ENGLISH
09.02.2012
24.08.2010 11:24


Doç. Dr. Erkin Ekrem
SDE Uzmanı
eekrem@sde.org.tr
CV

Dünyanın İkinci Büyük Ekonomi Gücü Olan Çin Neden Sevinemedi?

Dünya Güç Merkezi Asya’ya Kayıyor

Japonya Hükümeti’nin açıklamasına göre, Japonya’nın gayri safi yurtiçi hasılası (GSYİH) yılın ikinci çeyreğinde 1.2883 trilyon doları bulmuş ve Çin’in GSYİH’sı da aynı dönemde 1.3369 trilyon dolara yükselmiştir. Ancak Japonya’da söz konusu rakam ilk yarım yılda 2.5871 trilyon dolarken, Çin’de ise 2.5325 trilyon dolar idi. Bu yılın sonunda Çin’in Japonya’yı geçerek ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomi gücü olması beklenmektedir. 1968 yıldan beri dünyanın ikinci büyük ekonomi gücü konumunu koruyan Japonya’nın ekonomik büyümesi yavaşladıkça Çin’in ekonomik büyüme hızı ivme kazanmıştır. Japonya’nın nominal çıkış seviyesi gerilemiş ve 1993 yılı seviyesine çekilmiştir. 

Aslında Japonya bu sonucu bekliyordu ve söz konusu büyük düşüşü kabullenmiş gibi gözükmektedir. Çin’in 1987 yılında ortaya koyduğu üç aşamalı kalkınma stratejisinin ilk iki aşamasını tamamlayarak planladığı üçüncü aşamaya geçtiği, yani 2030-2050 yılları arasında milli gelirini 6 trilyon dolara yükseltme hedefini erken gerçekleşeceği hakkında şüphe bırakmamıştır. Çin iki asırdır tarihte yaşamış olduğu büyük güç statüsünü kaybetmişti, 19. yüzyılın sonundan itibaren modernleşme yolunda fazla netice alamamış ve bir dizi devrimler gerçekleştirdiği gibi birçok savaş da yaşamıştı. Çin eski gücünü kazanması için beklediği fırsatı yakalayamamıştı ve ne uluslararası ortam ne de iç siyasal zemin buna uygundu. 30 küsur yıldan beri sürdürdüğü dışa açılma ve reform politikasının sonucunda bugünkü ekonomik başarıyı yakalayan Çin, “Çin ulusunun yeniden büyük canlanma” arzusunu da geçekleştirmektedir. Çin’de ekonomik büyümeyle birlikte askerî modernizasyona da hız verilmiş ve ülke, bundan dolayı uluslararası siyasî sahnede etkili bir güç olarak yerini almaya başlamıştır. Bu yükselişe tarihteki yükselen güçlerden farklı olarak “barışçı yükseliş” adını vermiştir. Keza mevcut hegemon güçlere karşı yeni yükselen güçler, savaş yoluyla kendi statülerini kazanmaya çalışmış ve bu durum, büyük tahribatlar yarattığı gibi insanî felaketleri de beraberinde getirmişti.
 
1970’li yılların sonundan itibaren bazı Asya ülkelerinde yaşanan ekonomik gelişmeler dikkat çekmeye başlamıştı. Japonya başta olmak üzere Singapur, Güney Kore ve Tayvan gibi Asya ülkelerinin başarısı 1990’lı yıllara kadar devam etmişti. Ancak 1990’lı yılların başında Çin yükselmeye başlamış ve bütün özellikleri ile Asya’nın en etkili devleti haline gelmiştir. Ekonomi ve ticaret açısından Asya-Pasifik bölgesi, AB ve NAFTA ile birlikte dünyanın üç ekonomik merkezinden biri haline gelmiştir. Artık dünyanın merkezi Asya-Pasifik’e kaymaya başlamıştır. Aynı zamanda bölgede güç mücadelesi de başlamıştır, yani yükselen yeni güç Çin ile mevcut hegemon güç olan ABD arasında siyasî, ekonomi ve güvenlik alanında rekabet ve mücadelenin bir arada olduğu karma ilişkiler meydana gelmiştir. ABD’de Clinton Hükümeti’nden Obama Hükümeti’ne kadar Asya-Pasifik politikası Çin üzerinde geliştirilmiş, Çin de bölgesel ile küresel ekonomik ve güvenlik politikasını ABD’nin dış politikasına göre ayarlamıştır. Dünyanın en büyük iki ekonomik gücü olan ABD ile Çin arasındaki ilişkiler sadece iki ülkenin çıkarlarını ilgilendirmekle kalmamakta, aynı zamanda uluslararası ilişkilere yansıdığı gibi birçok önde gelen uluslararası gücün çıkarlarını da etkilemektedir. Çin, büyük ülke olma rüyasını gerçekleştirmiştir. Çin artık ekonomi gücünü siyaset ve diplomasi alanlarına etki doğuracak biçimde kullanabilen bir ülke konumundadır. Çin özellikle Latin Amerika ve Afrika’da Batı politikası ve çıkarlarından hoşnutsuzluk duyan bölgelerde daha etkilidir.
 
