Başlığını “Meydanların Dili” olarak kararlaştırdığım bir yazı kaleme almak üzereydim ki bir gelişme üzerine değişiklik yapma ihtiyacını duydum. Konya Valiliğinin Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç onuruna verdiği sınırlı tutulan bir iftar yemeğine katıldım ve burada Anayasa değişikliği konusunda ilk elde söz söyleyebilecek bir kişi olan Sayın Kılıç’ın değerlendirmelerini deruni bir sohbet ortamında dinleme fırsatı buldum. Önceden kararlaştırdığım ve altını çizmeyi düşündüğüm konunun pekiştirilmesi beni ziyadesiyle mutlu etti. Konuşulanları özetlemek ve bunu okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Önce bir noktanın altını çizmek uygun olur. Bazı icraatlarıyla Anayasa Mahkemesini eleştire geldik ve bu hakkımızı hala mahfuz tutuyoruz. Ama itiraf etmeliyiz ki bu yüksek mahkemenin başkanı Sayın Kılıç özellikle böylesi bir değişim sürecinde ülkemiz için bir şans olmuştur. Bir kısmını görmediğimiz önemli katkılarının olduğunda şüphe yoktur. Gerçi kendisi diğer mahkeme üyelerinin de bir öteki gibi değerlendirilmemesi gerektiğini, hemen herkes gibi bu insanların da bir değişim geçirdiklerini, bu duyarlılığın dışında olmadıklarını ifade etmiştir.
Sayın Başkan, politik takıntıları olmayan pek çoğumuz gibi ülkenin gelişim sürecini tutarlı buluyor ve geleceğe umutla baktığını söylüyor. Ülkenin bu güzel gelişmesini görmeyenlerin dış dünyaya çıkıp bakmalarını, oradaki ülkelerle karşılaştırmalarını öneriyor ve sözü bu gelişme temposuna uygun bir Anayasa’nın olmadığına getiriyor. Bu güzelim ülke bir olağanüstü dönemin anayasasıyla daha fazla götürülemez, ciddi bir anayasa değişikliğine ihtiyaç vardır.
Sayın Kılıç, yakında halkın oyuna sunulacak olan anayasa değişikliğini, “evet” demeye hazırlanan geniş bir toplumsal kesit gibi fevkalade yetersiz buluyor. Zaman zaman kendisinin de dile getirdiği bazı acil maddelerin de burada yer almadığını söylüyor. Ama bu değişiklik hiç yapılmamasından iyidir, en azından bu bir başlangıç sayılmalı ve zaman kaybetmeden kapsamlı bir anayasa değişikliği süreci başlatılmalıdır.
Bu durumda mevcut metne evet denildiğinde de elbette ertesi gün tozpembe bir Türkiye ortaya çıkmayacak. Ama tüm yetersizliğine rağmen Sayın Kılıç oylamaya sunulan metinde fevkalade önemli maddelerin bulunduğunun altını çiziyor. Mesela Bizim işimizi zorlaştırsa da diyor, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı kamuoyunun yeterince farkında olmadığı fevkalade önemli bir demokratik girişimdir. Böylesi bir haktan sadece başvuranlar yararlanmaz, bir güvence ortamı olarak herkesi olumlu etkileyecek bir değişmedir. Sayın Kılıç, yine 145. maddedeki değişikliğin devrim niteliğinde bir değişme olduğunu söylüyor. Askeri vesayeti kaldıran bu madde tek başına bile referanduma sunulmayı hak edebilecek bir maddedir.
Nihai söz halka aittir. Esasen Anayasa salt bir hukuk metni değildir. Sosyal politik bir metindir, nihai belirleyicisi de toplumdur. Onu en son onaylayacak olan da odur. Kitle temsilcileri siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları oylanacak olanı topluma açıklamak olumlu ve olumsuz yönlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamakla görevlidirler. Ne var ki siyasi partiler bu işlevin çok ötesinde bir eylem ve söylemle meşguldürler. Bu bağlamdaki sorunu Sayın Kılıç yargıdaki değişiklikle örneklendiriyor.
Bilindiği üzere muhalefet partileri özellikle CHP ve MHP (ki BDP’nin ne dediği belli değil) mevcut değişiklik metnini, yargıda gerçekleşecek bir değişiklik adına reddetmektedirler. İddialarına göre AK Parti, toplumun önüne getirdiği bu değişiklikle yargı örgütünü siyasallaştırmakta, hatta kendine özgü bir yargı sistemi kurmaktadır. Sayın Kılıç, kraldan ziyade kralcı olan bu kesimce yürütülen tartışmayı fevkalade anlamsız buluyor. 11 Asıl 2 yedek üyeli Anayasa Mahkemesinin üye sayının 17’ye; HSYK’nın üye sayısının 7’den 22’ye çıkmasının ve üstelik bu üyelerin geniş tabanlı hale getirilmesinin ne denli olumsuz bulunduğunu anlamış değilim, diyor. Hatta bu değişikliğin bu kurumları daha güçlü, toplum nezdinde daha meşru ve daha güvenilir kılacağını söylüyor. Burada belirtmeliyim ki bu değişiklikle yargının yara alacağını söyleyenler, yargı sisteminden toplum dışı beklentileri olanlardır. Bu, iktidarını topluma dayandıramayanların, cumhuriyetin kurumları birer birer pes etti elimizde bir yargı örgütü kaldı, diyenlerin işidir. Herhalde buna içeriden pirim verenler de vardır.
