Rahmet, mağfiret, arınma ve kurtuluş ayı Ramazan manevi iklimi ve huzur atmosferiyle bizleri kuşatırken tutulan oruçlarla, iftar ve sahur sofralarıyla, topluca kılınan Teravih namazlarıyla, Kur’an tilavetleriyle hayatımıza yeni bir program getirmekte, bizleri kendisine tabi kılmaktadır. Bu ayda kardeşlik, yardımlaşma ve paylaşma duyguları en ileri noktaya çıkmakta, nispi de olsa düşünce ve duygularda manevi bir inkılap gerçekleşmektedir. Ancak birçok insan için Ramazan daha çok geleneksel ve duygusal planda yaşanmakta olup, ona anlam ve ruhunu veren, onu bütün ayların en şereflisi kılan asıl noktalar üzerinde yeterince düşünülmemektedir. Çünkü oruç, namaz ve infak konusunda hassasiyet gösteren birçok mümin için bile Ramazan, sahip olunan peşin fikirlerin, dünya görüşlerinin, zihniyet ve ideolojilerin yeterince kritik edilip gözden geçirildiği bir dönem olamamaktadır. Ramazanın hayatımızda kalıcı bir değişim yapması, bütün insanlık için doğruyu yanlıştan ayıran bir hidayet rehberi olarak Kadir gecesinde indirilmeye başlanan Kur’an vahyini ve onu insanlığa tebliğ eden İslam Peygamber’ini değişim projesinin merkezine yerleştirmeden gerçekleşemez. Vahiy merkezli böyle bir değişim, geçmişi, günümüzü ve geleceği terazinin kefesine koyarak muhasebe edip değerlendirmek, geçmişle bugün ve gelecek arasında anlamlı bir ilişki kurmak durumundadır. Bu noktada kendimizi doğrudan ilahi mesajın muhatabı görmek, nasıl bir dünyada yaşadığımızı sorgulamak durumundayız.
Yirmi birinci yüzyılı idrak ederken, bir taraftan bilim ve teknoloji alanındaki büyük gelişmelere, diğer taraftan birçok acı ve müessif hadiselere şahit olmaktayız. Birtakım olumlu gelişmelere rağmen, dünyanın birçok yerinde gerisinde sömürü ve ayrımcılık politikalarının yattığı savaşlar, terör, değer kaybı, ahlak yozlaşması, maddi ve manevi hastalıklar insanlığın ufkunu karartmaktadır. Hâlâ kendisini ve mutluluğunu aramakta olan insanlık, yaratıcı ama yıkıcı bir medeniyetin zehirli meyvelerini tatmaktadır. Garip olan şey, bütün bu durumların sonucunda ortaya çıkan tablonun insanlığın ulaşabileceği en ideal örnek, hatta tarihin sonu olarak kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. Bugün dünyada yaşananlar, birçok yönlerden Kur’an’ın indirilişinden önceki cahiliye dönemini hatırlatmaktadır. Ne yazık ki günümüzün İslam ülkeleri de söz konusu müessif durumlardan, ahlaki yozlaşma ve değer kaybından yeterince nasibini almaktadır! Tevhit bilincine dayanmayan geleneksel din anlayışı, modernitenin olumsuz etkilerine karşı güçsüz kalmaktadır.
Müslüman bile olsalar birçokları için günümüzdeki İslam algısı, onu bütün insanlığın kurtuluşu için gönderilmiş, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan evrensel bir din olmaktan çok, onu belirli coğrafyalara, geleneklere ve etnisiteye mahkum ederek âdeta kabile dini haline dönüştüren bir algı üzerine kurulmaktadır. Çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerde bile İslam’a ters düşen birçok düşüncenin, zihniyet ve uygulamaların hâkimiyet kurmuş olması, aşiret, kabile ve mezhep çatışmalarının gündemi işgal etmesi böyle bir algının varlığı ile izah edilebilir. İslam’ın cahiliye kategorisine yerleştirdiği her türlü ayrımcılığın, sınıfçılığın, zorbalığın, ideolojik tasarrufların, ekonomi, hukuk, siyaset, bürokrasi ve diğer alanlarda hüküm sürmekte olan ilkesizliklerin birçok İslam ülkesinde egemenlik kurmuş olması, o ülkelerin elitleri, yönetici kadroları ve halkları tarafından İslam’ın kendi asli kaynaklarına, misyon ve hedeflerine göre özümsenmemiş olduğunu yeterince göstermiyor mu? Doğru bir İslam telakkisi, onu insanlığın başlangıcından Kur’an’ın Hz. Muhammed’e indirilişine kadar bütün peygamberler aracılığı ile Allah’ın tarihe müdahalesinin kendisinde temsil edildiği evrensel din algısıyla, bütüncül bir Kur’an ve sahih sünnet anlayışıyla mümkün olabilir.
