11 Eylül olayının yıldönümü münasebetiyle Amerika’da bazı kilise papazlarının provokasyon amaçlı Kur’an yakma girişiminin dünyadan arzu edilen desteği bulamamış olması, gerek İslam dünyasından ve gerekse farklı dünyalardan ve hatta birçok kiliseden tepkiyle karşılanmış olması, inançlara saygı gösterilmesi, farklı din, kültür ve medeniyet dünyalarına mensup kişi ve topluluklar arasında barışa ve birbirini anlamaya yönelik ilişki ve diyalogların geliştirilmesi yönünden ümit vericidir. Kur’an yakma girişiminin 11 Eylül olayının yıldönümünü anmaya ve olayın geçtiği yerde içerisinde bir caminin de bulunacağı kültür merkezi inşaatının engellenmesine yönelik olması, 11 Eylül’ün akabinde İslam ve İslam dünyası aleyhine başlatılan yoğun propaganda faaliyeti sonunda yaratılan İslamofobinin devamlı canlı ve gündemde tutulmasıyla ilgilidir. Söz konusu korku üzerinden önce Afganistan sonra Irak, ABD ve müttefikleri tarafından işgal edilmiş, yapılan imha, katliam ve tecavüzler “teröre karşı” mücadele adına haklı gösterilmeye çalışılmıştır. Zaman ilerleyip olayların üzerindeki sis perdesi aralandıkça, 11 Eylül senaryosunun egemen güçlerin Ortadoğu hâkimiyeti için planlanmış bir eylem olduğu hakkındaki şüpheler artmaktadır. Ahmet Davutoğlu’nun bakanlığını yaptığı Türk dışişlerinin ve Ekmeleddin İhsan’ın genel sekreterliğini yaptığı İKT’nın merkezi rol aldığı barışa ve uzlaştırmaya yönelik diplomatik girişimler, İslam dünyasındaki, ABD ve Batı’daki sivil toplum örgütlerinin ve birtakım dini kuruluşların barış, özgürlük, inançlara saygı ve demokrasi yanlısı çalışmaları, gizli birçok şeyin ipliğini pazara çıkaran iletişim teknolojisi ve medyadaki gelişmeler, 11 Eylül üzerinden İslam dünyası aleyhine yapılan propagandaların etkisini ve inandırıcılığını zayıflatmakta, provokasyon amaçlı girişimlerin zeminini önemli derecede ortadan kaldırmaktadır.
11 Eylül’ün yıldönümünde Florida’daki bir kilise’de Terry Jones’un öncülüğünde Kur’an’ı yakmayı amaçlayan girişim, İslam dünyasının yanında Müslüman olmayan yerlerden ve merkezlerden de büyük tepkiler almıştır. Söz konusu girişim ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clington, Obama ve New York Belediye Başkanı dâhil olmak üzere birçok ABD yetkilisi tarafından tepkiyle karşılanmış, söz konusu papazın bu menfur ve seviyesiz girişimden vazgeçmesi istenmiştir. ABD’de demokratların yanında cumhuriyetçi ve muhafazakâr kesimden de söz konusu girişime tepkiler gelmiştir. Yine medyaya yansıyan haberlere göre Almanya Başbakanı Angela Merkel ve NATO Genel Sekreteri de papazın girişimini kınamışlardır. Papalık Dinler arası Diyalog Konseyi de yaptığı açıklamada insanların kutsal saydığı kitabın yakılmasını çirkin ve vahim bir eylem olarak nitelendirmiştir. Yine ABD’deki Müslüman, Hıristiyan ve Musevi din adamlarının ortak bir bildiriyle söz konusu girişimi kınamış olmaları inançlara ve kutsala saygı noktasında belirli bir bilinç düzeyinin oluştuğuna işaret etmektedir. Gelen tepkiler üzerine adı geçen papaz söz konusu eyleminden vazgeçmiş olmasına rağmen, ne yazık ki Washington ve New York’taki bazı bireysel eylemlerde Kur’an parçalanarak yakılmıştır. Bu eylemleri gerçekleştirenler, verdikleri beyanatlarda İslam’ın barış dini olduğu iddiasının saçma olduğunu söyleyerek Kur’an’ın İngilizce baskısındaki kendi anladıklarına göre Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik nefret ve düşmanlık içeren ayetlerin geçtiği sayfaları koparıp yakmışlardır.
Olaylar münferit gibi görünse de ABD’de bazı cumhuriyetçilerin oy kazanma arzusu ile Evangelist bir grubu temsil eden rahip Jones’a yakın durdukları bilinmektedir. Aslında ABD’de sayıca hiç de azımsanmayacak bir kesimin Terry Jones ve benzerlerinin İslam hakkında sahip oldukları düşünceleri ve peşin yargıları paylaştığını söyleyebiliriz. Evangelistlerin etkisi altında kalan veya onları kazanmak isteyen politikacılar propaganda faaliyetlerinde İslam karşıtı söylemleri kullanmayı tercih etmekteler. Afganistan ve Irak’ın işgali sırasında ABD askerlerinin Kur’an’a, cami, mescit ve türbelere yaptıkları saygısızlıklar unutulmuş değildir. Hıristiyanlık inancında radikal ve oldukça fanatik bir çizgiyi temsil eden ve ABD’de sayıları 70 milyonu bulduğu söylenen Evangelistler, daha önce George Bush’un başkanlık seçimlerini kazanmasında ve 11 Eylül olayı ile beraber İslam dünyasına karşı Haçlı Seferleri benzeri bir saldırı ve işgal programının sahneye konmasında etkin olmuşlardır. Eski Ahit ve Mesih inancının önemli bir yere sahip olduğu bu mezhebin müntesipleri Armegedon’la, yani kehanete göre “iyi” ile “kötü” arasında meydana gelecek büyük savaşla beraber Mesih’in geleciğine ve insanlığı kurtaracağına iman etmektedirler. Söz konusu kehanetin bir an önce gerçekleşmesi için çalışılması ve seçilmiş kavim olduğuna inandıkları Yahudilerin desteklenmesi bu inancın bir gereği olarak anlaşılmalıdır. Bu şekilde Müslümanları şeytan safına koyup düşman ilan eden ve Allah’ın değişmez kaderi olarak geleceğine inanılan Büyük Savaş’ın kısa zamanda gerçekleşmesini teşvik edip kıyamet senaryoları yazan bu çevrelerin, kendilerini barışçı ilan ederek İslam’ı ve Müslümanları terörist ilan etmeleri tam bir paradoks oluşturmaktadır.
İslam’a ve Müslümanlara karşı uygulamaya konulan bütün senaryolara, yalan, iftira ve karalama kampanyalarına rağmen bugün İslamiyet Avrupa ve Amerika’da en hızlı yayılan din olarak dünya gündemine oturmaktadır. İslam’ın hızlı yayılışı karşısında zemin kaybettiklerini görenler endişeye kapılmakta, bu yayılışı ancak İslam ve Müslümanlarla ilgili bir fobi oluşturarak engelleyebileceklerini zannetmektedirler. Ancak İslam’a, Kur’an’a ve onun âlemlere rahmet ve en güzel ahlak örneği olarak gönderilen peygamberine karşı yapılan menfi propaganda ve saldırılar, Müslüman olmayan birçok kimsenin Kur’an’ı, Hz. Peygamber’i ve Müslümanları daha yakından inceleyerek hidayet bulmasına vesile olmaktadır. Bu noktada İslam’ın doğru bir şekilde insanlığa ulaştırılmasında Müslüman din görevlilerine, aydınlara, akademisyenlere, siyasetçilere, işadamlarına, STK’lara, hizmet ve yardım kuruluşlarına büyük bir görevler düşmektedir. Çünkü dini ve özelde İslam’ı yanlış anlama problemi sadece Batı ve ABD ile sınırlı bir durum olmayıp, Türkiye’nin de içerisine dâhil olduğu İslam dünyasını yakından ilgilendirmektedir. Türkiye’de bir kısım entelektüel çevrelerin, akademisyenlerin, yazarların, yargı alanında görev ifa eden önemli isimlerin, asker ve bürokratların İslam hakkında hiçbir ilmi esasa ve temele dayanmayan nice yanlış düşüncelere ve peşin yargılara sahip oldukları bilinmektedir. Söz konusu yanlış anlama ve peşin yargılardan hareketle İslam’ın bir savaş ve terör dini olduğu iddia edilmiş; dini hassasiyetleri gereği başlarını örtmeyi tercih eden binlerce kız öğrenci tehdit unsuru kabul edilip okuma haklarından mahrum bırakılmıştır. Başları örtülü olduğu için bayanların orduevlerine, okullara, devlet kurumlarına ve askeri hastanelere alınmamaları, yine başörtülü bayan avukatların müvekkillerini mahkemede savunma hakkından men edilmesi bu ülkede gerçekleşmiştir. Bütün olumlu ve güzel gelişmelere rağmen cinsel istismarın, kumar, alkol ve uyuşturucu bağımlığının toplumu tehdit ettiği; skandalların, haksızlık ve yolsuzlukların arttığı; müminlerin kardeş oldukları prensibinin karşısında ayrımcılığı hedefleyen talep ve politikaların gündemi işgal ettiği bir ülkede İslam’ın doğru anlaşıldığı söylenebilir mi?
Kur’an yakma girişimine karşı İslam dünyasından gelen tepkilerde ABD, Batı ve daha özelde Hıristiyanlarla ilgili toptancı suçlama ve değerlendirmeler, slogancı söylemler dikkat çekmektedir. Her tepkisellikte ifrat veya tefrite kaçan durumlar olabilmektedir. Toptancı yaklaşımların önemli bir zaafı, yaşanmış veya yaşanmakta olan bir olgu ve durumla ilgili nüansların, farklı boyut ve tonların gözden kaçırılmasıdır. Bugün ABD, Avrupa ve İslam dünyasında aynı konu etrafında birbirinden çok farklı düşünen, aynı dine inandığı halde olaylara bakışı birbirinden çok farklı hatta zıt olabilen gruplar, mezhepler, sosyal, kültürel ve siyasi oluşumların varlığı söz konusudur. Bütün bu grupların hepsini, örneğin ABD yönetimi veya yönetime egemen olan lobilerle farklı ırk, etnik yapı, din ve kültür sahibi toplulukların oluşturduğu bütün bir Amerika halkını aynı teraziye koyup hüküm vermek tutarlı olmayacaktır. Küreselleşmenin her yeri etkilediği bir dönemde Müslümanlar, olay ve olgulara analitik yaklaşmak, onlar üzerinde temel inanç, ahlak ve hukuk prensiplerinden hareketle doğru bilgiye dayalı rasyonel değerlendirmeler yapmak, başkalarıyla iyi ilişkiler geliştirmek durumundadırlar.
Toptancı yaklaşımın olumsuz sonuçları özellikle dini kaynaklara yaklaşımda kendisini göstermektedir. Kur’an’dan veya hadislerden birkaç tanesinin lafzi okuma ve anlama yöntemi ile bağlamından, ilgili bulunduğu olay ve şartlardan koparılarak anlamaya çalışılması; özel bir duruma binaen gelen âyetin veya söylenen hadisin hükmünün genelleştirerek bütün durumlara uygulanmaya çalışılması sadece Müslüman olmayanların değil, Müslümanların da dini anlamalarında önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu bu yaklaşımın örneklerini tefsir, hadis ve fıkha dair yazılmış birçok eserde görmek mümkündür. İslam ve Müslümanlar hakkında menfi propaganda yapan gayr-i Müslim ve oryantalistler iddialarında söz konusu bu örneklerden önemli derecede alıntı yaparak istifade etmektedirler. Bir veya birkaç ayet-hadis etrafında yapılan yanlış yorumlar, vahye dayanmaktan çok gelenek, kültür ve siyasetle iç içe geçen telakki ve uygulamalar doğrudan Kur’anî bilgi ile özdeşleştirilme yoluna gidilmekte, İslam’ın kendisiymiş gibi takdim edilmektedir. Nitekim Müslüman olmayanların yanında, bu tip yorum, telakki ve uygulamalardan hareketle Kur’an, sünnet ve İslam algısını oluşturan, bir tür fanatizme kayan, başkalarıyla ilişkilerinde yanlışlıklar yapan Müslümanların sayısı hiç de az değildir.
İslam’ın en temel kaynağı Kur’an, bir kimsenin masa başında oturup teorik düşünerek yazdığı bir kitap değildir. O, yaklaşık 23 yıllık vahiy süreci boyunca İslam’ın Hz. Peygamber aracılığı ile tebliğ edildiği ortamın, karşılaşılan durumların oluşturduğu şartlara göre tedrici bir şekilde söz/kelam olarak gönderilen ayetlerin belirli bir tertip üzerine Mushaf haline getirilmesiyle oluşmuştur. Benzer bir konu etrafında olsa bile, farklı durum ve şartlara göre inen ayetlerin birbirinden farklı boyutları, nüzul sebepleri vardır. Kur’an okunurken yanlış anlama ve yorumlara düşülmemesi için bunların iyi bilinmesi gerekir. Bu bağlamda örneğin Kur’an’da gayr-i Müslimler ve Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hıristiyanlar) hakkında farklı durumlarla bağlantılı birbirinden farklı boyutlara sahip birçok ayet bulmak mümkündür. Kur’an’da Yahudi ve Hıristiyanları yeren, onların dost edinilmemesini, onlara itaat edilmemesini isteyen ayetler olduğu gibi,
[1] Kur’an’ın nüzul döneminde Musa’nın ümmeti arasında hak ve adalet üzerine hidayet yolunda bulunan kimselerin olduğuna da işaret edilmektedir.
[2] Yahudilerden, Sabiîlerden ve İsa’ya tabi olanlardan her kim Allah’a ve ahrete iman edip salih ameller işlerse, onlar üzerine korku olmayacağı ve mahzun olmayacakları ifade edilmektedir.
[3] Yine Ehl-i Kitap’tan herkesin aynı seviyede olmadığına, onlardan bir topluluğun geceleri secde halinde oldukları halde Allah’ın ayetlerini okuduklarına, Allah’a ve ahrete iman ettiklerine, iyiliği emredip kötü ve çirkin şeylerden sakındırdıklarına, hayır işlerinde yarıştıklarına, bu kimselerin gerçekten salih kimseler olduğuna atıfta bulunulmaktadır.
[4] Yine Allah’ın, din uğrunda Müslümanlarla savaşmayan, onları yurtlarından çıkarmayan kimselere iyilik ve adaletle davranmaktan Müslümanları menetmediği ifade buyrulmaktadır.
[5] Nitekim bu din (İslam), iffetli oldukları takdirde Yahudi veya Hıristiyan bayanlarla Müslümanların evlenmelerine de ruhsat vermekte,
[6] dinde zorlamanın olmadığı prensibinden hareketle zorla din değiştirmek için vicdanlara yapılacak hiçbir baskıyı kabul etmemektedir.
[7] Yine Kur’an’da manastırlar, havra ve kiliseler mescitlerle birlikte sayılarak bu mekânların Allah’ın isminin zikredildiği yerler olduğu ifade edilmekte, korunmalarının da Müslümanların sorumluluğu altında bulunduğuna telmihte bulunulmaktadır.
[8] Yani Yahudi veya Hıristiyanları yeren, onların dost edinilmemelerini isteyen ayetler Müslüman-Ehl-i Kitap ilişkisinin olduğu her duruma mutlak olarak uygulanması gerekli genel hüküm ifade eden ayetler değildir. Söz konusu ayetler, Yahudi veya Hıristiyanlar tarafından Hz. Peygamber’e ve müminlere düşmanca muamele edilip zulmedilmesiyle, Allah’ın dininin inkâr edilip alaya alınmasıyla, Müslümanlara karşı müşriklerle ittifak edilmesiyle, yapılan ahitlerin bozulmasıyla, ihanet ve savaş durumlarıyla ilgili ayetlerdir. Kur’an, arada fitne, zulüm ve ihanet olmadığında, diğer dinlerin müntesipleriyle Müslümanlar arasındaki ilişkide barışı,
[9] insanları hikmet ve güzel sözle Allah’ın dinine davet etmeyi, en güzel yolla mücadeleyi
[10] esas alıp öne çıkarmaktadır. Kur’an’da Müslümanlara başkalarıyla savaş yapma ruhsatını veren ayetler, kesinlikle hak ihlaline, teröre, zulüm ve baskıya cevaz veren ayetler değildir. Aksine savaş izninin verilmesi, fitnenin; yani hak ve hukuk ihlalinin, zulüm ve inançlara baskının ortadan kaldırılması içindir.
