11 Eylül saldırılarının yıldönümünde bir rahibin Kur’an yakma eylemi gerçekleştireceğini açıklamasıyla birlikte gözler yeniden ABD yönetiminin İslam ve Müslümanlar konusunda izleyeceği politikalara odaklanmış durumda. New York’ta yıkılan İkiz Kuleler’e yakın bir yerde yapılması planlanan cami ile ilgili Amerikan kamuoyunda devam eden tartışmalar, çok kültürlülük ve açık toplum değerleriyle sürekli övünen Amerikalıların Müslümanlar sözkonusu olduğunda bu değerlere ne kadar bağlı kalacaklarını göstermesi bakımından ciddi ipuçları veriyor.
Bir dinin kutsal kitabının başka bir dinin temsilcileri tarafından ısrarla yakılmak istenmesini ve üstelik bu eylemin bir kampanyaya dönüştürülmeye çalışılmasını dini özgürlükler ya da ifade özgürlüğü bağlamında haklı bir talep olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bu tür bir davranış, sadece Müslümanlar tarafından kendi dinlerine yapılmış açık bir saldırı olarak değerlendirilmiyor. Aynı zamanda farklı dini çevreler tarafından da büyük bir tepki ile karşılanıyor. Vatikan tarafından bu konuda yapılan açıklamalar, Hıristiyan dünyaya çok net mesajlar vermektedir.
Yaklaşan Kimlik Krizi
Bununla birlikte farklı dini kesimler arasında kin ve düşmanlığı kışkırtmaya yönelik provokatif bir yönü bulunan Kur’an yakma girişiminin sadece İslamofobi ile izah edilmesi oldukça güçtür. Cami projesinin Obama yönetimi ve birçok çevre tarafından desteklenmesi ve Kuran yakma eylemine karşı gösterilen tepkiler ne yazık ki Amerikan toplumunda İslam ve Müslümanlarla ilgili derin bir kimlik krizinin yaklaşmakta olduğu gerçeğini görmemizi engelleyemiyor. Her iki olay nedeniyle kamuoyu ikiye bölünmüş durumda ve Müslümanlara yönelik hoşgörüsüz tutumlar son örnekte de görüldüğü gibi yerini giderek nefret söylemi ve davranışlarına bırakıyor. Doğal olarak Amerikalı Müslümanlar İslamofobik duygu ve davranışların hedefi olmaya devam ederken aynı zamanda “Anti-İslamizm” propagandası ile de baş etmek zorunda kalacaklar.
11 Eylül saldırılarından bu yana Batı’da genel olarak önyargılara dayalı gelişen İslamofobinin yayılmasını önlemeye dönük bugüne kadar çok sayıda etkinlik gerçekleştirildi. Medeniyetler ittifakı ya da dinler arası diyalog başlıkları altında Doğu ve Batı’da düzenlenen siyasi ve sosyal içerikli çalışmalar İslamofobi ile mücadele etmek bakımından önemli olmakla birlikte bu çabalardan çok daha önemli olan konu, farklı toplumsal kesimler arasındaki diyalog ve iletişim kanallarının açık tutulmasıydı. Sağlıklı bir iletişim ortamı oluşturulamadığı sürece önyargıların, tehdit algılamalarının ve benzeri olumsuz düşüncelerin giderilmesini sağlamak kolay olmayacaktır. Amerika, Avrupa ülkelerine göre bu kanalları açık tutmak konusunda daha elverişli sosyal ve siyasi koşullara sahip olsa da 11 Eylül sendromu’nun toplumda yarattığı travma ve dolayısıyla İslam söz konusu olduğunda yaşanan kutuplaşmalar kaygı uyandıracak boyutlara ulaşabiliyor.