Kur’an, ortaya çıkmış olduğu tarihi dönemin ve muhatap aldığı ilk toplumun sosyal, kültürel, ekonomik, politik vb. şartlarından kaynaklanan birtakım bilgi ve yönlendirmeleri, hükümleri ihtiva etmekle beraber, birçok âyette onun hitabının sadece belirli bir coğrafya veya tarihi dönemle sınırlı olmadığına, Hz. Muhammed’in âlemlere uyarıcı olması için tüm insanlığa gönderildiğine atıflarda bulunulmaktadır. (1) İslâm Peygamberinin onun tebliğine muhatap olan kabilesinin ve Arap toplumumun arasından çıkmış olmasından daha doğal bir şey olamaz. Hz. Peygamber kendi toplumunun diliyle konuşmuş ve bir dereceye kadar o toplumun âdet ve geleneklerinin etkisi altında kalmıştır. O’nun konuşması, giyim ve kuşamı, yaşama tarzı, evlilikleri, akraba ve kabile ilişkileri, meşguliyeti, mücadelesi içerisinde doğup büyüdüğü coğrafyayı, kültürü ve toplumun özelliklerini yansıtmaktadır. Bu yönüyle Hz Muhammed, elbette ki tarih ve toplum üstü bir peygamber değildir. Ancak onun peygamberliğinin, insanın yeryüzündeki hayat serüveninin başlangıcına kadar uzanarak farklı kültür ortamlarına, tarihî dönemlere ve coğrafyalara tevhid mesajını ileten evrensel mahiyetteki peygamberî geleneğin bir uzantısı olması, onu sadece Arap toplumuyla, o toplumun kültür ve geleneği ile sınırlama gayretlerinin önündeki en büyük engeldir. Kur’an’ı insanlığa tebliğ ve tebyin (açıklama) görevi ile yükümlü kılınan Hz. Muhammed sadece Arap toplumu veya Müslümanlar için değil, bütün insanlık dünyası için tarihin kendisine şahitlik ettiği en güzel örnektir. Ona gerçek anlamda tabi olan Müslümanlar ise insanlar arasından çıkarılmış, hayırlı ve orta (mutedil, aşırılık ve azgınlıklardan uzak, dengeli) bir ümmet (toplum) olma noktasında bütün insanlık için numune olmak durumundadırlar. (2) Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’nde geçmekte olan ve çağımızın İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne ışık tutan şu sözleri bu örneklik ve şahitliğin açık bir ifadesidir:
“Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birine ulaştırmış olur... Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Biliniz ki faizin (tefeciliğin) her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir... Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün (kötü) âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye döneminde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır... Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın bir emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır...Ey insanlar! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap olana bir üstünlüğü yoktur. Allah katında en üstün olanınız, takvada üstün olanınızdır...Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız, Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı haksız yere öldürmeyeceksiniz, hırsızlık yapmayacaksınız...” (3)
Kur’an bütün peygamberlerin Allah’ın himayesinde tek ve bölünmez bir cemaat teşkil ettiğini, (4) bu birliğin, aynı zamanda başlangıçta bütün insanların birliği olduğunu, ancak insanların ilahî emirleri unutup tahrif ederek, hırs ve ihtiraslarının, kötü emellerinin peşine düşerek aralarında ihtilafa düşüp bölündüklerini vurgulamış, (5) daha önce gönderilen peygamberlerin de insanları Allah’tan başka ilah olmadığını kabule ve Allah’tan başkasına ibadet etmemeye davet ettiklerini bildirmiştir. (6) Kur’an’ın ifadesiyle Allah katındaki dinin İslâm olması (7) bu bağlamda düşünülmelidir. Nitekim Kur’an, bütün peygamberleri ve onların çağrısına uyarak şirk koşmaksızın Allah’a iman eden mü’minleri “Müslümanlar” olarak isimlendirmektedir. Kur’an’ın ifadesiyle Nuh peygamber kavmine “Ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” (8) demiştir. Allah, İbrahim peygambere “Müslüman ol!” diye emredince, “Âlemlerin Rabbine teslim oldum” demiş, (9) oğlu İsmail’le beraber yapmakta oldukları Kâ?be’yi inşa ederken yaptıkları duada, “Ey Rabbimiz! Bizi sana teslim (olup Müslüman) olanlardan kıl ve neslimizden de sana teslim olan (Müslüman) bir ümmet çıkar” şeklinde niyazda bulunmuşlardır. (10) Musa peygamber kavmine, “Eğer Müslümanlardan iseniz sadece Allah’a tevekkül edin” demiştir. (11) Havariler de İsa peygambere: “Biz Allah’a iman ettik, şahit ol biz Müslümanlardanız” demişlerdir. (12)
Aydınlanma ve pozitivizmin etkisiyle ortaya çıkan dünyevileşme sonucunda, neredeyse uzun bir zamandan beri insanlığın bilim ve teknolojiye hakim olmasıyla Allah’a ve dine ihtiyaç duymayacağı, vahyin yol göstericiliğine ihtiyaç duymadan bütün problemlerini aklıyla çözerek mutluluğu yakalayacağı safsatası nice beyinleri iğfal etmiştir. Yani bütün peygamberlerin insanlığa tebliğ ettikleri Allah’ın birliğini ve her şeye hükümranlığını esas alan tevhit inancı bozulmuş, onun yerini modern şirk olarak da isimlendirebileceğimiz sahte tanrılar almıştır. Bugün yeryüzünde yaşanan müessif olayların; silahlanma yolunda ve sömürü amaçlı yapılan harp ve katliamların, işlenen cinayetlerin, kışkırtılan terör ve insan hakları ihlallerinin, açlık, sefalet ve adaletsizliğin, sosyal, ekonomik ve ekolojik dengelerin önemli ölçüde bozulmasının, moral değerlerin çökertilmesinin, cinsel sömürünün, yıkılan yuvaların, sokağa bırakılan çocukların, intiharların, alkol ve uyuşturucu bağımlığının, özetle bütün bu devasa problemlerin neyin ifadesi olduğu düşünülmelidir.
Tarih, başlangıcından günümüze kadar tevhidî inanç ve düşünce sistemiyle insanın tanrılaşması veya tanrılaştırılması (şirk) arasındaki mücadeleye sahne olmaktadır. Sınırlı kuvvet ve kabiliyetlerin sahibi insanın yetkilerine, çevresine, servet ve şöhretine kibirlenerek kendisini mutlak hüküm sahibi görmesi ve ilan etmesiyle ortaya çıkan insanın tanrılaşma iddiası ve serüveni, farklı çağlarda, farklı coğrafî, kültürel ve sosyal zeminlerde kendisini tekrarlamaktadır. Buna karşılık Tevhid çizgisi ve bu çizginin temsilcileri olan peygamberler, salih insanlar, ahlâk ve hukuk önderleri de insanın esaretine, kula kulluğa, hukuk tanımazlığa, zulüm ve zorbalığa karşı mücadelede tarihteki onurlu yerlerini almaktadırlar. Söz konusu mücadelenin özü evrensel; ama onun tarihî, yerel ve kültürel formları evrensel değildir. Olayın özü aynı kalmakla beraber, tarihî dönemler, olayda yer alan şahıslar, sahneler ve kostümler aynı değildir. Kutsal Kitap’ta ve Kur’an’da geçmekte olan Firavun ve Musa kıssası, Nemrut ve İbrahim kıssası bu mücadeleyi ifade etmektedir. Bu kıssalar bize insanoğlunun kuvvet, mal, mülk ve saltanatına dayanarak gurur ve kibrinin, kuvvetten başka hiçbir ilke ve kural tanımamasının tarihi örneğini sunmaktadır. Maddî (parasal ve ekonomik) gücün, kaba kuvvetin yegâne değer ve ölçü haline geldiği bir ortamda, ne evrensel anlamda hukuk ve adaletten, ne de eşitlik ve özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. Artık böyle bir ortamda insana duyulan sevgi ve saygının kin ve nefrete, güvensizliğe dönüşmesi; kuvvete mahkûm olan toplum kesimlerinin köleleşmesi, toplumsal yapıda sınıfçılığı esas alan bir piramidin ve kast sisteminin oluşması kaçınılmazdır.
