnetsiz laflar iddia edilen bir güvensizliğin ne ispatı ve tartışılan korkunun gerekçesidir. Bu, bir partinin, Sayın Başbakanın ve hatta geniş bir halk kesiminin sistemde etkin olmasını ve sınıfsal farklılıkları ortadan kaldırmasını kabul edemiyorum demekten ibarettir. Korku söyleminin bir diğer işlevsel tarafı ise öteden beri tutuna geldikleri müdahalecilere ülkenin müdahale edilmesi gerekli bir nokta bulunduğunu anlatabilmektir.
 
Burada korkan veya gelişmelerden kaygı duyanlar arasında ilkece bir ayırım yapmak ve yarattıkları ayrıcalıkları tepe tepe hoyratça kullanan ve bu konuda direnenlerle onların etkinlik alanı içinde bulunanları birbirinden ayırmak gerekir. Tabi bu iki kesimin korku veya endişeleri de birbirinden farklıdır. Asıl egemenler işi daha ciddi tutmak ve nüfuz alanlarındaki kitleleri yönlendirmeye çalışmaktadırlar. Bunun için alttaki kesimlerin korku veya kaygıları daha farazidir. Belki de net bir açıklamanın olmayışı da bu nedene dayanıyor.
 
Muhtemelen üstte bir kesim bir hortlak metaforu yaşıyor. Bu ünlü halk inancına göre hortlak geceleri mezarından kalkıp ortalıklarda dolaşmakta ve daha çok davalı olduğu kişilere gözükmekte onları rahatsız etmektedir. Esasen metaforu Batının İslam korkusunu açıklamak için kullanan B. Sayyid’e göre cenazenin hortlamasının sebebi haksız yere öldürülmek ve usulsüzce gömülmektir. Ona haksızlık edenler bunun hesabı istendiği için korkmaktadırlar. Bizde de çok açık olmasa da egemen sınıfın, bir bakıma iktidarının alâmetifarikası haline getirdiği başörtüsü yasağı üzerinden böyle bir duygu yaşadığını düşünebiliriz. Yani bu benzeri durumların bir hesabının görüleceği sanılmaktadır ki hatırlanacağı üzere Anayasa Mahkemesinin konuyla ilgili kararında, başörtüsü serbest kılındığı takdirde başörtülülerin başörtüsüzler üzerinde etkin olma ihtimali vardır deniyordu ki bu genel geçer bir hukuk anlayışından çok, anlatmaya çalıştığımız hortlak inancına denk düşmektedir.
 
Gerçekten kimsenin korkmasına gerek yok, bu toplumun tarihsel bilinci hoşgörü üzerinedir. Bir seçkinciliğe bağlı toplum genelini küreleyen toleranssızlık, ulusçuluk ve ulusalcılığa bağlı yeni marazi bir gelişmedir. Bu yüce toplum, birilerinin yanlış uygulamalarını da onun hesaplarını da sessizce tarihe gömmek basiretindedir. Ama hiç kimse ayrıcalıklar ve ondan kaynaklanan anormalliklerin devamını isteme hakkına sahip değildir. Şüphesiz kimsenin kaygılanmasının yeri olmadığı anlatılabilir. Ama ayrıcalık üzerine kurulu korkuların çözümlenip tatmin edilmesi mümkün değildir. Bunlar için bir pirim de beklenmemelidir.

 


YAZARIN TÜM YAZILARI
Sivil İtaatsizlik mi, Siyasal Direniş mi? - 29 Mart 2011 Salı 13:10
Güç, İktidar ve Balyoz - 21 Şubat 2011 Pazartesi 09:35
Ortadoğu Yeniden Yapılanıyor - 05 Şubat 2011 Cumartesi 12:56
Kim Neye Müdahale Ediyor? - 24 Ocak 2011 Pazartesi 12:36
Toplumsal Sermaye Tüketimi - 07 Ocak 2011 Cuma 18:17
Kürt Sorununda Gelinen Yer - 25 Aralık 2010 Cumartesi 12:55
Küresel Postmodern Siyaset ve Wikileaks - 09 Aralık 2010 Perşembe 12:32
NATO Sorgulanmalıdır - 22 Kasım 2010 Pazartesi 09:11
Siyasal Sorunlardan Kurbana - 08 Kasım 2010 Pazartesi 12:02
Çağdaş Yaşam Desteklenir mi? - 26 Ekim 2010 Salı 10:00
Başörtüsü (Sorunu) Nasıl Bağlanır? - 11 Ekim 2010 Pazartesi 10:22
Kim, Kimden, Niçin Korkuyor? - 27 Eylül 2010 Pazartesi 10:01
Toplum, Önündeki Barajı Aştı - 14 Eylül 2010 Salı 14:50
Haşim Kılıç’ın Değişiklikler Üzerine Düşünceleri - 27 Ağustos 2010 Cuma 18:14
YAŞ Sürecinin Düşündürdükleri - 16 Ağustos 2010 Pazartesi 10:03
Bölücülük Sosyal Değil, Bir Politik Tortudur - 02 Ağustos 2010 Pazartesi 09:02
Terör, Ordu ve Sınır Birlikleri - 20 Temmuz 2010 Salı 09:57
Vesayetçi Sistemi Aşabilmek - 03 Temmuz 2010 Cumartesi 16:02
Ergenekoncu Yapı Atakta - 21 Haziran 2010 Pazartesi 18:15
Bir Siyasal Paranoya: İsrail Saldırısı - 04 Haziran 2010 Cuma 10:33
CHP Değişebilir mi? - 28 Mayıs 2010 Cuma 12:11
“Şerefin Modasının Geçmişliğine Dair” - 19 Mayıs 2010 Çarşamba 12:08
Şiddet ve Sosyal Anomi - 30 Nisan 2010 Cuma 15:36
MHP, Siyasal Tarihinin Önemli Yanlışına Oynuyor - 16 Nisan 2010 Cuma 11:14
Muhalefet Partileri Neye Muhalefet Ediyor? - 30 Mart 2010 Salı 15:01
Anayasa Değişikliği Üzerine - 22 Mart 2010 Pazartesi 13:59
Yıldönümünde 28 Şubat - 01 Mart 2010 Pazartesi 14:52
Bir Muhalefet Olarak Yargı - 17 Şubat 2010 Çarşamba 17:56


SDE’de 24 Mayıs 2012 Perşembe günü 14.00-16.30 saatleri arasında “Yüksek Seçim Kurulu’nun Demokrasilerdeki Yeri” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir…
22.05.2012 17:30:04

SDE'de 23 Mayıs 2012 saat 11.00-12.30 saatleri arasında Prof. Dr. Asad Zaman'ın katılımıyla “Capitalism in Crisis” (Krizdeki Kapitalizm) başlıklı bir seminer düzenlenecektir...
22.05.2012 11:49:19

17 Mayıs 2012 tarihinde SDE Ekonomi Koordinatörlüğü tarafından "Yol Ayrımında Avrupa" başlıklı bir panel gerçekleştirildi...
16.05.2012 10:27:30

SDE’de 27 Nisan 2012 Cuma günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında “Dünyada ve Türkiye’de Savunma Sektörünün Demokratik Denetimi” başlıklı bir Panel gerçekleştirildi…
25.04.2012 13:38:19

SDE’de 26 Nisan 2012 Perşembe günü saat 14.00-16.30 saatleri arasında "Türkiye’nin Suriye Politikası" başlıklı bir beyin fırtınası toplantısı gerçekleştirildi.
24.04.2012 13:47:16


<Mayıs 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
30123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031123
45678910

4+4+4 eğitim sistemi için ne düşünüyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya