Obama’nın arabuluculuğunda 2 Eylül’de Washington’da yeniden başlaması planlanan İsrail ve Filistin arasındaki doğrudan görüşmelere İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas’ın katılacaklarını bildirmesinin ardından Hamas, müzakere masasına tekrar dönmek için herhangi bir neden bulunmadığını açıkladı ve Abbas yönetimini eleştirdi. Böylece Hamas’ın siyasi bir aktör olarak masada olmadığı müzakerelerde Filistin’in ve dolayısıyla bölgenin geleceği ile ilgili karar alma sürecinin nasıl şekilleneceği belirsizliğini koruyor.
Yaklaşık bir yıl sürmesi beklenen görüşmelerin önkoşulsuz gerçekleşeceğini açıklayan ABD Dışişleri Bakanı Clinton, asıl gündemin ayrı bir Filistin devleti olacağı konusunda bir görüş belirtse de doğrudan görüşmelerin önünde birçok engel var. Üstelik Filistin topraklarında devam eden İsrail işgali ve saldırganlığı, hız kesmeyen Yahudi yerleşim inşaatları ve ambargo nedeniyle müzakerelere nasıl başlanacağı merak konusu. Nitekim Filistin yönetimi tarafından yapılan açıklamalarda İsrail’in Batı Şeria’da yerleşim inşa etmeyi sürdürmesi halinde görüşmelerin başlamadan biteceği uyarıları yapıldı. Hatırlanacağı üzere Netanyahu Hükümeti Batı Şeria’daki yerleşim inşaatlarını 26 Eylül’e kadar durdurma kararı almıştı. Bu süreyi uzatmaya niyeti olmayan Netanyahu Yönetimi şayet ikna edilemediği takdirde müzakere süreci tıkanmış olacak. Diğer yandan İsrail’de her an dağılma olasılığı bulunan bir koalisyon hükümetinin varlığıyla birlikte, Filistin halkı arasında popülaritesi oldukça erimiş bir siyasi lider olan Mahmud Abbas’ın konumu, müzakerelerin devam etmesini güçleştirecektir. Tüm olası risklerine rağmen müzakerelerin başlaması durumunda masada görüşülmeyi bekleyen önemli sorunlar bulunmaktadır.
Bitmeyen Müzakerelerin Kıskacında Filistin
İsrail ve Filistin arasında 18 yıldır devam eden ve çoğu kez yarım kalan ikili görüşmelerden bugüne kadar istenen sonuçların alınamamış olmasının çeşitli nedenleri söz konusudur. İsrail’in saldırgan tutumunu sürdürmesinin yanı sıra ABD tarafından bu saldırganlığın düzenli şekilde himaye görmesi Filistin halkı için bağımsız bir devlet olma yolundaki en önemli handikaplardan birini oluşturmuştur. Bununla birlikte son dönemde Filistin liderliğinin içine düştüğü parçalanmışlık ve dağınıklıktan faydalanmaya çalışan İsrail, kendi içinde barışı sağlayamayan bir Filistin Otoritesine kendi siyasi tezlerini çok daha kolay kabul ettirebileceğine inanmaktadır. İsrail’in Abbas yönetimini siyasi muhatap olarak kabul etmeyi sürdürmesi ve Hamas’ı bir terör örgütü olarak karşısına almasını, Filistin halkına bir tercih dayatması olarak nitelendirmek mümkündür. Fakat unutmayalım ki İsrailli yetkililer uluslararası arabulucuların gözetiminde Hamas’la el altından görüşmek isteyecekler ve Abbas’a isteklerini kabul ettirmek için bu tür görüşmeleri bir siyasi şantaj unsuru olarak kullanmayı deneyeceklerdir. Aslında İsrail Hamas’ın Gazze’deki gücünü ve etkisini azaltmanın en iyi yolunun Batı Şeria’da sınırları daraltılmış uydu bir devletçiğe Filistinlileri ikna etmekten geçtiğini gayet iyi bilmektedir. Böyle bir senaryoya göre, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlet hayali yerine parçalanmış bir uydu devlete Filistinliler razı edilmiş olacaklardır. Dolayısıyla İsrail yeni müzakere sürecinde Abbas yönetimini masada tutmak ve Hamas’ı bir tehdit unsuru olarak kullanarak kendi tezleri doğrultusunda ikna etmek için yoğun çaba harcayabilir.
Önce İç Barış
Burada bir parantez açarak Filistin’i bölünmeye sürükleyen olayları kısaca hatırlamak gerekir. Son yirmi yılda İslami direniş ve intifada ile birlikte büyük bir halk desteğini arkasına alan Hamas, ABD ve İsrail’in koşullarını belirlediği barış görüşmelerine şiddetle karşı çıkıyor ve işgalin sona ermesini müzakereler için şart koşuyordu. Örneğin El-Fetih,1988’de BM’nin 242 ve 338 nolu kararları çerçevesinde müzakereleri savunurken, Hamas bu görüşmelere şiddetle karşı çıktı. Aynı şekilde 1991 Madrid Konferansına katılmayı reddeden Hamas El-Fetih’i tavizkâr olmakla suçlayarak uyarılarda bulunuyordu. Büyük umutlar bağlanan Oslo süreci de başarısızlıkla sonuçlanınca direnişin tek seçenek olduğunu ısrarla savunan Hamas önplana çıkmış oldu. Filistin’de yaşanan bu siyasi ayrışma ve daha sonra meydana gelen silahlı çatışmalar Hamas ile El Fetih arasında iplerin tamamen kopmasına neden olmuştur. İşgale karşı silahlı direnişini sürdüren Hamas aynı zamanda siyasi bir güç olarak halkın tercihleri doğrultusunda seçimi kazanmasına rağmen El-Fetih yönetiminin müdahalesiyle karşılaşmış ve bu süreç bölünmeyle sonuçlanmıştır. İslami bir söylem geliştiren Hamas’ın yükselişi ve seküler milliyetçi çizgideki El-Fetih’in düşüşü arasında kalan Filistin halkını yeni bir müzakere sürecinden çok bu bölünmüşlüğün yol açtığı maddi ve manevi kayıplar ilgilendiriyor. İsrail’in son Gazze saldırısı ve acımasızca devam eden ambargo, mülkleri Yahudi yerleşimciler tarafından ellerinden alınan Filistinlilerin dramının katlanmasına yol açarken, halkın yeniden kenetlenmesi için gereken siyasi uzlaşmanın ise ne zaman gerçekleşeceği bilinmiyor. Bugün her iki grubun siyasi fikirlerinde ve benimsedikleri devlet modellerinde derin görüş ayrılıkları bulunsa da Filistin’in ortak bir kaderi bulunuyor. Dolayısıyla tek, bağımsız ve özgür bir Filistin için güç birliği yapılması ve ihtilafların çözülmesi amacıyla Türkiye gibi bölgede etkinliği olan yerli aktörlerin devreye girmesi gerekiyor. Kudüs’ün statüsü, Gazze’nin durumu, Yahudi yerleşimleri, mültecilerin evlerine dönüşü ve sınırların belirlenmesi gibi çok daha karmaşık sorunlarla baş edebilmenin yolu öncelikle kendi içinde barışı ve uzlaşmayı sağlamış bir Filistin’den geçiyor.