Allah’ın insanlar arasından seçerek kendilerine vahyedip kitap gönderdiği bütün peygamberler insanlığı tevhit inancına ve ahirete/hesap gününe inanmaya, Allah’tan başkasına kulluk etmemeye, her türlü zulüm ve haksızlığa karşı mücadele etmeye davet etmişlerdir. Tevhid inancı, Allah’a teslimiyet ve ibadet, güzel ahlakın ve salih amellerin öne çıkarılması, adaletin ve evrensel insani değerlerin ikame edilmesi, sahte tanrılara, hukuksuzluğa, aldatmaya, zulüm ve zorbalığa karşı mücadele İslam’ın özünü oluşturur. Daha önce peygamberler aracılığı ile insanlığa gönderilen kitaplarla ilgili Kur’an’ın tasdik ettiği muhteva da işte bu özdür. Hz Muhammed İslam üzerine gönderilen peygamberler zincirinin son halkasıdır. O, daha önce gönderilen resuller gibi bir resul/elçidir. Ondan önce de nice resuller gönderilmiştir. , Geleceği Tevrat ve İncil’de müjdelenmiş olup âlemlere rahmet olarak bütün insanlığa gönderilmiş olup hâtemu’l-enbiyâ’dır . İnsanlığın tümüne müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. (13) O melek değil, ancak beşer bir peygamberdir. Hz. Muhammed büyük bir ahlak üzerine gönderilmiş olup, (14) olup hâtemu’l-enbiyâ’dır. (15) İnsanlığın tümüne müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. (16) O melek değil, ancak beşer bir peygamberdir. (17) Hz. Muhammed büyük bir ahlak üzerine gönderilmiş olup, (18) müminler ve bütün insanlık için üsve hasene’dir, (19) yaşayan bir Kur’an’dır. müminler ve bütün insanlık için üsve hasene’dir , yaşayan bir Kur’an’dır.
Müslümanlar Hz. Muhammed’i bütün insanlardan daha çok sevmek ve ona itaat etmek, sünnetine ittiba etmek durumundadırlar. Hz. Muhammed’i yücelteyim derken onu insanüstü görme, beşeri vasfını devre dışı bırakma veya onu sadece tarihin bir dönemine hapsetme eğilimleri vardır. Halbuki Hz. Peygamber insanlar arasından seçilmiş bir elçidir. Diğer insanlarla beraber yaşamış, onlar gibi yemek yeyip su içmiş, uyumuş, evlenmiş, aile hayatı olmuş, gereğinde odun veya taş taşımış, arkadaşlarına yardım etmiş, cihada katılmış, ok atmış, kılıç kullanmış bir peygamberdir. İslam yolunda mücadelesi hiç de kolay olmamış, birçok eziyet ve işkencelere maruz kalmış, güçlükler yaşamış, onlara direnip sabretmiş bir peygamberdir. İnsanlar arasında ırk, etnik yapı, cinsiyet veya fakir-zengin ayırımı yapmamış, son derece mütevazı, alçakgönüllü ve sade bir hayat yaşamış, hiçbir kibir alameti göstermemiş, saltanatın ve hazinelerin anahtarı elinde olmasına rağmen dünyaya asla meyletmemiştir. Müşriklerin onun peygamberliğine olan en büyük itirazları onun melek değil beşer bir peygamber olması,(20) fakirlere, zayıflara ve kölelere teveccüh göstermesidir.
