Bursa İnegöl ve Hatay Dörtyol, son günlerde patlak veren sosyal çatışmalarla ülke gündemine geldi. Daha önce de benzer çatışmalar Balıkesir Altınova, Adana, Mersin, Çanakkale, İzmir ve Erzurum gibi kentlerde meydana gelmişti. Aslında bu tür olaylar, her ne kadar ulusal basına yeterince yansımasa da son yıllarda tehlikeli biçimde ülke geneline yayılıyor. Adına ister Kürt sorunu diyelim isterse etnik ayrılıkçılık diyelim, siyasal şiddete dayalı politik hareket artık Türkiye’nin en yakıcı sorunu haline ge(tiril)lmiş durumda. Bazıları etnik temeldeki çatışmaları iktidar partisinin açılım politikaları tarafından körüklendiğini iddia ederken, bazıları ise şiddetin Ergenekon-PKK işbirliği ile stratejik amaçlarla tırmandırıldığı kanaatinde. Hatta Türkiye’nin İsrail ile bozulan ilişkilerinin de terörün tırmanışında etkili olduğunu savunanlar var.
Ancak gerçek nedeni ne olursa olsun, son otuz yılda olmadığı kadar terör artık sıradan insanın hayatını etkilemeye başlamıştır ve ne yazık ki geniş kesimlerde ilk defa ciddi biçimde siyasi bir çözüm olarak ayrılma opsiyonu dahi tartışılmaktadır. Ayrıca yine ilk kez olarak Kürt sorunu yalnızca siyasal bir çatışma olmaktan çıkmakta ve etnik-mekansal anlamda sosyal bir çatışma şekline dönüşmektedir Bu süreç sağlıklı biçimde yönetilemezse, bir kara Cuma veya bir kara Pazartesi sendromu ile bir gün çatışmalar tüm ülkeyi baştan aşağı sarabilir. Kimsenin arzu etmediği o gün geldiğinde ne akan kanın anlamı kalır, ne de yıkılan ailelerin veya sönen ocakların sayısı bilinir. Çok övündüğümüz milli birlik ve bütünlüğümüz ve ulus olma bilincimiz tuzla buz olur; herkes anlamsız bir Hutsu-Tutsuculuk oyununun parçası haline gelebilir. Peki çare nedir?
PKK’nın Özerklik Politikası
Öncelikle sorunun özüne bakmak gerekir. PKK sistemik siyasi şiddet kullanarak kendi siyasi projesi olan özerk bir bölgesel yönetime kavuşmak istemektedir. Tam bağımsızlığın mümkün olmadığını anlayan Kürt siyasi eliti, en azından Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de bölgesel bir Kürt yönetimi oluşturmaya çalışmaktadır. Bu nedenle hükümetin TRT Şeş gibi bazı kültürel hakların tanınmasıyla sınırlı bir Kürt açılımını çocuk oyuncağı ile kandırılmak gibi gördükleri için karşı çıkmaktadırlar. Referanduma hayır demelerinin ve boykot çağrısı yapmalarının nedeni de budur. Son zamanlarda şiddet ve terörün şehirlere doğru yaygınlaştırılmasının ardında da, kendilerinin muhatap alınmadığını iddia eden PKK elebaşıları (Apo dahil) şiddet kullanarak sıradan Türk insanını terörle korkutarak ikna etme stratejisi izlemektedir. Zira açılıma karşı çıkanlar esasen Kürtler değildir: bilakis ülkede toplumun çoğunluğunu oluşturan Sünni Türk nüfusudur. Sağ iktidarların oy tabanını da bu Sünni Türk bloku oluşturmaktadır ve bu sessiz çoğunluk açılım konusunda hem isteksizdir hem de bölünme korkusu yaşamaktadır.