Yükselmekte olan Çin’in mevcut uluslararası siyasî ve ekonomi düzeninde ne gibi etkiler yaratacağı konusunda birçok ülke henüz hazır değildir. Ancak uluslararası sistemi inşa eden ve mevcut hegemon güç olan ABD, Çin’in yükselişini ve yaratacağı etkiyi erken fark eden ülkelerin başındadır. ABD’nin Çin’e yönelik nasıl bir politika izlemesi gerektiği konusunda tartışmalar hâlâ devam etmektedir, hükümet ise 1991 yılında terk edilen Asya-Pasifik bölgesinde eski gücünü kazanma çalışmaktadır. Washington, Asya’ya dönüş politikasını uygulama peşindedir. Bu yönde gösterilebilecek önemli bir örnek, Başkan Barack Obama’nın Kasım 2009’da Tokyo’daki konuşmasıdır. Başkan Obama, ABD’nin nesiller boyunca Pasifik ülkesi olduğunu ve Büyük Okyanus’un Asya ile ABD’yi ayırmadığını, aksine birbirine bağladığını ifade etmişti. Başkan Obama, bir Pasifik ülkesi olarak ABD’nin söz konusu bölgenin geleceğinin şekillenmesi ile ilgili tartışmalara katılacağı ve bazı bölgesel örgütlere iştirak ederek, bu tür örgütleri geliştirmenin beklentisi içinde olduğunu beyan etmişti. Başkan Obama, kendisini ABD’nin ilk Pasifik Başkanı olarak ilan etmiş ve Pasifik ülkesi olarak hayati önem taşıyan bölgenin güçlendirilmesi için liderliğini sürdüreceğini belirtmişti. Aslında ABD’nin geleceğinin Asya-Pasifik bölgesi ile yakından ilgili olduğuna dair görüşler, eski Başkan Theodore Roosevelt’ten beri mevcuttur.
 
Çin’in Yükselişinin ABD ve Japonya’ya Etkisi
 
Çin’in yükselişi, uluslararası siyasî, ekonomi ve güvenlik alanında ilişkilerin ve düzenin yeniden şekillenmesine yol açacak ve söz konusu durum önemli ülkelerin bu yeni gelişmelere karşı adapte olmasını zorunlu kılacaktır. Çin’in ekonomi alanındaki yükselişi en çok ABD ile Japonya’yı ilgilendirmektedir. Ekonomist Jay Bryson’a göre, “1.3 milyar nüfuslu Çin’de yaşam seviyesi, 307 milyon nüfuslu ABD’ye kıyasla oldukça geridedir, sıradan Çinlilerin Amerikalıların yaşam seviyesine ulaşabilmesi için en az bir asır geçmesi gereklidir. ABD’nin GSYİH’sı neredeyse 15 trilyon dolar olup Çin’in 3 mislidir. Çin’in mevcut ekonomisi bu gelişme hızının devam etmesi halinde, 20 yıl içinde ABD’ye yetişemez”. 2020 yılında Çin’de kişi başına düşen gelir dağılımının ABD’dekinin 1/4’i olacağını belirten bazı uzmanlar, günün birinde Çin’in ABD’yi aşarak dünyanın birinci ekonomi gücü olabileceğini ve önemli olanın Çin’in refah düzeyi olduğu yönünde görüş beyan etmektedir.
 