[11]
Nitekim Kur’an vahyine muhatap olarak onu insanlığa beyan ve tebliğ eden Hz. Muhammed’in Ehl-i Kitab’a olan muamelesi Kur’an’da çizilen çerçevenin dışında olmamıştır. Tarihi seyir içinde Hz. Peygamber, İslam adına gerek Yahudilere ve gerekse Hıristiyanlara gereken hoşgörüyü göstermesine rağmen, bu hoşgörünün çoğunlukla ihlal edildiği bir vakıadır. Peygamberliğinin Medine döneminde, Hz Peygamberin ilk defa elçiler eliyle davet mektubu gönderdiği kralların önemli bir kısmının Hıristiyan olması dikkat çekmektedir. Elçilere karşı herhangi bir ihanet veya öldürme olayı olmadığında, bu diplomatik ilişkiler sempatik bir hava içerisinde gerçekleşmiş, kurulan ilişkilerde müsamaha hâkim unsur olmuştur. Hz. Peygamber Necran Hıristiyanlarını İslam’a davet etmiş, bunun üzerine onlar Medine’ye gelerek Mescid-i Nebevi’de konuk edilmişlerdir. Necran’dan gelen bu heyet mescidin içerisinde kendi dinlerine göre doğuya dönerek ibadet ve dua etmiş, kendilerine müdahale edilmemiştir. Arada iyi niyet, ciddiyet ve samimiyet olduğunda, Müslümanların diğer din ve inanç mensuplarıyla barışa ve karşılıklı saygıya dayalı iyi ve güzel ilişkiler geliştirmelerinin, diyaloga girmelerinin önünde hiçbir dini engel yoktur. Fobi oluşturmak amacıyla İslam’a ve Müslümanlara karşı yoğun propagandaların yapıldığı, İslam’ın yanlış tanıtılarak terörle damgalanmaya çalışıldığı bir dönemde, Müslüman dünyanın İslam’ı evrensel bir bakışla doğru anlayıp yaşama ve bütün güçlük ve zorluklara karşı sabrederek başkalarına iyilik ve güzellikle anlatma gibi çok önemli bir sorumluluğu vardır.
[1] Bk. Al-i İmran, 3/28; Maide, 5/17, 51, 57, 68
[4] Bk. Al-i İmran, 3/114
[11] Bk. Bakara, 2/190, 194; Mümtehine, 60/8-9 ( İslâm tarihinde çoğu defa spekülatif anlamlar yüklenerek politik malzeme haline getirilen kavramlardan birisi de “fitne” kavramıdır. Hâlbuki bu kavram, Kur’an’da diğer anlamlarının yanında ağırlıklı olarak kişilere baskı yapmak suretiyle onları sahip oldukları inançtan zorla vazgeçirmeyi, insanları zorla Allah yolundan saptırmayı ifade etmektedir. Yoksa yeryüzünde fitnenin ortadan kaldırılması misyonu, farklı din ve inanışlara sahip insanlar üzerinde baskı ve zulüm uygulayarak onları zorla Müslüman yapmayı ifade etmediği gibi, Kur’an’ın Müslümanlardan hikmete dayalı olarak yapılmasını emir buyurduğu davet ve tebliğ faaliyeti de vicdanlara baskı uygulanarak, farklı fikir ve inanışlara müsamaha gösterilmeyerek yerine getirilemez (Fitne kavramı ve anlamları için bk. İbn Manzur,
Lisanu’l-Arab, I-XV, 3. Baskı Beyrut 1994, C. XIII, s. 317-320. Konunun lügat ve Kur’an bağlamında geniş değerlendirmesi için ayrıca bk. Emrullah İşler,
“Fitne Katilden Beter mi?”, İslâmiyât, C. II, Sayı 2, Nisan-Haziran 1999, s. 137-153)