Hz. Peygamber’i melekleştirme, onu tarih üstü ve mitolojik bir varlık haline getirme eğilimi, aslında onu yüceltirken onun beşer bir peygamber olarak örnekliğini de ortadan kaldırmaya matuf bir eğilimdir. Sonucu şirke götüren böyle bir eğilim asla kabul edilemez. Daha önceki ümmetlerde de benzer durumlar yaşanmış, onlar peygamberlerini veya salih kimseleri yüceltmelerinden dolayı dinde aşırılığa saparak şirke düşmüşlerdir. Hz. Nuh’un gönderildiği kavim bunun bir örneğidir. Onlar Allah’la beraber bir zamanlar o kavmin önderleri ve sevilen kişiler oldukları anlaşılan Vedd, Suvâ, Yeğûs, Ye´ûk ve Nesr’i de ilah edinmişlerdir. Yine Yahudilerden bir kısmının Üzeyr’i, Hıristiyanların da İsa peygamberi yüceltmeleri aynı bağlamdadır. Bu noktada Hz. Peygamber Müslümanlara kendisini Meryem oğlu İsa gibi yüceltmemelerini istemiş, kendisinin sadece Allah’ın kulu ve resulü olduğunu, Allah bildirmeden gaybı bilemeyeceğini, gaybın anahtarlarının Allah’ın elinde olduğunu ifade buyurmuştur. Hz. Muhammed’i anlamada modernizm’in de etkisiyle ortaya çıkan diğer bir yaklaşım tarzı, onu sadece bir tebliğci (postacı) gibi değerlendirmek, onun Allah’tan getirdiği ilahi mesajı tarihin belirli bir dönemine, Kur’an’ın nazil olduğu döneme ve o dönemin Arap toplumunun sosyo-kültürel ortamına ve hayat şartlarına hapsetmeye çalışmaktır. Böyle bir yaklaşım tarzı Batı menşeli oryantalist, pozitivist ve rasyonalist yaklaşımların İslam dünyasına yansımasının bir sonucudur. Bu yaklaşım tarzı Hz. Peygamber’i kutsal ama tarihi bir sembol haline getiren, onu Arap kimliği ve kültürü ile özdeşleştiren, ona geleneksel anlamda hürmet göstermekle beraber günümüz dünyası için örnekliğini ortadan kaldırıp sadece tarihe hapseden bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım İslam’ın Hz. Peygamber’den soyutlanmasını, birçok yönlerden onun şahsında indi ve izafi bir peygamber imajı oluşturmayı beraberinde getirebilir.
İçinde bulunduğumuz Ramazan, geleneksel anlayışların, mezhebi telakkilerin, kabilecilik mantığının ve modernitenin etkisiyle evrensel mihverinden sapan İslam algımızı, Kur’an ve peygamber anlayışımızı tekrar gözden geçirip asli mihverine oturtmaya, bireysel ve sosyal anlamda arınmaya, ilahi vahyin ruhuna ve hedeflerine uygun bir değişimi gerçekleştirmeye vesile olmalıdır. Müslümanlar, İslam’ı sadece geleneksel olarak belirli bir coğrafyada yaşanan, evrensel içeriği etnisiteye mahkum hale getirilerek gölgelenen bir töre dini olarak değil, onu bütün coğrafyalarda etkin kılacak evrensel bir mesaj/din olarak kavramak, yaşamak ve güzel örnek olmak durumundadırlar. Kur’an’ı rehber, Hz. Peygamber’i üsve-i hasene olarak model Kabul eden bir toplum, ahlaki ve insani değerlerin erozyona uğradığı, adaletin felç olduğu, hak ve hukuk ihlallerinin egemen olduğu, insan onurunun ve özgürlüklerinin pervasızca çiğnendiği, çetelere, suikastlara, faili meçhullere, teröre, kabile ve mezhep çatışmalarına mahkum bir toplum olamaz.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
[1]A´râf, 7/158; Furkân, 25/1; Sebe, 34/28.
[2] Bakara, 2/143; Âli İmrân, 3/110.
[3]Bk. Muhammed Abdulmelik b. Hişam, es-Sîretu’n-Nebeviyye, (tah. Cemal Sabit ve arkadaşları), I-V, Dâru’l-Hadîs, Kahire 1996, C. IV, ss.227-229; İbn Abdi Rabbih el-Endelusî, Kitâbu’l-İkdi’l-Ferîd, I-VII, (tah. Ahmed Emin-İbrahim el-Ebyârî), Dâru’l-Kutubi’l-Arabî, Beyrut, ty., C. IV, ss. 60-61; M. Asım Köksal, Hz. Muhammed ve İslâmiyet, I-XI, Misvak Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul 1980, C. X, ss. 252-261.
[4]Enbiyâ, 21/92; Mâide, 5/13-14, 41.
[5]Bakara, 2/75, 213; Mâide, 5/13-14, 41; Bakara, 2/144, 174, 253; Yunus, 10/19.
[6]Enbiyâ, 21/25.
[7]Âli İmrân, 3/19.
[8]Yunus, 10/72.
[9]Bakara, 2/131.
[10]Bakara, 2/127-128.
[11]Yunus, 10/80.
[12]Âli İmrân, 3/52; 5/11.
[13] Ali İmran, 3/144.
[14] Enbiya, 21/107-108; A´râf, 7/158.
[15] Ahzâb, 33/40.
[16] Sebe, 34/28.
[17] Kehf, 18/110.
[18] Kalem, 68/4.
[19] Ahzâb, 33/21.
[20] İsra, 17/94-95.