Anayasa tartışmalarının yer yer tatsız mecralara sürükleniyor olması, toplumsal gerilimi artırıyor olması kaygılara yol açabiliyor, ama kabul etmeliyiz ki bu gerilimler, bu tartışmalar siyasetin tabiatından. Gerilim ve tartışmaların bıkkınlık ve kaygılara yol açıyor olması da büyük ölçüde insanların siyasete yabancılığından kaynaklanıyor. Yer yer "milli birlik ve beraberlik" söylemine kolaylıkla rağbet eden bu yabancılık duygusu, siyasetin olmadığı güllük gülistanlık bir ortam hayal eder. Böylesi bir ortamın kendisi gibi düşünmeyen insanlara hiçbir söz hakkı, hatta hayat hakkı tanınmayan bir otoriterliği gerektirdiği açıktır.
Huzurlu ortam arayışının anti-politik otoriter bir duyguya eklemlenmesi çok doğal. Değil mi ki huzuru bozan, bu bitip tükenmek bilmeyen tartışmalardır. Anayasa tartışmalarının toplumsal huzuru bozuyor olmaktan dolayı böylesi bir bıkkınlık duygusunu harekete geçirmesi siyasal kültürümüzle ilgili bir zaafı işaret eder, ama toplumun her zaman böylesi bir zaaf ile malul olduğunu da unutmamak gerekiyor. Referandum süresinin 60 gün yerine 120 güne yayılmasında bu bıkkınlık duygusunun ret cephesinin yardımına koşacak şekilde galip gelmesine dair ince bir hesap olduğu ihtimalini göz ardı etmeyin. Doğrusu hesap bu idiyse de ikinci 60 gün içinde yaşanan bazı gelişmelerin, örneğin, YAŞ süreci, HSYK krizi ve ses kayıtlarının bu hesabın aleyhine çalışmış olduğunu söyleyebiliriz. Yine de siyaset bağlamında siyasetin kendisine dair bu marazi antipatinin, bu anti-siyasal ideolojinin her zaman önemli bir enstrüman olduğunu kaydedelim.
Oysa referandum sürecinde bu enstrümana ne kadar bel bağlansa da toplumda anayasa tartışmalarının yarattığı yüksek vatandaşlık bilinci çok daha fazla göze çarpıyor. Türkiye'de toplum ilk defa bütün unsurlarıyla anayasa yapma sürecine bu kadar aktif bir biçimde katılıyor. Halk, devletin, vatandaşlığın, toplumsal sözleşmenin, ödediği vergilerin, birey ve insan haklarının anlam ve boyutlarını ilk defa kendini bu kadar ciddiye alınmış bir aktör olarak tanımlamaya katılıyor.
İki haftadır Anayasa ve referandum ile ilgili konferanslara katılmak üzere bulunuyorum Doğu ve Güneydoğu şehirlerinde bulunuyorum. Van, Batman, Diyarbakır ve Şanlıurfa'da son derece canlı bir sosyal ve siyasal hayatın varlığı hemen göze çarpıyor. Ankara'da siyasetçilerin, televizyon programlarına katılan gazeteci-yazar veya akademisyenlerin her sözü büyük bir dikkatle kaydediliyor ve her sözün değerlendirmesi anında yapılıyor. Aynı şekilde bölge siyasetinde etkili olan aktörlerin bütün tavır ve tutumları yine aynı dikkatle takip edilip tepkileri ona göre veriliyor. En son Şanlıurfa'da restore edildikten sonra muhteşem bir kültürel ortam haline getirilmiş olan Çift Mağara'da şehrin derin entelektüelleriyle yaptığımız sohbetin tadına doyulmaz bir beyin fırtınası şeklinde geçtiğini söyleyebilirim. Demokratik özerklik tartışmalarından, BDP'nin boykot kararının neden ve sonuçlarına, referandumun tek tek bütün maddelerinden, PKK'nın eylemsizlik kararına kadar her konuda inanılmaz soğukkanlı ve analitik değerlendirmeler dinledim.
Referandumda evet diyeceğini söyleyen biri, örneğin, BDP'nin boykot kararını büyük bir olgunlukla karşılayarak bu tavrı ısrarla değiştirmeye çalışmanın çok da faydalı olmayabileceğini anlatıyor. Kendi seçmeni nezdinde bu siyasetini anlatmakta büyük zorluklar çeken BDP'nin bu saatten sonra harekete geçirebileceği seçmeninin CHP ve MHP'lilerden farklı bir tavır sergilemeyeceğini de ekliyor.
Referandum süresinin uzaması halkın bazı kesimlerinde işaret ettiğimiz anti-politik bıkkınlığı uyarıyorsa da, konuları her düzeyde ve en derin uçlarına kadar tartışabilen bir düşünür tabakasını yetiştiriyor. Böylece siyasetin bütün alanını kapatmış gibi görünen devlet ile PKK dışında, her ikisinin bütün despotik söylemlerine karşılık gerçek anlamda siyaseti üstlenen toplumsal aktörler ortaya çıkmış oluyor. Bu aktörler siyasal katılımlarıyla, Türkiye'nin geleceğinin inşasında gerçekleşecek olan yeni ve adil bir toplumsal sözleşmenin fiili tarafları olacaktır.
Rahibelere de Bir Özür Borcumuz Yok mu?
Tam CHP lideri "başörtüsü sorununu da biz çözeriz" moduna girmişken anayasa değişikliğine "evet" denildiği takdirde "Müslüman kadınların rahibe gibi giydirileceği" tehlikesine (!) işaret eden faşist bir afişin CHP Avcılar Belediyesi'nce hazırlanıp asılmış olduğu ortaya çıktı. Afişteki bu skandal cümleye dikkat çekilmesiyle afişin CHP'liler tarafından sahipsiz bırakılması bir oldu. Afişin korsan olduğu ve muhtemelen hükümet komplosuyla karşı karşıya olduklarını söylemeyi ihmal etmedi CHP il başkanı Berhan Şimşek. Bir saat içinde kendi partisinin hazırladığı afişten haberi olmayan biri konumuna düştü.
Neyse buna takılmayalım, bunu yazan çok oldu zaten. Burada dikkat çekmek istediğim şey, burada kimin hakarete maruz kaldığıdır. Belli ki Müslüman kadınların rahibeye benzetilmesi her iki taraf açısından bir hakaret olarak kabullenilmiş oluyor. Oysa böyle kabullenildiğinde tartışmasız biçimde aşağılanan rahibeler oluyor ve Müslüman kadınlar adına hakareti reddedenler de bu aşağılamayı farkında olarak veya olmayarak doğal kabul etmiş oluyorlar. Bu durum rahibelere çok açık bir özür borcu doğurmaktadır. İnandıkları gibi giyinmekten ve yaşamaktan dolayı rahibeler ancak saygıyla anılmayı hak ediyorlar. Başörtüsüne yönelik tehdit ve nefret söyleminin rahibeleri de işin içine katarak yüklendiği cüretkârlık ise bu vesileyle kaydedilmelidir.
(06.09.2010 tarihinde Yeni Şafak'ta yayınlanmıştır)