Kamuoyu YAŞ toplantıları ile ilgili gündeme ve yeni terfilere kilitlenmişken önce emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın Güneydoğu’da 1993-1997 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerle ilgili basına yansıyan sözleri, ardından Hantepe baskını sırasında yaşanan ve adeta ihanet olarak algılanan ihmaller zincirini gösteren yayınlar, Genelkurmay’ı bir kez daha zor durumda bıraktı. Başta Ergenekon ve Balyoz davaları olmak üzere sivil siyasete yasadışı yöntemlerle müdahale etmek suçlamasıyla haklarında birçok iddia bulunan askerlerin soruşturmaya ve mahkeme kararlarına karşı gösterdikleri kayıtsız tutum ve direnç, siyasi ve toplumsal kesimlerin tahammül sınırlarını zorluyor. Nitekim önceki gün Genelkurmay Başkanlığı önüne gelen ve Çukurca’da mayın patlamasıyla çocuklarını kaybeden asker ailelerinin tepkisi ve komutanların görevden alınmasını talep etmeleri, askeri yetkililerin sessizliklerini daha uzun süre koruyamayacaklarını gösteriyor.
Balyoz Darbe Planı davasında mahkeme heyetinin, sanık 102 muvazzaf ve emekli askeri personelin işledikleri iddia edilen suçun tutuklu yargılama gerektiren suç niteliğinde olduğunu belirtmesi ve sanıklar hakkında tutuklama kararı almasını izleyen hukuki sürecin tamamlanmasını Genelkurmay’ın engellediği izlenimi doğmuştur. Tutuklama kararının üzerinden günler geçtiği ve mahkemeye yapılan tüm itirazların reddedildiği göz önüne alındığında hala sanıkların teslim olmamaları ya da teslim edilmemeleri hukuki açıdan hiçbir şekilde izahı yapılamayacak olan bir durumdur ve hukukun üstünlüğü ilkesinin çok ağır şekilde ihlali anlamına gelmektedir. Temel bir ilke olan hukuk önünde eşitlik kuralının hiçe sayılması, toplumun hukuka saygı ve güven duygusunu da vahim boyutlarda zedelemekte ve yargı önünde sivillerle askerler arasında eşitsiz bir durumun bulunduğuna dair yaygın bir kanaat oluşmaktadır. Böyle bir manzaranın oluşmasından sadece askeri kurumlar değil tüm toplumsal çevrelerin, siyasi ve hukuki yapıların zarar göreceği kaçınılmazdır.
Bununla birlikte Emekli Koramiral Atilla Kıyat’ın faili meçhul cinayetlerle ilgili yorumunda bunun bir devlet politikası olarak gerçekleştirildiğine dair sözleri ise bölgede uzun bir dönem yaşanan karanlık olayların aydınlatılması ve sorumluların yargılanması bakımından çok anlamlıdır. 1993-1997 yılları arasında işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlerin sayısı TBMM komisyon raporlarında binlerle ifade edilmektedir ve hatırlanacağı gibi yakınları kayıp olan ailelerin savcılıkları harekete geçirmesi sonucu bölgenin birçok yerinde halen kazılar yapılmaktadır. Kıyat’ın açıklamalarının ilk etapta savcıları kendiliğinden harekete geçirmesi beklenmesine rağmen henüz bu konuda savcılıklar tarafından başlatılan herhangi bir hukuki girişimin yaşanmamış olması da yine hukuk adına kaygı duymamızı gerektirecek bir durumdur. Dönemin tüm siyasi ve askeri sorumluları hakkında yeni bir soruşturmanın başlatılmasını beklemek acaba çok mu hayalcilik olacaktır? Peki Genelkurmay bu iddialarla ilgili neden sessizliğini sürdürmektedir? Üstelik bu iddiaları dillendiren kişi de sıradan bir askeri yetkili değildir, üst düzey görevlerde bulunmuş rütbeli bir şahsiyet olarak öncelikle görev yaptığı kurumu zan altında bırakan açıklamalarının acaba hiç mi ciddiye alınacak tarafı bulunmamaktadır? Ne yazık ki bu iddiaların da etkin bir biçimde soruşturulabilmesi bakımından Genelkurmay’ın devam eden ilgisizlik ve tepkisizliği, önümüzdeki süreçte hukuk üzerindeki baskıların giderek ağırlaşacağına dair ciddi endişelerin doğmasına ve üstünlerin hukukundan hukukun üstünlüğüne nasıl geçileceğini bir kez daha sorgulamamıza neden olmaktadır.