Bazı yorumculara göre, Çin’in yükselişinin ve Japonya ekonomisinin durgunluk dönemi yaşamasının, siyasetçiler dışında fazla bir anlamı yoktur. Çin hala fakir ve ekonomi büyümesi hızlı, Japonya zengin ve ekonomisi nispeten durgundur; 1.34 milyar nüfuslu Çin ekonomisinin nominal değerinin, 127 milyon nüfuslu Japonya ile çok farkı yoktur; iki ülkenin ilgili kur değerleri hesaplanırsa, bir Japon bir Çinliden 10 kat daha zengindir. Yani GSYİH hesabına göre Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomi gücü olmasına rağmen Japonya’nın sağladığı yaşam standardına ulaşması zordur. Bu sebepten olmalı ki, çoğu Japon kendi ekonomisinin Çin’in gerisinde kalmasına pek önem vermemektedir. Ancak Japonya’nın Asahi Shimbun gazetesinin Nisan 2010’da 2392 kişiye yönelik yaptığı bir ankette, Japonya’nın ekonomisinin Çin’in gerisinde kalarak dünya üçüncüsü olmasını büyük bir mesele olarak değerlendirenlerin oranı %50, bu şekilde düşünmeyenlerin oranı ise %46’dır.
 
Bazı yorumculara göre, Japonya ile ABD arasında da ticari sürtüşmeler yaşanmıştı, ancak iki ülke hem demokratik hem de müttefik ülkelerdir, üstelik ABD üstün durumdadır. ABD-Çin ise ekonomi ve jeopolitik açıdan rakiptir, iki ülke arasında zaman zaman farklı alanlarda çatışmalar da söz konusudur. Japonya’nın siyasî, ekonomi ve sosyal düzeninin ABD ve gelişmiş Batı ülkeleriyle benzerlik göstermesinden dolayı, dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumda olan Japonya, Batı dünyası ile büyük çatışmalar yaşamamıştır. Japonya-ABD arasında ticari ihtilaflar olmasına rağmen, müzakere kanalları ve zeminleri vasıtasıyla sorunlara çözüm getirebilmektedir. Güvenlik alanında Japonya’nın ABD’ye bağlı olması nedeniyle iki taraf arasında çatışma yaşanması zordur. Çin ise ideoloji, yönetim sistemi, askerî ve diplomasi açından Japonya’dan farklıdır ve ABD-Japonya gibi ilişkileri de olmayacaktır. Çin-ABD arasında yaşanacak gerginlikler daha çok milli çıkarlar üzerinde olacağı için çözümlenmesi daha zor olacaktır. Fakat Çin-ABD arasındaki gerginlikler bütün dünyayı etkileyecektir, ticari sorunlar ve ekonomik anlaşmazlıklar yalnızca iki ülkenin problemi olarak kalmayacak, aynı zamanda dünya ekonomisine de yansıyacaktır. Sorunlar çözülmediği takdirde ticari savaşa dönüşmesinin ihtimali yükselecektir. Bu durumda yeni ticari korunmacılığın artacağı gibi dünya ekonomi sistemi de büyük potansiyel tehdit altında kalacaktır. Yani Standard & Poor’s kuruluşu uzmanı David Wyss’nin dediği gibi, Çin’den dolayı ABD’de ticari korunmacılığın yeniden yükselmesi her iki ülke ekonomisi için zararlıdır.
 
Çin’in sahip olduğu konum, doğal olarak uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmekte ve Çin’den bazı beklentiler olduğu için uluslararası alandaki sorumluluk bağlamında talepler gelebilir. Dragonomics danışma şirketinin başkanı Arthur Kroeber’e göre, dünyanın ikinci ihracat ülkesi, ikinci ekonomi gücü ve gelecek yılda en büyük enerji tüketen ülkesi konumuna gelen Çin’in, pasif politika izlemesi mümkün değildir, Çin dış politikası her zaman düşük pozisyondadır, bu da Çin’in henüz kendisinin yeni rolüne hazır olmadığını göstermektedir.
 
Dünyanın ikinci büyük ekonomisi konumuna yükselen Çin’in artık kendi lehine uyumlu ticari korunmacılığının eleştirilere uğrayacağını belirten Economic Outlook Group başkanı Bernard Baumohl, Çin’in artık gelişmekte olan ekonomi olarak tanımlanmayacağını ve Çin’in daha fazla uluslararası sorumluluk üstlenmesi ve daha adaletli olması yönünde görüşünü beyan etmektedir. Eski IMF Çin Bölümü Başkanı ve Cornell Üniversitesi’nden Prof. Eswar Prasad, Çin ile ilgili en önemli sorunu, orta gelirli bir ülke olmasına rağmen, ekonomisinin büyümesiyle beraber sahip olduğu büyük konumunun doğurduğu sorumluluğu üstlenip üstlenmemesi olarak göstermektedir. Yani yeni konuma gelen Çin’in uluslararası baskılara uğraması doğaldır.
 
