Hatay, İnegöl, Osmaniye gibi yerlerinde meydana gelen olaylar nasıl açıklanmalıdır. İlk bakışta gerilimin Türk – Kürt gibi etnik farklılıklara dayanmış olabileceği varsayımı üzerine haklı olarak endişelenildi. Ancak araştırmalarının sonunda ilgililer işin bir etnik yönünün olmadığını ifade ederek kamuoyunu rahatlattılar.
Bilindiği üzere eylem ve suçların da ideolojik ve adi, bireysel ve örgütsel farklı tipleri vardır. Çizgi dışı her türlü eylem istenmeyen bir şey olmakla birlikte, ideolojik ve örgütlü olanları sosyal politik sistem ve kamuoyu açısından daha kaygı verici bulunmaktadır. Çünkü bunlar amaçlı planlı eylemler olduğu kadar sıradan olmanın ötesinde dar veya geniş toplumsal kesimlere dayanabilmekte ve dolayısıyla da yayılma eğilimi gösterebilmektedirler. Hatta bu iki tipi birbirinden ayırabilmek için sosyologlar olgu ve olay gibi bazı kavramlardan yararlanırlar. Buna göre mesela olayın sıradanlığına karşılık bir ülkede var olan bir etnik sorun orada duran bir olgudur ve farklı yer ve zamanlarda değişik olaylar halinde ortaya çıkabilir.
Her ne kadar bazı basın organlarında söz konusu olayların sosyal aktörlerinin etnik kimlikleri dile getirilmişse de işin öyle olmadığı anlaşılıyor. Esasen her türlü olayda yer alan sosyal aktörlerin nihai olarak elbette etnik, dini, mezhebi bir niteliği olabilir. Çatışmayı belirleyen şey yalnızca sosyal aktörlerin taşıdığı kimlik değildir. Mesela İnegöl’de olduğu gibi bir iş ortamıyla ilgi olarak açığa çıkan bir çatışmanın içinde Türk- Kürt kimliklerinin bir önceliği yoktur. Ne var ki basın ve kamuoyu bakımından böyle anlamaya açık bir durum vardır ve bizim burada ilgilenmek istediğimiz yön de burasıdır.
Gerçekten de burada konumuz açısından önemli olan böyle bir algı ortamının varlığıdır. Bir başka deyişle bir adi olayın ideolojik olarak algılanabilmesi ve bunun kullanıma açık olmasıdır. Esasen sosyal bilimcilere göre sosyal gerçeklik (veya öyle ifade edilen şey) her zaman orada duran değil, zihnen inşa edilebilen bir şeydir. Bu konuda kavramlaştırmalar yapılır. Öyle ki orada duran sosyal politik gerçeklikler, her zaman sorgulanamayan bu kavramlarla açıklanır. Bir biçimde bir yerlerde oluşturulmuş olmasına rağmen fiili gerçekliğin kendisi sayılır. Tabi anormal olan, işe bir başka açıdan bakılamamasıdır. Yoksa bu kavramlaştırmalar kaçınılmaz bir durumdur.
Burada sosyal politik olgu ve olayları değerlendirmede sıkça kullanılmakta olan iki kavramlaştırma üzerinde durmak istiyoruz: Bütünlük ve bölünme. Bütünlük kavramı sosyal politik alana üniterlik gibi daha özel kavramlar veya torak - toplum bütünlüğü, gibi açıklamalarla girmiştir. Bölünme bunun hilafına bir olgudur ve buradan türetilen bölücülük ülkemizin politik sürecinde uzun bir zamandır sıkça kullanılan bir kavramdır. Buna göre ülke her an bölünmenin eşiğindedir ve bu bunu sağlamak üzere bazı politik güçler pusuda beklemektedir. Hemen belirtelim ki bu kavramların gerçek ve yüklenilen anlamları arasında ciddi farklılıklar vardır.
Bu kavramlardan bütünlük bir sosyal varlığı meydana getiren bütün unsurların birbirleriyle uyumlu bir birlik oluşturmaları; bölünme ise bu unsurlar arasında uyumsuzluk, bütünle insicam kuramama halidir. Sosyal bilim dilinde bütünlük bir bütünleşme sorunu olarak alınır, ayrışma ise daha çok farklılaşma kavramıyla ifade edilir. Bütünlük her zaman olumluluk ifade ederse de farklılaşma sonuç itibariyle olumsuzlukları da anlatır. Bununla birlikte farklılaşma kaçınılmaz bir şeydir, her sosyal varlık farklılaşır, yeni unsurlar ortaya çıkar. Bu başlı başına bir sorun da değildir, sorun bunların yeni denge ve bütünleşmelere ulaşamamasıdır.