Gediktepe, Hantepe ve Çukurca olayları ile ilgili sesli ve görüntülü bilgilerin mahiyetine bakıldığında, TSK’nın sorumluluk alanında yaşananların artık birileri tarafından ortaya atılan iddialardan ibaret olmadığı aynı zamanda bu iddiaları doğrulama kaynaklarının da bulunduğu anlaşılmaktadır. Heronların çektiği görüntülerdeki netlik, bu görüntülerin ilgili askeri birimlere saldırılardan saatler önce ulaştığına dair somut veriler ve tüm bunlara rağmen alınmayan önlemlerden birileri sorumlu olmalıdır. Oysa ilgili askeri çevrelerdeki sorumsuzluğun boyutları her geçen gün büyürken toplumdaki öfkenin de büyümekte olduğunu Çukurca’da mayın patlaması sonucu hayatını kaybeden gencecik çocukların aileleri göstermeye çalışmaktadır. Çukurca’daki ağır ihmallerin neden olduğu can kayıplarının sadece “özür dilemekle” telafisinin mümkün olmadığını ve yetkili askeri personelin bağımsız bir soruşturmayla yargı önüne çıkarılmasına imkan sağlanması gerektiğini öncelikle Genelkurmay’ın kavrayabilmesi ve gerekli adımları atması beklenmelidir. Doğal olarak siyasetçiye yetki veren halkın bu yetkinin nasıl ve ne şekilde doğru olarak kullanıp kullanmadığını sorgulama hakkı olduğu gibi, ülke güvenliğinden sorumlu olanların da yapıp ettikleri dolayısıyla halka hesap verebilir olması veya kendilerinden hesap sorulması demokratik bir düzenin işleyişini yansıtması açısından önemlidir.
Türkiye’deki siyasi ve toplumsal değişimin en önemli iki ayağını sivilleşme ve özgürleşme oluşturmaktadır. Dolayısıyla her bakımdan sivil iradenin denetimi altına alınması gereken askeri yapının kendisini hala fiili güç oluşturarak veya sivil iradeye meydan okuyarak korumaya çalışmasının ve keyfi davranışlarına yasal mazeretler üretmesinin bu ülkeye bir şey kazandırmayacağı anlaşılmalıdır. Yaşanan gelişmeleri, sivil otorite ile askeri otoriteyi karşı karşıya getirmeye çalışanların bir oyunu şeklinde değerlendirmek ise fevkalade yanıltıcı bir yorum olacaktır. Böylesi bir yaklaşım, sorunu tüm boyutları ile kavrayamamanın bir ürünü olup askeri vesayet düzeninin kırılmasına da hizmet etmez. Gelinen noktada askeri yetkililerin siyaset kurumuna karşı sorumluluklarını yerine getirmelerini ve hukuk önünde hesap verebilir olmalarını sağlayacak demokratik teamüllerin işletilmesi için daha fazla hoşgörü gösterilmesinin mümkün olmadığı bir zaman diliminde olduğumuzu anlamak gerekmektedir. Sivil siyasetin önünü açacak ve sivil toplum dinamiklerini güçlendirecek süreci olumsuz yönde etkilemekte olan başlıca sorun, sivil-asker ilişkilerinin hala “değişim ve direnç makası” arasına sıkışmış olmasıdır. Bu makasın sivilleşme ve değişim yönünde açılması ve direnç noktalarının kırılması bakımından önümüzdeki referandum süreci ne kadar önemli ise, askeri kurumları hesap vermeye zorlayacak mekanizmaları doğru biçimde işletebilmek de o kadar önem taşımaktadır. Askerin hesap vermediği bir ülkede bağımsız bir yargıdan, şeffaf bir yönetimden ve eşitlikten nasıl söz edilebilir?