Çin, Yeni Konumuna Sevinemedi
 
Çin’in ekonomi alanındaki başarısı hayranlıkla karşılanmıştır. J. P. Morgan Chase & Co. kuruluşunun baş ekonomisti Bruce Kasman, Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomisine yükselmesi, küresel ekonomi için bir dönüm noktası olarak tanımlamaktadır. Kasman’a göre, Çin etkileyici bir izlenim bırakmıştır, çoğu ülke için gerçekten zor olan bir dönem geçirmesine rağmen, güçlü bir hızda büyümeyi tutturabilmiştir. Çin’in kazandığı yeni konumunu devam ettirebilmesi muhtemeldir, onun yerini alabilecek bir gücün henüz olmadığı da bir gerçektir. Ancak Çin bu gelişmelere pek sevinememiştir. Aslında GSYİH ölçüsü değil, satın alma gücüne göre Çin, 2001 yılında Japonya’yı geçmiştir. Ama Çinliler bu gelişmelere dayanararak ‘sevinç çığlığı’ atmamıştı. Çin adeta “sessiz diplomasi” (quiet diplomacy) sürdürmektedir. Çin’in bu tavrının nedeni ise henüz gelişmekte olan bir ülke olmasıdır.
 
GSYİH hesabına göre Çin’in dünyanın ikinci büyük ekonomi gücü olması haberi gelince, Çin Ticaret Bakanlığı sözcüsü Yao Jian, GSYİH rakamlarının sadece ekonomi gücünün bir kısmını yansıttığı, GSYİH verilerinin önemli olduğu, ancak daha önemlisinin kişi başına düşen GSYİH rakamları olduğu şeklinde konuşmuştur. Yao Jian’a göre, Çin’in kişi başına düşen GSYİH rakamı ancak 3800 ABD dolarıdır ve dünya sıralamasında 105. sıra civarındadır. Çin’de 150 milyon insan henüz Birleşmiş Milletler tarafından belirlenmiş olan günlük bir dolar gelir standardının altında yaşamaktadır. Bu Çin’in gerçeğidir. Yani Çin, kişi başına GSYİH sıralamasında ilk 100’ün gerisinde ve oldukça yoksul insanların olduğu gelişmekte olan bir ülkedir. Çin’in yoksulluk standardı olan 1300 yuan (191 dolar) sınırı altında hâlâ 400 milyon insanı vardır, bu da Çin’in gerçeğidir. Bütün bu rakamlar sadece veriler düzeyindedir, asıl derin sorun Çin’in ekonomisindeki gelişim kalitesinin yükselmesidir. Gerek halkın yaşam kalitesi gerekse bilim-teknoloji ve çevre alanlarında Çin’in daha çok eksiği vardır. Ekonomisinin gelişim sürecinde, toplumsal alandaki gelişmeler nispeten geridedir, eğitim, kültür ve sağlık alanında yapılması gereken daha çok iş vardır. Sonraki faktörler Çin’in gerçeğini yansıtmaktadır ve ekonomiden sorumlu birimlerin daha çok çalışması gerekmektedir, böylece Çin’in ekonomisinin kalitesi yükselecektir, halkın yaşam kalitesinin arttırılması yönünde daha çok hizmete ihtiyaç vardır.
 
Yani Çin’in birçok alanda eksikleri olduğu gibi halkın yaşam düzeyi henüz yüksek sayılamaz. Kişi başına düşen GSYİH rakamlarına göre Çin’in, (3800 dolar) ABD (46 bin dolar) ve Japonya’nın (39.573 bin dolar) çok gerisinde olduğu bir gerçektir. Ancak satın alım gücüne göre Çin’in, ABD ile Japonya arasındaki farklılıkları azalmaktadır. Çin, kişi başına düşen GSYİH rakamını arttırmanın peşindedir, bu seviyenin ABD ya da Japonya’nın seviyesine ulaşması, Çin’in GSYİH’sının bugünkü 5 trilyon dolardan 50-60 trilyon dolara yükselmesi ve bugünkü Japonya’nın 10-12 katı, ABD’nin 3-4 katı olması demektedir.
 