Açılımın Temel Açmazı: Sünni Türk Çoğunluğunun İkna Edilmesi
Buradaki temel sorun, Sünni Türk nüfusunun nasıl ikna edileceğidir. Erdoğan ve Ak Partinin üzerine oturduğu sosyal taban başından veri konunun “Kürt açılımı” şeklinde formüle edilmesine karşı çıkmaktadır. Hükümet de yaptığı hatayı anlayarak, konuyu hızlı biçimde önce “demokratik açılım” sonra da Milli Birlik ve Beraberlik projesi şeklinde yeniden formüle etmeye çalışmıştır. Neden en başından beri “demokratik açılım” çerçevesinin kullanılmadığını her halde en iyi başbakan bilir. Ancak konuyu yakından bilenler, sorunun açılım projesini hazırlayan başbakanın yakın danışmanlarının (iç kabine mi demek lazım?) kompozisyonundan kaynaklandığını belirtmektedirler. Sorun yaratan şey şudur: Bir konunun entelektüel düzeyde tartışılması ile reel siyaset yapmak ve demokratik zeminde siyasa oluşturmak ayrı şeylerdir. Her halükarda açılım politikasının kavramsallaştırılmasında yaşanan sıkıntıların giderilmesi için ne yazık ki bugün başta başbakan olmak üzere iktidar kurmayları ciddi bir çaba harcamak zorunda kalmaktadır. Yanlış anlaşılmaya meydan vermemek adına şunu belirtmem gerekir ki, bu satırların yazarı başından beri açılımı desteklemektedir. Tırmanan terörle açılım politikası arasında doğrudan bir ilişkinin varlığını da iddia etmiyorum. Lakin burada vurgulamak istediğim şey, açılım sürecinin başında yap(tır)ılan siyasi hataların bugün bazı muhalefet partilerinin haksız biçimde şiddetin yeniden yaygınlaşmasından dolayı iktidarı suçlamalarına gereksiz yere zemin hazırlamış olmasıdır.
Kullanılan Dil ve Üsluba Dikkat
PKK terörünün ve buna bağlı olarak şehit ve yaralı sayısının artışı, Ergenekon, cuntacılık, ekonomik zorluklar vb siyasi tartışmaların canlı olduğu bir siyasi zeminde gerçekleşmesi, toplumdaki tansiyonun giderek artmasında adeta katalizör görevi görmektedir. Ankara’daki siyasi mücadeleyi ait oldukları siyasi kimlikler üzerinden algılayan sıradan Türk insanı, iş günlük hayata geldiğinde mekansal düzlemde her gün çatışma doğuracak yeni gerginliklerle karşı karşıya kalmaktadır. Bazen trafikte yol verme kavgası, bazen mahalledeki kız kavgası, bazen bankada sıra kapma yarışı vb sıradan bir sorun kolayca Türk-Kürt çatışması şeklinde algılanabilmekte ve bu da grup dinamiklerini ve kitle psikolojisini harekete geçirebilmektedir. Tam da bu nedenle, özellikle hızlı göç alan ve sosyal entegrasyon sorunları yaşayan batı bölgelerindeki şehirlerimiz giderek birer barut fıçısına dönüşmektedir. İşte burada, ülkemizde yeni ortaya çıkan mekansal kutuplaşmaya dayalı siyasi-sosyal rekabetin aşılmasında, bir yandan yerel siyasetçilerin ve seçilmiş/atanmış yöneticilerin siyasi basireti, tecrübesi ve yönetim mahareti önem kazanmaktadır.
Ancak esasen üzerinde durulması gereken temel faktör Ankara’daki siyasetçilerin kullandıkları siyasi dil, geliştirdikleri üslup ve tabanlarına yönelik verdikleri mesajlardır. Çünkü bir parti liderinin verdiği mesaj, medyanın büyüteç etkisiyle hem anlam hem de eylem olarak sosyal tabanda ciddi etkiler yaratmaktadır. Bu çerçevede, İnegöl ve Dörtyol’da yaşanan son olaylar sırasında sokakların simgesel dili ve hareket tarzına bakarak, Ankara’daki siyaset esnafının siyasi üslubunu ve söylemini yeniden gözden geçirmesi elzemdir. Aksi halde ortaya çıkacak siyasi yangından kimin daha çok etkileneceğini kestirmek zor değildir. Unutanlar için 12 Eylül 1980 öncesini hatırlatmak yeterli olur.