Dini hoşgörüsüzlüğe karşı bugüne kadar net mesajlar verme çabasındaki Amerika’nın, Batı ve Doğu toplumlarını zaten yeterince ayrıştıran ve birbirinden uzaklaştıran 11 Eylül saldırılarından sonra Irak ve Afganistan işgallerine girişmesi ve yüz binlerce masum insanın yaşamına kastetmesini, Müslüman dünya büyük bir insanlık suçu olarak nitelendirmektedir. Dolayısıyla Bush döneminin yarattığı acı ve ızdırap halen devam ederken Obama’nın İslam dünyasına verdiği olumlu mesajlara itibar edilmeyeceğini söylemek mümkündür.
İsrail Lobisi ve Neoconlar’ın İşbirliği
Amerikan toplumunda Cami projesine karşı çıkan muhafazakar çevrelerin 11 Eylül saldırılarından Müslümanları sorumlu tutmaya devam ettiklerini görüyoruz. Müslümanların ABD toplumu içinde güç kazanması ile ilgili kaygılar bu çevrelerde İslam’a karşı ölçüsüz ve saldırgan davranışların gelişmesine zemin hazırlıyor. İsrail lobisinin de dahil olduğu Sağ Muhafazakar- Cumhuriyetçiler ve Neoconlar bu cephenin en ateşli taraftarları olarak İslam karşıtlığına dayalı kara bir propaganda yürütüyorlar. Floridalı Rahip’in bu propagandadan cesaret almadığını söylemek mümkün müdür?
Temel hak ve özgürlükler temelinde bir siyaset izlemeye çalışan Liberal ve Demokrat blok ise karşı cepheyi oluşturarak Amerikan toplumunun değerleri ve ideallerine vurguda bulunuyor ve ABD’nin tüm dini, etnik ve kültürel gruplara olduğu gibi Müslümanlara da açık ve çok kültürlü bir ülke olarak yoluna devam etmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu kutuplaşmanın Amerika’nın İslam ve Müslümanlarla kurduğu ilişkiyi nasıl tartışmalı bir hale getirdiği ve kaçınılmaz olarak bir kimlik tartışmasını alevlendirdiği ortada. Yaşanan siyasi bölünmüşlük ve çekişmenin arka planında ise Neoconlar’ın Bush döneminde kontrolü ele alan etkinliklerinin Obama dönemi ile birlikte kaybedilmesinden duyulan rahatsızlık ve iktidarı yeniden elde etme hesapları yatıyor. Bu yüzden Camiyi de içine alan İslam Toplumu Merkezi projesine karşı çıkmaktan ve Muhafazakar Amerikan toplumunu Müslümanlara karşı örgütlemekten vazgeçmeyeceklerdir. İslam karşıtlığı kampanyasıyla birlikte Cumhuriyetçiler Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde Obama iktidarını sarsmayı isteyecekler ve Kongre’de önemli bir güç elde ettikleri taktirde de dış politikada ciddi bir ağırlık elde edeceklerdir. Böyle bir gelişmenin yaşanması halinde ise Neoconlar’ın, Obama’dan yeterli ilgiyi görmeyen İsrail lobisi ile birlikte yarım kalan Büyük Ortadoğu Projesine kaldıkları yerden devam etmeleri hiç de sürpriz sayılmamalıdır.
Amerika’nın Müslümanlar ile ilişkilerinin geleceği konusunda atacağı adımlar sadece ABD içinde değil, tüm İslam coğrafyasında da yakından izlenecektir. Amerikan toplumu bu konuda ya bir kimlik bunalımına sürüklenecek ya da haklar ve özgürlükler bağlamında eşitlik hukukundan yana tavır alacaktır. Geçmiş siyasi tarihinde ırkçı nefretin derin izleri bulunan ABD’nin İslam’la ilişkisinde çok çetin bir sınav vermekte olduğuna dikkat etmek gerekmektedir.
Sonuçta meselenin geleceği yol ayrımında; Müslümanlık ya meşru bir kimlik olarak saygın bir şekilde varlığını sürdürecek, ya da ülkede dışlanan, ezilen ve ötekileştirilen yeni bir “Siyah zümre” oluşacaktır.