Bazı Çinliler Çin’in Japonya’yı geçerek dünyanın ikinci büyük ekonomi gücü olmasının doğal bir sonuç olduğunu ve bunun nedenini de 30 yıldan bu yana ekonomik büyümesine hız kaybetmeden devam eden Çin’in ulaşması gereken bir nokta olarak tanımlamaktadır. Çin’in İngiltere, Fransa ve Japonya’yı aşması sadece nicel değişimdir, ABD’yi aşması ancak nitelik değişimi olacaktır, çünkü dünyanın tek süper gücü olan ABD’nin konumunu temelden sarsacak bir etki yaratmaktadır. Bu bağlamda yaşanan son gelişme, memnun edici bir gelişme değildir.  
 
İngiltere’nin National Institute of Economic and Social Research kuruluşunun tahminine göre, 2010 yılında Çin ekonomisinin büyüme oranı %11.6, ABD’nin ise %3.1’dir, bundan sonra Çin’in ekonomi büyüme oranı ortalama %8, ABD’nin ise % 3 olduğu takdirde 9 yıl sonra yani 2019 yılında Çin’in ekonomi gücü ABD’yi geçerek dünya birincisi olacaktır. The World Bank ve Deutsche Bank gibi kuruluşların rakamlarına göre 2020 yılında Çin, ABD’yi geride bırakacaktır. Goldman Sachs kuruluşuna göre 2027 yılında ve J. P. Morgan kuruluşa göre 2020-2025 yılları arasında Çin’in ekonomi gücü ABD’yi aşacaktır.
 
Yükselen Çin’in Yaratacağı Gelişmeler
 
Çin Hükümeti söz konusu gelişmeleri sevinçle karşılamamıştır. Bunun nedeni de Çin’in henüz gelişmekte olan bir ülke olarak belirtilmesidir. Bu sebepler dışında Çin’in siyasî ve kültürel anlayışında ön plana çıkmamak ve sivrilmekten kaçınma düşüncesinin olmasıdır, çünkü bu aksi takdirde Çin, birçok tehlikeyle yüz yüze kalacaktır. Ağaç ne kadar büyürse o kadar rüzgâr çeker, insanın namı büyüdükçe eleştirilerle yüz yüze kalacaktır. Bu nedenle bazı gerçeklerin gizlenmesi gerekmektedir. Sun-tzu Savaş Sanatı’nın birinci bölümünde savaşın bir aldatmaca ve şaşırtma sanatı olduğu belirtilmektedir, bu anlamda en güçlü olduğunda güçsüz görünmeli, yapabilecek iken yapamaz gibi davranmalı diye öğüt vermektedir. Yani fazla beyaz şeyler kolay kirlenir, fazla sivri şeyler kolay kırılır. Diğer yandan, fazla ön plana çıkarken, diğerlerinin kaybetmesi durumu söz konusudur, yani sıradan insanların söyleyemeyeceği şarkıyı söylersen, eşlik eden kimse kalmaz.
 
