Bölgede her sıcak çatışma ve terör olayından sonra yaşanan can kayıplarıyla Kürt sorunu yeniden güvenlik politikalarının tartışıldığı bir süreçle anılmaya başlandı. Bir yandan hükümetin kurmayı düşündüğü özel sınır birliklerinin yapısı ve işlevselliği tartışılırken, öte taraftan ordu içinden bazı subaylar arasında geçen ve Heron’ların PKK’lılara zarar verdiği gerekçesiyle geri çekildiği iddialarının yer aldığı konuşmalar nasıl bir güvenlik ikilemi arasında bulunduğumuzu göstermesi bakımından önemlidir. Bu süreçte, Kürt sorununu öteden beri sadece bir iç güvenlik konusu olarak gören çevrelerin eli güçlenirken hükümet tarafından başlatılan ve hala içeriği tam olarak bilinmeyen demokratik açılım politikalarının ciddi ölçüde zarar göreceğini tahmin etmek zor değil.
Yaklaşık 30 yıldır silahların susmadığı bölge, uzun bir dönem olağanüstü hal koşullarını yaşadı, binlerce köy güvenlik gerekçesiyle devlet tarafından boşaltıldı ve yüz binlerce insan göçe zorlandı. Türkiye’nin demografik yapısında son 20 yılda çok belirgin bir değişime yol açan zorunlu iç göç nedeniyle Kürtler özellikle batıdaki metropol kentlere yığıldılar. Büyük kentlerdeki sosyal yaşama uyum sağlamakta zorlanan ve eğitimsizlik, yoksulluk ve ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalan Kürtlere yönelik olumsuz algılar her asker cenazesiyle biraz daha büyüdü. Batı’daki birçok kentte yaşanan olaylar da göstermektedir ki, Kürt sorunu çözülemediği takdirde toplumsal barışın korunması gittikçe daha zorlaşmakta ve karşı milliyetçi duyguların kontrol edilmesi güçleşmektedir. Bu yüzden sorun toplumun tüm kesimlerini derinden etkileyen ve siyasi, kültürel ve ekonomik boyutlarıyla birlikte ele alınması gereken toplumsal bir sorun haline dönüşmüştür. Dolayısıyla sonuçları bakımından değerlendirildiğinde Kürt sorunu siyasi, sosyal ve ekonomik yönleriyle her kesimi ilgilendiren ve sadece yeni güvenlik stratejileri ile çözülmesi imkansız hale gelen kompleks bir sorun olarak gündemin ilk sırasındaki yerini korumaktadır.
Bugünlerde güvenlik kaygısıyla olağanüstü hal uygulamasının yeniden başlatılmasını hararetle savunan çevreler, o dönemde bölgede işlenen binlerce fail-i meçhul cinayetin, ölüm kuyularının, işkence ve yargısız infazların toplumda nasıl bir travmaya yol açtığını hatırlamak durumundadır. Olağanüstü hal ile birlikte bölgede kontrol edilemeyen ve denetlenemeyen bir güvenlik sektörü yaratıldı ve hukuksuz olarak gerçekleştirilen birçok askeri eylem nedeniyle halen üst düzey komutanlar yargı önüne çıkmaya devam ediyor. Devlet yıllarca kendi vatandaşlarının bir bölümünü silahlandırarak “Koruculuk” adını verdiğimiz ve sivillerden oluşan “Milis güçleri” kanalıyla PKK’ya karşı yerel direnç noktaları oluşturmaya ve asayişi sağlamaya çalıştı. Aynı devlet şimdilerde koruculuk sistemiyle oluşan imtiyazlı zümrelerin kontrol ettiği siyasi ve ekonomik rantı dağıtmaya çalışıyor. Bütün bu risklerin analiz edilmesiyle beraber yeni oluşturulacak ve sınır bölgelerinde konuşlandırılacak özel güvenlik birimlerinin görev ve sorumluluk alanlarının net şekilde belirlenmesi gerekiyor.
Güvenlik stratejilerinin tehdit unsurları karşısında yenilenmesi ve geliştirilmesi elbette gereklidir. Peki bu durumda çok uzun bir süredir terörle mücadele adı altında bölgede devam eden askeri faaliyetlerin ne oranda başarılı olup olmadığını sorgulamak ve başarısızlık halinde sorumlulardan hesap sormak gerekmiyor mu? Yeni güvenlik stratejileri oluşturmadan önce geçmişin muhasebesini yapmak öncelikle bu konuda doğrudan yetkilendirilmiş olan askeri birimlere düşmektedir. Oysa bugüne kadar askeri sorumluluğu bulunan üst düzey komuta kademesinden hiçbir yetkilinin başarısızlık karşısında istifa ettiğine ya da güvenlik zafiyetinden dolayı siyasi iktidar tarafından görevden el çektirildiğine şahit olunmaması demokratik bir düzende garipsenmeli ve hayretle karşılanmalıdır. Dağlıca ve Aktütün baskınları gibi büyük çaplı can kayıplarıyla sonuçlanan ve kamuoyunda günlerce tartışılan olaylara karşı duygusal tepkiler veren Genelkurmay’ın son olarak “Balyoz Darbe Planı” davasında tutuklu sanık sıfatıyla yargılanan üst düzey askeri yetkilileri “Görevlerinin başında oldukları” açıklamasıyla sahiplenme görüntüsü vermesi birçok soru işaretini beraberinde getirmektedir. Böyle bir açıklama, ordu içinde çeteleşerek ve derin güç odaklarıyla işbirliği yaparak sivil siyaset kurumuna müdahale etmeyi amaçlayan oluşumların tarafsız bir soruşturma ile tasfiye edilmesine hizmet etmemektedir. Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davaları sürecinde Genelkurmay’ın ortaya koyduğu tepkiselliğin yargıyı etkilememesi mümkün müdür?
Terörle mücadele konusu şüphesiz uzun erimli ve zor bir meseledir. Ancak terörü önlemek için geliştirilecek stratejiler belirlenirken, Kürt sorununu yalnızca bir güvenlik konusuna indirgemek ve meselenin temel boyutlarını ikinci plana atmak tehlikeli bir yanılsama olacaktır. Kürt sorununu ortaya çıkaran yasal ve siyasi süreçleri doğru bir yaklaşımla tahlil etmeyen bir güvenlik politikasının mevcut sorunları çok daha içinden çıkılmaz hale getirmesinden kaygı duymak gerekir. Neticede siyasal iktidar, Kürt sorununun çözümünde kilit bir rol oynayacak olan demokratik açılım paketini süsleyen “Milli birlik ve kardeşlik” söylemini artık eyleme dönüştürecek somut projelerini ortaya koymalı ve Kürt toplumunu şiddet sarmalından uzaklaştıracak yasal-hukuki önlemleri zaman yitirmeden almalıdır.