Bütünleşme, içinde yaşamakta olduğumuz modern kültür ortamlarında fevkalade önemsenmiştir. Çünkü bireysellikler üreten bu ortamın buna çok ihtiyacı vardır. Her şeyi tekilleştirip farkını vurgulayan modern kültür, parçalardan oluşmuş birliktelikler peşindedir. Sosyoloji bilimi bile Fransız İhtilalının bu parçalı ortamında bir bütünlük arayışı olarak doğmuştur. Ne var ki bu birlik/bütünlük, tekillerin özelliklerinin izolasyonu üzerine kurulmak istenmektedir. Bu ise yerine göre en azından bazı öğelerin yok sayılması anlamına gelir. Bu anlatılanların en güzel örneği de modern ulus yapılarıdır. Burada farklı sosyal unsurlardan bir bütün çıkarılmaya çalışılmış, farazi bir bütünlük için bazı öğeler saf dışı edilmiştir. Kullanılan ilkeler içkinleştikçe de sorun artmıştır.
Bütünleşme genelde fonksiyonel bir işlemdir, öğelerin bir bütün içinde yer alabilmeleridir. Esasen bütünleşme ayrılabilen öğelerin bir araya gelişidir. Bütünleşme doğası gereği başından bütün olan değil, belirgin öğelerden oluşan bütünlüklerdir. Bunun için sosyoloji bu kavramın başına “yeniden” nitelemesi ekleyerek kullanmayı tercih etmekte, böylece de bütünleşmenin sonradan gerçekleşen ve sürekli yenilenen bir olgu olduğuna dikkatimizi çekmektedir. Bir de bütünleşmede “denge” vardır ve burada denge en genel haliyle maddi -manevi kültür öğelerinin bütünleşmesi olarak düşünülmektedir.
Ne var ki modern ulus yapılarının bütünlükten anladığı bir hayli farklıdır. Değişik unsurlardan bir ulus oluşturulduğu açıkça ifade edilmekle birlikte sanki bu tütünlük bir türetni siteyi kapsamaktadır ve bu doğal bir bütündür. Her türlü gelişme bu birlik ve bütünlük için bir tehdit oluşturabilir, bölücülük olarak nitelendirilen bir harekete neden olabilir. Dolayısıyla birlik ve bütünlük bizatihi olumsuz olmamakla birlikte politik bağlamları itibariyle her haliyle masum değildirler. Belli dengesizliklerin üstünü örtmeye yarayan bir örtü görevi yapabilirler.
Türkiye bunun tipik örneklerinden birisidir. Bir güvenlikçi sistem, uzun bir zamandır bütünleşmeye yüklenen üniterlik gibi kavramları tam da bu çerçevede kullana gelmektedir. Yani bütünlük kavramı bazı ayrıcalıkların ve farklılıkların oluşturulması ve sürdürülüp pekiştirilmesini sağlamaktadır. Hatta sıkça kullanılan bir tür bölücülük ortaya çıkabilmektedir.
İkinci kavramımız olan bölücülük için de benzer şeyler söylemek mümkündür. Sosyolojik olarak bölünme şüphesiz toplumsal farklılaşmanın olumsuz bir sonucunu ifade eder. Farklılaşma genel olarak, toplumların demografik yoğunluğa bağlı olarak ayrışması, yeni konum ve durumların ortaya çıkması, yapısal öğelerin ve tabi sonuç olarak da yeni işlevlerin ihdas edilmesi anlamına gelmektedir. Toplumlar nüfus yoğunluğuna bağlı olarak bir farklılaşma yaşarlar. 13 milyonluk 1923 Türkiye’si ile 73 milyonluk 2010 Türkiye’si arasında şüphesiz önemli farklılıklar vardı. Araya sadece 60 milyon nüfus girmemiş, bu farklılığın gerekleri yaşanmaktadır.
Farklılaşma tüm sosyal oluşumlar için kaçınılmaz bir olgudur. Değişen varlık farklılaşır, farklılaşmamak değişmemek delmektir. Ancak bu farklılaşmanın sonucu daha önce de belirtildiği üzere olumlu veya olumsuz olabilir. Yani sosyal varlık farklılaşmanın sonunda bütünleşmeye doğru gidebileceği gibi kendine yabancılaşma ve anomiye kadar gidebilir. Farklılaşmanın bu sorunlu yapısıyla da bağlantılı olarak olumsuzluk içeren bazı alt kavramları da kapsar ki sosyal politik arenada üretilmiş bölücülük bunlardan birisidir.