Çin’e özgü bu siyasal kültür, Çin’in dış politikasını da etkilemektedir. 1990’lı yılların başındaki dönemde Çin liderlerinden Deng Xiaoping’in gelişmekte olan Çin’in yurtiçi ve yurtdışında istikrar ve güvenlik ortamını yaratmak, özellikle büyük güçlerin Çin’den kaynaklanan endişelerini gidermek için Çin’in dış politikasının pasif pozisyonda olması gerektiğini belirtmişti. Deng Xiaoping bu politikayı bir Çince tabir olan Taoguang Yanghui ile özetlemiştir, yani mevcut kabiliyetini saklamak, dışarıya göstermeyerek işi sürdürmek anlamındadır. Çin’in siyasal ve toplumsal kültürüne özgü olan Taoguang Yanghui sözünün tercümesi pek kolay değildir. ABD Savunma Bakanlığı’nın 2002-2010 yılları arasında yayınlanan dokuz adet Çin Askerî Güç Raporu’nda (China Military Power Report) “yeteneklerini gizlemek ve uygun zamanı beklemek” (hide our capabilities and bide our time) olarak tercüme edilmektedir. Bazen “yeteneği gizlemek ve zayıf gibi görünmek” (hide one’s ability and pretend to be weak), “gerçek niyetini gizlemek” (conceal one’s true intention) ve “hırslarını gizlemek ve pençelerini saklamak” (hide one’s ambitions and disguise its claws) olarak da çevrilmektedir. Fareed Zakaria, The post-American World adlı kitabında “ışığını gizle” (hiding its light) olarak kullanmıştır (2008:104). Söz konusu Taoguang Yanghui dış politika tutumu aslında Çin’in stratejik kültürünün ürünüdür. Çin’in bu dış politika stratejisi, Çin’in ulusal kalkınması için istikrar ve güvenlik ortamını yaratmış ve en önemlisi uluslararasında Çin’e tarafsız, barışçı ve hatta “ABD hegemonyasının kurbanı” gibi imajları kazandırmıştır. Ancak dünyanın ikinci büyük ekonomi gücüne sahip olan Çin’in gelişmekte olan bir ülke statüsüyle uluslararası toplumdan gelen talepleri karşılaması zor olacaktır, yani uluslararası sorumluluğundan kaçınması da zor olduğuna göre, yeni dış politika ve dış politika stratejisine ihtiyacı olacaktır.
 
Diğer yandan yükselmekte olan Çin, kendi sert gücüne (hard power) orantılı yumuşak gücünü (soft power) yaratamamıştır. Yumuşak güç, çekici güçtür, fiziki güç olan sert güç ile farlı olarak kullanımında zorlayıcı değil, etkileyici yöntemle amaca ulaşılması söz konusudur. Yumuşak gücün kaynağı ise bir ülkenin imajı, siyasal sistemi ve değeri, kültürü, hatta gelenekleri ve toplumsal ahlakıdır. (Joseph S. Nye, Soft Power: The Means to Success in World Politics, New York: Public Affairs, 2004:5-6, 11). Bir ülke yumuşak güç kaynaklarını değerlendirerek kullanmak suretiyle kendisini cazibe merkezine getirerek siyasî, ekonomi ve güvenlik alanındaki çıkarlarını sağlamaya çalışır. Yumuşak gücün en önemli kaynağı, siyasal ve toplumsal değerler veya ideolojidir. Batı dünyasının insan hakları ve demokrasi değerleri bir etkileyici güç olarak diğer ülkeleri için cazibe merkezi olmaktadır. Gerçi bazı uzmanlar Çin’in yumuşak gücünün tesis edildiğini ve Afrika, Ortadoğu ve Güneydoğu Asya bölgelerinde etkisini sağladığını ileri sürdüyse de, yükselmekte olan Çin’in henüz tam anlamıyla diğer ülkeleri etkileyebilecek değer veya doktrini yoktur, Çin’in tarihi ve kültürü sadece ilgi çeken bir konu olarak, diğer ülkeleri kendi etkisi altına alabilecek güçte değildir.
 
Bu bağlamda, Lowy Institute for International Policy kuruluşunun uzmanı Andrew Shearer’in dediği gibi Çin’in ekonomik gücünü yumuşak güce dönüştürmesinde oldukça reel engeller vardır. Özellikle Çin’in komşu ülkelere yönelik yumuşak gücünün yetersiz kaldığı açıktır. Çin’in Güney Kore Cheonan firkateyni faciası üzerindeki tutumu ve bunun üzerine ABD-Güney Kore’nin Kuzey Kore’ye yönelik yaptığı askerî tatbikatı eleştirmesi, Güney Kore’de olumsuz imaj bırakmıştır. Pew Global Attitudes Project kuruluşunun yaptığı bir anket, Güney Korelilerin % 56’sının Çin’i sevmediği ve %39’unun sevebileceğini göstermiştir. Çin’in Güneydoğu Asya ülkelerine yönelik iyi komşuluk politikası bir ölçüde başarı olmasına rağmen, Güney Çin Denizi Adaları ve karasuları anlaşmazlığı nedeniyle yaşanan gerginlik, ilişkilerde etkisini göstermektedir. Bölge ülkeleri mevcut sorunların daha çok ABD’nin desteği ile çözümlenmesini istemektedir. Çin Hükümeti ise bundan rahatsızlık duyduğunu dile getirmektedir. Güneydoğu Asya ülkeleri yükselmekte olan Çin’in bölge ülkeleri üzerinde baskı yapacağından endişelidir. Bu durum ABD ve Japonya’ya bölgede etkili olma fırsatını yaratmaktadır. Aynı şekilde Çin’in yükselişi, ABD-Japonya ilişkilerini daha da yoğunlaştırabilir.
 