Sayın Kılıç bu güzel sohbetini ülkenin geleceğine olan büyük umutlarıyla noktaladı. Geleceğe umudunun gerekçesi benim açımdan da bir hayli önemlidir. Bu söz konusu umudun önemli göstergelerinden birisi sivil toplum sürecindeki büyük gelişmedir. Takdire değer ki sivil toplum kuruluşlarımız her geçen gün daha bilinçli ve daha etkin hale gelmekte ve toplumun konuşan dili görevini yerine getirmektedirler. Sayın Başkanın anlattığı şu anekdot, benim için olduğu kadar sanırım sizin için de önemli ve anlamlı olacaktır:
Sayın Kılıç anlatıyor: “AYM üyeleri olarak bilinen başvuru üzerine içerde son Anayasa değişikliği metnini görüşüyoruz. Mahkemenin kapısının önünde yasalar çerçevesinde sivil toplum örgütleri toplanmış bizi uyarıyor, mahkeme sınırlarını bil, diyor. Bu çok ciddi bir etkileme olgusudur. İçerde buhur buhur terliyoruz, günlerce düşünüp yutkunuyoruz. Arkadaşlarım, bu kapının önündeki insanların bunu temsilen yaptıklarını ve göz önünde bulundurulması gerektiğini ifade ediyorlar. Sivil toplum kuruluşlarının önemini ilk defa bu yakından görüyorum. İçerde terlesem de önemli değil, bütün samimiyetimle söylüyorum bu benim hayatımın en önemli tablolarından birisidir.”
Bir sağduyunun paylaşımı için teşekkürler Başkan. Başlangıçta ifade ettiğim ve “meydanların dili” olarak adlandırdığım yazının konusu da bu idi. Bir referandumun arifesinde meydanlardan bize yansıyan iki önemli gerçek var: Bunlardan birisi siyasi partilerin ne denli siyaset dışı oldukları, ikincisi ise bir sivil toplum bilincinin yükselişidir.
Gerçekten de siyasi partiler meydanlar ve platformlarda hiçbir şey söylemeden konuşmaktadırlar. Siyaset, toplum göz önünde bulundurularak çözüm üretmek demektir. Siyasi (özellikle de muhalefet) partileri ellerinin altındaki konuya ilişkin hiçbir çözüm üretmeden laf etmekte, daha önemlisi toplumun önünü açma yerine tıkamanın yollarını düşünmektedirler ve böylece bir siyasetsiz siyasetçilik ortaya çıkmaktadır. Belirtmeliyiz ki iktidar partisi de zaman zaman falsolar vermekte, gereksiz tartışmalara girmektedir. Söz gelimi bana göre TÜSİAD’ın kanaat belirtmesini istemek tutarlı değildi. Bu demokratikleşme için verilen mücadelenin temel esprisiyle bağdaşmaz. Kaldı ki söz konusu kuruluşun, belirgin hale gelen ve söylemiyle çelişen antidemokratik tutumu başka türlü eleştirilebilir.
Sayın Kılıç’ın değerlendirmesiyle toplumsal referansla iktidar olamayan partiler için dayanılacak merciler toplum üstü veya dışı yapılar, kurumlardır. Anayasa mahkemesine sıklıkla CHP nin başvurmuş olmasının nedeni budur. 60 yıldır halk onayı ile iktidara gelememiş, belediye başkanlıklarından yeterince payını alamamış bir CHP; barajı aşma kaygılarını hala yeterince aşamamış bir MHP’nin toplum dışı iktidar kaynakları aramasını anlamak zor değildir. Bu partiler toplum dışılığa yöneliş ile toplumdan referans alamama ve dolayısıyla tekrar toplum ötesi dayanaklar arama şeklindeki kısır döngüyü aşmak ve polemiklerle idare etmek yerine gerçekten siyaset yapmanın gereğini anlamak zorundadırlar. Buna kendileri kadar toplumun ve hatta iktidar partisinin bile ihtiyacı vardır.
İkinci nokta olan sivil toplum gelişmesi ülkenin geleceği açısından fevkalade önemlidir. Değişik illerde farklı alanlarla ilgilenen sivil toplum kuruluşlarının bir platformda toplanıp ortak hareket edebilmeleri, totaliter davranışlara meydan okuyup siyasi partileri aşan bir açılımla toplumun hak ve özgürlüklerini savunabilmeleri, sonucu ne olursa olsun referandumun kendisinden daha az önemli değildir. Sözgelimi Diyarbakır STK platformu hepimizi temsil ediyor, o ses hepimizin sesidir. Her ilde bir araya gelip gerektiğinde il il dolaşan, toplumun hak ve özgürlüklerini dile getiren sivil toplum kuruluşları Sayın Haşim Kılıç’ın da belirttiği gibi geleceğe güvenle bakma umudunu veriyor. Umarım bunlar siyasi partilerimiz için de örnek olurlar.