Şüphesiz toplumlar bir uyum ve birlik içinde olabildikleri gibi dağılıp bölünebilirler de. Hatta bu işin bölücü aktörleri de olabilir. Ne var ki pek çok kavram gibi bölücülük de şartlara göre yeniden üretilmiş ve dolayısıyla her yer ve zamanda yeterince gerçekçi olmayan bir kavramdır. Bölücülük kavramı Türkiye’de böylesi gerçekçi olmayan bir kullanıma sahiptir. Bilindiği üzere uzun bir zamandır irtica ile birlikte bölücülük güvenlikçi sistem aktörlerinin anahtar kavramlarından birisi olarak kullanılmaktadır. Buna göre dincilik sistemi alaşağı etmek, PKK ise ülkeyi bölmek üzere pusuda beklemektedirler.
İşin gerçeği bu söylemin ikisi de içerikten yoksundur. Başından beri Müslüman halkın, mevcut sistem içinde inançlarıyla birlikte insanca yaşamanın ötesinde Cumhuriyet dışı bir sistem talebi olmamıştır. Güvenlikçi/ Ergenekoncu sistemin bir parçası olarak oluşturulan ve temsil ettiğini söylediği Kürt halkı adına yürütülebilecek mantıksal bir siyasetle ilgisi bulunmayan PKK da bölücülükten daha farklı bir işlev yerine getire gelmiştir.
Şüphesiz PKK’nın, temsil ettiği ileri sürülen Kürt halkına bir kazandırımı olmadığı gibi bu ülkeye maddi ve manevi çok büyük kayıplar verdirmiş bir terör örgütüdür. Onun sayesinde ciddi can ve mal kayıpları yaşanmıştır. Ancak sırtını bu söyleme dayamış ulusçu/ ulusalcı çevrelerin yadırgayacağından şüphe etmediğim bir ifadeyle belirtmek gerekirse söz konusu örgütün bölücülüğü tartışmaya açık bir konudur. Neyi nereden ve nasıl böldüğü, sorularının tatmin edici bir cevabı başından beri yoktur. Gerçekten de bölünecek alanlar belli iller mi, Akdeniz sahilleri mi, İstanbul ve İzmir gibi büyük kentlerimizin mahalleleri mi?
İşin gerçeği PKK’nın, bazı küresel güçlerin de desteğiyle bir güç olmanın zevkini yaşamak, özellikle yer altı dünyasında parsa toplamak birilerinden intikam almak ve rakip bildiği oluşumlara zarar vermek dışında genel geçer mantık düzleminde bir bölünme projesinin olmadığını söyleyebiliriz. Eğer bir yerde bölünme noktasına gelmiş görüntüler varsa bu fiili görünüm PKK eylemlerinden çok sürecin getirdiği tortulardır. Çünkü bölünme üstüne kurulu örgütsel faaliyetlerde PKK’dan farklı olarak, başarılı olsun olmasın hareketin başından itibaren ilan edilmiş projeler vardır.
Türkiye’de de PKK’dan çok güvenlikçi sistemin ve onun uzantısı olan milliyetçi çevrelerin kendi insiyatif alanı için üretip kullana geldiği bölücülük (tıpkı irtica gibi), artık devrini doldurmuş bulunan bir siyaset söylemidir. Ülke demokratik açılımlarını gerçekleştirebildiği oranda toplumu kışkırtmada kullanılan bu gizil politika unsurları da, bundan nemalanan politikacılar da saf dışı kalacaklardır. Çünkü onun işaret ettiği sorunlar bu tür içeriksiz kavramlara başvurmadan çözümlenebilecektir. Kaldı ki dünyanın hemen her yerinde kendini farklı gören topluluklar sorunlarının çözümünü bölünmede değil, içinde bulundukları sistemi paylaşmada görmektedirler.
Yazımız için çıkış noktası yaptığımız olayların toplum için sorun teşkil edip etmemesi biraz da insanımızın bu manipülatif söylemlerin etkisinde kalmamasına bağlıdır. Yoksa sıradan bir olayı bölücülük olarak algılayıp paniğe kapılmamak için bir neden kalmaz. Unutulmamalıdır ki Türkiye’de bölücülük, bir sosyal gerçeklik değil, bir siyasal tortudur. Toplumun gelişen eğilimi bütünleşmeyedir.