Son birkaç ay içerisinde, Çin’in Doğu Denizi’nde ve Güney Çin Denizi’nde yaşanan güvenlik ve karasularından kaynaklı anlaşmazlar, Çin ile komşu ülkeleri arasındaki kuşkuları arttırmaktadır. Neticede Çin’in komşu ülkeleri ya ABD ile güvenlik ilişkilerini arttırmaya çalışmaktadır, ya da silahlanmaya gitmektedir. Özellikle Güneydoğu Asya ülkeleri son yıllarda hiçbir zaman olmadığı kadar silah satın almaya çalışmıştır. Rusya dâhil Japonya, Güney Kore ve Güneydoğu Asya ülkeleri gibi Çin’in komşusu ülkeler, sırasıyla askerî tatbikatlar düzenlemektedir. Söz konusu tatbikatların çoğuna ABD askerî güçleri katılmaktadır. The Australian gazetesi editörü Greg Sheridan’ın dediği gibi, Asya bölgesinde birçok ülke, Çin’in ekonomi alanındaki dinamiğinden faydalanarak kendi çıkarlarını pekiştirmeye çalışmaktadır, ancak Çin’in bölgesel hegemonyasına karşı da çaba göstermektedir. Bu durum Çin’in 20 yıldan beri sürdürdüğü iyi komşuluk politikasının yetersiz kaldığına işaret etmektedir.
 
Yükselmekte olan Çin, gelecekte nasıl bir şekilde dünya ile bir arada yaşayacağı ve daha fazla sorumluluk üstlenip üstlenmeyeceği sorusu ile karşı karşıya kalacaktır. Özellikle merkeziyetçi Çin devletinin demokratik ABD’nin yerini alınca uluslararası sistemi nasıl değiştireceği sorusu da kaçınılmaz bir şekilde merak uyandıracaktır. Çin gerçi kendisinin yükselişini “barışçı yükseliş” olarak tanıttıysa da, Çin’in komşu ülkeleri dâhil dünyanın önde gelen devletlerin kuşkularını gideremediği gibi, bu söylemin teorik temellerini de ortaya koyamamıştır. Bu nedenle son yıllarda Çin Hükümeti “barışçı yükseliş” söylemini “barışçı kalkınma” olarak değiştirmiştir.
 
Bütün bu problemler Çin’in sevincini engellemektedir.

YAZARIN TÜM YAZILARI
Obama’nın Yeni Savunma Stratejisi ve Çin - 13 Ocak 2012 Cuma 10:42
Çin-Kaddafi Silah Ticaretinin Diplomasi Yansımaları - 13 Eylül 2011 Salı 14:04
Doğu Türkistan’da Şiddet Olayları: Sorunlar ve Çözümler - 05 Ağustos 2011 Cuma 11:54
Çin’in Sudan Politikası: Yükselen Gücün Yeni Diplomasisi - 22 Temmuz 2011 Cuma 14:43
Çin’in Yeni Libya Politikası: İçişlerine Karışma? - 30 Haziran 2011 Perşembe 20:15
Afganistan’ın ŞİÖ Üyeliği ve Çin - 27 Mayıs 2011 Cuma 12:59
Usame Bin Ladin Sonrası ve Çin - 05 Mayıs 2011 Perşembe 18:47
Çin’in Askeri Harcamaları ve Doğan Endişeler - 31 Mart 2011 Perşembe 17:00
Libya Saldırısı ve Çin'in Tutumu - 23 Mart 2011 Çarşamba 17:56
Mısır Olayları ve Çin’in Tutumu - 08 Şubat 2011 Salı 14:55
ABD-Çin İlişkileri: Jon Huntsman’ın Başkanlık Adaylığı Üzerine - 04 Şubat 2011 Cuma 16:08
Çin-ABD Zirvesi ve Kuzey Kore Sorunu - 31 Ocak 2011 Pazartesi 13:35
Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun ABD Ziyareti - 18 Ocak 2011 Salı 13:07
Japonya-Rusya Kuril Adaları Sorunu ve Çin - 12 Ocak 2011 Çarşamba 09:41
Türk ve Çin İlişkileri: Düşünce Kuruluşları Arasında İşbirliği - 26 Ekim 2010 Salı 11:23
Çin’in Orta Asya Güvenlik İşbirliği Politikası: Barış Misyonu-2010 Tatbikatı - 30 Eylül 2010 Perşembe 09:37
Türkiye-Çin İlişkileri: Çin’in Gözünde Türkiye - 13 Eylül 2010 Pazartesi 11:20
Dünyanın İkinci Büyük Ekonomi Gücü Olan Çin Neden Sevinemedi? - 24 Ağustos 2010 Salı 11:24
Kırgızistan Olayları ve Tarihsel Düşünceler - 16 Haziran 2010 Çarşamba 18:14
AİGK ve Çin’in Katılımı - 07 Haziran 2010 Pazartesi 18:16
Kore Yarımadası Gerginliği: Üçlü Zirve ve Çin - 03 Haziran 2010 Perşembe 17:25
Kore Yarımadası’nda Gerginlik ve Çin’in Tutumu - 29 Mayıs 2010 Cumartesi 13:00
İran Nükleer Sorunu: Türkiye ve Çin - 24 Mayıs 2010 Pazartesi 20:47
Japonya-Çin Gerginliği: Yükselen Çin’e Karşı Arayışlar - 28 Nisan 2010 Çarşamba 17:16
Çin’in Nükleer Sorun Üzerindeki Tutumu - 10 Nisan 2010 Cumartesi 18:58
Kırgızistan’da Yeni Sivil Darbe - 08 Nisan 2010 Perşembe 12:07
Güney Asya Açılımı: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ziyareti - 17 Şubat 2010 Çarşamba 16:44
Türkiye-Çin İlişkileri: Tanımak ve Anlamak - 06 Şubat 2010 Cumartesi 11:36
Çin-Tibet Görüşmeleri ve Yaşanması Muhtemel Çıkmazlar - 01 Şubat 2010 Pazartesi 09:27
Hindistan-Japonya Güvenlik İşbirliği ve Çin: Hindistan’ın Güvenlik Tehdit Algılaması - 18 Ocak 2010 Pazartesi 20:40
ABD - Çin İlişkileri Analizi: Çin Rakip mi Ortak mı? - 18 Ocak 2010 Pazartesi 20:37
Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun Orta Asya’ya ‘Enerji’ Ziyareti - 18 Ocak 2010 Pazartesi 20:30
Urumçi Olayları Sonrası Türkiye-Çin İlişkileri - 18 Ocak 2010 Pazartesi 20:19
ABD - Çin İlişkileri Analizi: Çin Rakip mi Ortak mı? - 12 Ocak 2010 Salı 14:44


SDE'de 11 Şubat 2012 Cumartesi günü saat 13.00'da "Emerging Powers and World Order: Turkish and Chinese Perspectives" başlıklı bir konferans gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 18:43:24

SDE'de 10 Şubat 2012 Cuma günü saat 15.00'da Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın katılımıyla “Global Ekonomik Kriz ve Türkiye'ye Yansımaları ” başlıklı bir panel gerçekleştirilecektir...
07.02.2012 11:57:15

SDE'de TBMM Başkanı Cemil Çiçek'in katılımıyla “Yeni Anayasada Temel Sorunlar ve Çözüm Önerileri” başlıklı bir sempozyum gerçekleştirildi...
18.01.2012 16:50:48

SDE'de "Türkiye’de Yazılım Sektörü" konferansı gerçekleştirdi...
27.12.2011 15:57:29


<Şubat 2012>
PtSaÇaPeCuCtPz
303112345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728291234
567891011

Org. İlker Başbuğ'un tutuklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olumlu
Olumsuz
Fikrim yok


Bu site içeriğinin telif hakları Stratejik Düşünce Enstitüsü’ne ait olup 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak alıntılar dışında önceden izin alınmaksızın hiçbir şekilde kullanılamaz ve yeniden yayımlanamaz. Bu sitede yer alan SDE'nin kurumsal bilgileri ile SDE Akademik Personeli'nin çalışmaları dışındaki diğer görüş ve değerlendirmeler, yalnızca yazarının düşüncelerini yansıtmaktadır; SDE'nin kurumsal görüşünü temsil etmemektedir.
Portal Tasarım ve Yazılım: Omedya